Çözüldü Ölen Babamın Arkasından Yaptığım Hayırların Kendisine Faydası Olur mu?

akavci

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
selamunaleyküm babamı 2 sene önce kaybettim ve sürekli onun adına hayır ve sadaka yapıyorum. babama faydası nedir?
 

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
Ölene Faydası Dokunan Şeyler:

Ölüye başkasının birtakım amellerinin faydası olur:

A. Kabul şartlarını taşıması halinde müslümanın ölüye dua etmesi :

Çünkü şanı yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Onlardan sonra gelenler derler ki: 'Rabbimiz bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle. Kalblerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma. Rabbimiz şubhesiz ki sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.' ( Haşr, 10)


Hadislere gelince, bu hususta gerçekten pekçok hadis vardır. Bunların bazıları daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bir kısmı da kabir ziyareti bahsinde Peygamber (s.a.v.)'ın ölülere duası ve bunu emretmesi konuları ele alınırken gelecektir. Bunlardan birisi de Peygamber (s.a.v.) efendimizin şu buyruğudur:
"Müslüman kişinin gıyabında kardeşine yaptığı dua kabul olunur. Onun başı ucunda görevli bir melek vardır. Kardeşine hayırla dua ettiği her seferinde onunla görevli olan melek: Amin ve sana da o kadarı (verilsin) der."
(Hadisi Muslim (VIII, 86-87) -anlatım ona ait-, Ebu Davud (I, 240), Ahmed (VI, 452), Ebu'd-Derda'nın rivayet ettiği bir hadis olarak zikretmişlerdir. Hatta cenaze namazının tamamı bunun delilidir. Çünkü o namaz çoğunlukla ölüye bir duadır, onun için Allah'tan mağfiret dilemektir. Daha önce açıklandığı gibi)




B. Ölenin velisinin ölü adına adadığı orucun kazasını yapması.

Bu hususta bazı hadisler vardır:

1. Aişe (r.anha)'dan rivayete göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Her kim üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse, velisi onun yerine oruç tutar."

(Hadisi Buhari (IV, 156), Muslim (III, 155), Ebu Davud (I, 376)'da rivayet etmişlerdir. Ebu Davud'un rivayet yoluyla Beyhaki (VI, 279)'da, Tahavi, Muşkilu'l-Asar (III, 140-141) ve Ahmed (VI, 69)'da rivayet etmişlerdir)

2. İbn Abbas (r.anh)'dan: "Bir kadın denizde yolculuğa çıktı ve:
Eğer şanı yüce ve mubârak Allah onu kurtaracak olursa bir ay oruç tutmayı adadı. Yüce Allah onu kurtardı. Ölünceye kadar o orucu tutmadı. Onun bir akrabası [kızkardeşi ya da kızı] Peygamber (s.a.v)'a gelerek durumu ona anlattı.
Peygamber şöyle buyurdu:
"Eğer onun üzerinde bir borç bulunsaydı, sen o borcu öder miydin ne dersin?

Akrabası evet deyince, (Peygamber) şöyle buyurdu:
Allah'ın borcunun ödenmesi daha bir uygundur", "o halde" sen [annenin adına] adağı yerine getir."


(Hadisi Ebu Davud (II, 81), Nesai (II, 143), Tahavi (III, 140), Beyhaki (IV, 255- 256, X, 85), Tayalisi (2630), Ahmed (1861, 1970, 3137, 3224, 3420)'de rivayet etmiş olup, ikinci fazlalık ile birlikte anlatım ona ait. İsnadı Buhari ve Muslim'in şartına göre sahihtir. Birinci fazlalık da Ebu Davud ve Beyhaki'ye aittir. Hadisi ayrıca Buhari (IV, 158-159), Muslim (III, 156), Tirmizi (II, 42-43) –sahih olduğunu belirterek-, İbn Mace (I, 535) buna yakın ifadelerle rivayet etmişlerdir. Hepsinde ikinci fazlalık da vardır. Müslim'de sonuncu fazlalık da vardır)

3. Yine ondan (İbn Abbas'tan): "Sad b. Ubade (r.anh) Rasûlullah (s.a.v.)'dan fetva sordu:
"Annem öldü. Üzerinde adak borcu vardı (ne yapayım)".
Peygamber (s.a.v.) : "Adağını onun adına sen yerine getir"
diye buyurdu."

(Hadisi Buhari (V, 440, 494), Muslim (VI, 76), Ebu Davud (II, 81), Nesai (II, 130, 144), Tirmizi (II, 375) -sahih olduğunu belirterek-, Beyhaki (IV, 256, VI, 278, X, 85), Tayalisi (2717), Ahmed (1893, 3049, VI, 47)'de rivayet etmişlerdir)

Derim ki bu hadisler velinin ölen adına adak oruç borcunu tutmanın meşru olduğu hususunda delaletleri açıktır. Ancak birinci hadis taşıdığı mutlak ifadesiyle bunun dışında bir hususa daha delalet etmektedir. O da ölenin adına farz olan orucu da tutabileceğidir. Şafiîler de böyle demiştir. İbn Hazm'ın (VII, 2), ve başkalarının kabul ettiği görüş de budur.
Birinci görüşü Hambeliler benimsemişlerdir. Hatta İmam Ahmed'in bu hususta açık ifadesi vardır. Ebu Davud, el-Mesail (96)'da şöyle demektedir:
"Ahmed b. Hambel'i: Adak dışında ölü adına oruç tutulmaz derken dinledim." Onun mezhebine uyanlar birinci hadisi adak orucu ile ilgili olarak yorumlamışlardır.
Buna delil olarak da Amran'ın rivayet ettiği şu hadisi gösterirler:
Annesi ramazan orucundan borcu olduğu halde öldü. Aişe'ye: Onun adına kazasını yapayım mı diye sordu. Aişe (r.anha) şöyle dedi:
Hayır, aksine onun adına herbir gün için bir yoksula yarım sa' tasaddukta bulun."

Hadisi Tahavi (III, 142) ve İbn Hazm (VII, 4) rivayet etmişlerdir. Lafız da ona aittir.
Rivayet ettikleri sened ile ilgili olarak İbnu't-Türkmani "sahihtir" derken, Beyhaki zayıf olduğunu belirtmektedir.
Daha sonra el- Askalani de böyle demiştir. Eğer her ikisi de bununla bu bakımdan zayıf olduğunu söylemek istemişlerse bunun açıklanabilir bir tarafı yoktur. Şâyet başka bir cihetten söylemişlerse bu zayıflığın ona zararı olmaz.
Buna delil ise Said b. Cubeyr'in, İbn Abbas'tan şöyle dediğine dair naklettiği rivayettir:
"Kişi ramazan ayında hastalanır da sonra oruç tutamadan ölürse, onun adına (oruç tutamadığı günler için) yemek yedirir ve üzerinde kaza borcu kalmamış olur. Şâyet üzerinde adak oruç varsa velisi onun adına kazasını yapar."
Hadisi Ebu Davud, Buhari ve Muslim'in şartına göre sahih bir senedle rivayet etmiştir.
Buna yakın bir hadisi bir başka yoldan İbn Hazm (VII, 7) rivayet etmiş ve senedinin sahih olduğunu belirtmiştir. Yine bunun Tahavi tarafından (III, 142)'de zikredilen üçüncü bir rivayet yolu vardır fakat göründüğü kadarıyla hadisin metninden mustensihin ya da baskının hatası ile bir şeyler düşmüş, bunun sonucunda mana bozulmuş görünüyor.


Derim ki mu'minlerin annesi ile ummetin büyük bilgini İbn Abbas (r.anhuma)'nın benimsediği ve sünnet imamı Ahmed b. Hambel'in kendilerini izlediği bu farklı değerlendirme insanın gönül huzuruyla kabul ettiği, rahatlıkla benimsediği bir görüştür.
Bu meseledeki en mutedil ve en orta yol görüş odur. Bu şekilde bütün hadisler sağlıklı bir şekilde anlaşılmış olmakla birlikte herhangi birilerini reddetmeksizin uygulamaya konulabilmektedir. Özellikle birinci hadis için bu böyledir. Mu'minlerin annesi ramazan orucunu da kapsayacak şekilde o mutlak anlamı çıkarmamıştır. Hadisi rivayet eden de odur.
Kabul edilen husus şu ki hadisi rivayet eden kişi naklettiği rivayetin anlamını daha iyi bilir. Özellikle onun anladığı şeriatin kaidelerine ve usulüne uygun düşüyorsa, burada olduğu gibi. Nitekim bu hususu muhakkik İbnu'l-Kayyim -yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun- açıklamış ve İ'lamu'l-Muvakkıin (III, 554)'de hadisi zikredib, sahih olduğunu kaydettikten sonra şunları söylemektedir:

"Bir kesim bu rivayeti genelliği ve mutlaklığına göre yorumlayarak şöyle demiştir:
Ölü adına adak orucu da, farz oruç da tutulur. Bir kesim bunu kabul etmeyerek:
Ölü adına ne adak, ne farz orucu tutulur demiştir. Bir kesim de ayırım gözeterek şöyle demiştir:

Ölü adına aslî farz oruç müstesna adak orucu tutulabilir. Bu İbn Abbas ve onun kanaatini paylaşanların görüşüdür. Sahih olan budur.
Çünkü farz oruç namaz hükmündedir. Bir kimse bir başkası adına namaz kılamadığı gibi, kimse bir diğerinin adına müslüman olamayacağı gibi oruç da böyledir. Adak ise borç seviyesinde kişinin kendi zimmetinde olmak üzere kabullendiği bir yükümlülüktür. Bundan ötürü borcunu ödediği gibi velinin onun kazasını yapması kabul edilir. İşte katıksız fıkıh buna derler.

Bu anlayışı benzeri hükümlere genelleştirecek olursak:
Geciktirmekte mazur görülecek durumda olması hali dışında ölü adına hac yapılmaz, onun adına zekat verilmez. Nitekim Veli bir mazeret dolayısıyla ramazan ayında oruç açan kimse adına yemek yedirebilir.
Fakat hiçbir özrü bulunmadan bu hususta kusurlu hareket edene gelince, işlemiyerek kusurlu hareket ettiği Allah'ın farzlarını başkasının onun yerine eda etmesinin kendisine bir faydası olmaz. Çünkü sınanmak ve denenmek üzere onları yerine getirmekle emrolunmuş olan kendisi idi.

Onun velisi değil. Kimsenin başkası adına tevbe etmesinin ya da başkası yerine müslüman olmasının, başkası yerine namaz kılmasının ve namazın dışında -ölene kadar yerine getirmediği- yüce Allah'ın diğer farzlarını yerine getirmesinin (başkasına) faydası olmaz." İbnu'l-Kayyim, Tehzibu's-Sunen (III, 279, 282)'de bu bahsi daha da geniş açıklamış ve tahkik etmiştir. Oraya başvurulmasını tavsiye ederiz, çünkü gerçekten önemlidir.



C. İster veli olsun, ister bir başkası olsun herhangi bir kimsenin ölenin adına borcunu ödemesi(nin ölene faydası vardır.)
Bu hususta pek çok hadis-i şerif vardır. Bunların çoğu daha önceden 17. meselede zikredilmiş bulunmaktadır.




D. Salih evladın işlediği salih ameller:

Anne ve babası da onun aldığı ecir gibi alırlar ve çocuğun ecrinden de herhangi bir şey eksilmez. Çünkü evlat da anne babanın çalışıp çabalamalarını ve kazançlarının bir parçasıdır.
Yüce Allah da:"İnsan için kendi çalıştığından başkası yoktur." (Necm, 39) diye buyurmaktadır.

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
"Kişinin yediği en hoş ve helal şey kazancından olandır ve şüphesiz onun çocuğu da kendi kazancındandır."

[Hadisi Ebu Davud (II, 108), Nesai (II, 211), Tirmizi (II, 287) -hasen olduğunu belirterek-, Darimi (II, 247), İbn Mace (II, 430), Hakim (II, 46), Tayalisi (1580), Ahmed (VI, 41, 126, 162, 173, 193, 201-202, 220)'de rivayet etmişlerdir.
Hakim: "Buhari ve Müslim'in şartına göre sahihtir" demiş, bu hususta Zehebi de ona muvafakat etmiştir. Ancak burada açıklamaya yerin müsait olmadığı çeşitli bakımlardan bu hatadır. Hadisin Abdullah b. Amr yoluyla gelen bir şahidi daha vardır: Bunu Ebu Davud, İbn Mace, Ahmed (II, 179, 204, 214)'de hasen bir senedle rivayet etmişlerdir. Babanın salih evladının sadaka vermek, oruç tutmak, köle azad etmek ve buna benzer amellerinden yararlandığına dair varid olmuş özel hadisler âyetin ve hadisin delalet ettiği manayı da desteklemektedir. Söz konusu bu hadisler şunlardır]


1. Aişe (r.anha)'dan:
"Bir adam dedi ki: Benim annem ansızın öldü. [Bir vasiyette de bulunmadı.] Zannederim konuşabilseydi tasadduklarda bulunacaktı. Eğer ben onun adına tasaddukta bulunacak olursam, onun ecri [olduğu gibi benim de ecrim] var mı?
Peygamber (s.a.v.): Evet [onun adına tasadduktan bulun] diye .

[Hadisi Buhari (III, 198, V, 399-400), Muslim (III- 81, V, 73), Malik, Muvatta (II, 228), Ebu Davud (II, 15), Nesai (II, 129), İbn Mace (II, 160), Beyhaki (IV, 62, VI, 277-278), Ahmed (VI, 51)'de rivayet etmişlerdir. Anlatım Buhari'nin kaydettiği iki rivayetten birisidir. Son fazlalık Buhari'nin kaydettiği diğer rivayet ile İbn Mace'nin rivayetinde yer almaktadır. İbn Mace ikinci fazlalığı da, Muslim birinci fazlalığı rivayet etmiştir.]

2. İbn Abbas (r.anh)'dan:
"Saide oğullarından olan Sad b. Ubade'nin annesi vefat etti. O annesinin yanında değildi. "Ey Allah'ın Rasûlu" dedi. "Benim annem yanında değilken vefat etti. Eğer onun adına bir şeyler tasadduk edersem bunun ona faydası olur mu?"
Peygamber: Evet buyurdu
.
Sad dedi ki: Seni (oldukça verimli olan) el-Mihrab adını taşıyan bahçemin onun adına sadaka olduğuna seni şahid tutuyorum dedi."

[Hadisi Buhari (V, 297, 301-307), Ebu Davud (II, 15), Nesai (II, 130), Tirmizi (II, 25), Beyhaki (VI, 278), Ahmed (3080, 3504, 3508)'de rivayet etmişlerdir. Anlatım Ahmed'e aittir.]

3. Ebu Hurayra (r.anh)'dan:
"Bir adam Peygamber (s.a.v.)'a dedi ki:Benim babam öldü. Bir miktar mal geriye bıraktı ve vasiyette yapmadı. Benim onun adına tasaddukta bulunmam, onun için (bazı günahları için) kefaret olur mu?
Peygamber: Evet diye buyurdu."
[Hadisi Muslim (V, 73), Nesai (II, 129), İbn Mace (II, 160), Beyhaki (VI, 278), Ahmed (II, 371)'de rivayet etmişlerdir]

4. Abdullah b. Amr'dan:
"As b. Vail es-Sehmi kendi adına yüz kölenin azad edilmesini emretti. Oğlu Hişam elli köle azad etti. Oğlu Amr da geri kalan diğer elli köleyi onun adına azad etmek istedi. Rasûlullah (s.a.v.)'a sormadan yapmayayım dedi.
Peygamber (s.a.v.)'a gidip sordu: Ey Allah'ın Rasûlu! Babam kendi adına yüz kölenin azad edilmesini vasiyet etti. Hişam onun adına ellisini azad etti. Geriye üzerinde elli köle kaldı. Onun adına ben azad edeyim mi?
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Eğer o müslüman birisi olsaydı, siz de onun adına köle azad etseydiniz yahut tasaddukta bulunsaydınız ya da onun adına haccetseydiniz bu ona ulaşırdı.

(Bir rivayette):
Eğer tevhidi kabul ettiğini ifade etseydi, sen de onun adına oruç tutup, tasaddukta bulunsaydın bunun ona faydası olurdu."
(Hadisi Ebu Davud, Vasaya bölümünün sonunda (II, 15), Beyhaki (VI, 179) - anlatım ona ait- ve Ahmed (no: 6704)'da rivayet etmişlerdir. Diğer rivayet Ahmed'e aittir. Senedleri hasendir)

Şevkâni, Neylu'l-Evtar (IV, 79)'da şunları söylemektedir:
"Bu bahsin hadisleri evladın verdiği sadakanın onların vasiyeti olmadan da ölümlerinden sonra anne babaya ulaşacağına delildir. Sadakanın sevabı onlara ulaşır.
İşte bu hadisler ile yüce Allah'ın: "İnsan için çalıştığından başkası yoktur." (Necm,39) buyruğunun genel çerçevesi tahsis edilir (anlamı özelleştirilir, daraltılır). Fakat bu bahsin hadisleri arasında yalnızca çocuğun verdiği sadakanın onlara erişeceği sözkonusu edilmektedir. İnsanın çocuğunun kendi çalıştığından bir parça olduğu da sabittir. O halde buradaki tahsis iddiasında bulunmaya gerek yoktur. Çocuğun başkasından bunlar yapılacak olursa, Kur'ân-ı Kerim'in umumi ifadelerinden açıkça anlaşıldığı kadarı ile bunları sevabı ölüye ulaşmaz. Bundan dolayı bu genel hükümleri tahsis etmeyi gerektiren bir başka delil ortaya konulmadıkça bundan daha ileriye gidilemez."

Derim ki ilmi kuralların gerektirdiği hak budur. Ayet-i kerime genel çerçevesi ile sadaka ve başka şeylerin sevabı çocuktan babaya ulaşır. Çünkü çocuk, çocuğun dışındakilerden farklı olarak babanın çalışmasının semeresidir.
Fakat Nevevi ve başkaları onun adına sadaka verilebileceğine ve sevabının ölüye ulaşacağına dair icma bulunduğunu nakletmiştir. Onlar bu şekilde "ölü" tabirini mutlak olarak kullanmışlar ve baba olmak kaydı ile zikretmemişlerdir.
Şâyet bu icmaın varlığı sahih ise o takdirde Şevkâni'nin işaret ettiği genel hükümleri sadaka ile alakalı olan bölümüyle tahsis etmiş olur. Bunun dışında kalanlar ise genel hükmün çerçevesi içerisinde kalmaya devam eder.
Oruç, Kur'ân okumak ve benzerleri diğer ibadetler gibi. Ancak sözkonusu edilen icmanın sıhhati hususunda benim büyük bir kuşkum vardır. Bunun da iki sebebi bulunmaktadır:


Birincisi icma usul-u fıkıhdaki manasıyla dinden oldukları zaruri (kesin) olarak bilinen meseleler dışında tahakkuku imkansızdır. Nitekim bunun böyle olduğunu ileri gelen yetkin ilim adamları tesbit etmişlerdir.
İbn Hazm'ın, Usulu'l-Ahkam, Şevkâni'nin, İrşadu'l-Fuhul, ustaz Abdu'l-Vehhab Hallaf'ın Usulu'l-Fıkh adlı eserlerinde ve başkalarının tahkik ettikleri gibi. Buna İmam Ahmed de icma iddiasında bulunan kimseleri reddetmek sadedinde söylediği meşhur sözünde buna işaret etmektedir. Onun bu sözünü ondan oğlu Abdullah b. Ahmed el-Mesail adlı eserinde rivayet etmiştir.İkincisi ben fukahanın hakkında icma olduğunu naklettikleri birçok meseleyi tetkik ettim. O meselede görüş ayrılığının bilinen bir husus olduğunu gördüm. Hatta cumhurun kanaatinin icma olduğu iddia edilen hükme muhalif olduğunu da gördüm. Eğer buna dair örnekler vermeye kalkışacak olursam, konu oldukça uzar ve biz konumuzdan uzaklaşmış oluruz. O halde şu anda tek bir örnek zikretmemiz yeterlidir. O da Nevevi'nin cenaze namazını kerahet vakitlerinde mekruh olmadığının icma ile kabul edildiğine dair yaptığı nakildir. Oysa bu husustaki görüş ayrılığı eskidir ve bilinmektedir. İlim ehlinin çoğunluğu da ileri sürülen icmaa muhalif kanaattedir.

İnşallah biraz sonra buna dair bir başka misal daha gelecektir. Bazıları babanın dışındakileri de babalara kıyas etmeye kalkışmışlardır. Bu ise çeşitli bakımlardan batıl bir kıyastır:

1. Evvela böyle bir kıyas Kur'ân-ı Kerim'in genel hükümlerine muhaliftir. Yüce Allah'ın: "Kim temizlenirse ancak kendisi için temizlenmiş olur." (Fatır, 18) buyruğu ve buna benzer kurtuluşu ve cennete girmeyi salih amellere bağlı kılan diğer âyetler.

Şüphesiz baba çocuğunu eğitmek, onun eğitimini, yetiştirilmesini sağlamak suretiyle kendisini de arındırmış olur. Bundan dolayı başkalarının aksine kendisinin bir ecri vardır.

2. Bu kıyas "Kıyasu'n-Maa'l-Farik" diye bilinen kıyas türündendir. Çünkü bizler şeriatin çocuğu daha önce Aişe (r.anha) hadisinde geçtiği üzere babasının kazancı cümlesinden kabul ettiğini hatırlayacak olursak, elbetteki çocuk başkasının bir kazancı olmaz. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:
"Herbir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır." (Muddessir, 38);
"
(Herkesin) kazandığı (iyilik) kendisine yaptığı (kötülük) de onun aleyhinedir." (Bakara, 286)
Hafız İbn Kesir yüce Allah'ın:
"İnsan için kazandığından başkası yoktur." (Necm, 39) buyruğunu açıklarken şunları söylemektedir:
"Yani nasıl ki ona başkasının yükü yükletilmiyor ise kişinin kendisi de bizzat kendisi için kazandıkları dışında hiçbir şeyden ecir elde edemez.
Bu âyet-i kerimeden Şafiî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- ve ona uyanlar Kur'ân okumanın sevabının ölülere bağışlanması halinde ulaşmayacağı hükmünü çıkarmışlardır. Çünkü böyle bir iş onların amellerinden ya da kazançları türünden değildir. Bundan dolayı Rasûlullah (s.a.v.) ummetini bu işe teşvik etmediği gibi onların bu işi yapmalarını da söylememiş ve bu hususta açık bir nass ya da bir işaret yoluyla onlara yol göstermemiştir.
Ashab-ı kiram (r.anhum)'dan da herhangi bir kimseden böyle bir şey nakledilmiş değildir. Eğer bu bir hayır olsaydı, elbette onlar bizden önce bu işi yaparlardı.
Yüce Allah'a yakınlaştırıcı ibadetler bahsinde sadece nasslara bakılır ve çeşitli kıyaslar ve görüşler ile bu hususlarda tasarruflarda bulunmaz." el-Iz b. Abdu's-Selam, el-Fetava (XXIV, 2, 1692 yılı) şunları söylemektedir:


"Her kim yüce Allah'a bir itaatte bulunur, sonra bunun sevabını hayatta olan ya da ölmüş birisine hediye ederse onun sevabı o kimseye intikal etmez. Çünkü: "İnsan için çalıştığından başkası yoktur." İtaati yaparken ölü adına niyet ederek yapacak olursa Şariîn bizzat istisna ettiği sadaka oruç ve hac gibileri müstesna- onun adına yapılmış olmaz."
İbn Kesir'in, Şafiî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun-'den diye naklettiği görüş aslında ilim adamlarının çoğunluğunun ve hanefilerden de bir kesimin görüşüdür. ez- Zebidi'nin, Şerhu'l-İhya (X, 369)'da naklettiği gibi.

(Derim ki geçen açıklamalardan İbn Kudame'nin el-Muğni (II, 569)'da sözkonusu ettiği okunan Kur'ân'ın sevabının ölülere ulaştığı hususndaki icmaın sözkonusu olmadığı anlaşılmaktadır. Hem nasıl sözkonusu olabilsin ki buna muhalif olanların önünde İmam Şafiî -yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun- gelmektedir. İşte bu hakkında icma bulunduğu iddia edilmekle birlikte bunun doğru olmadığının örneklerine dair bir başka örnektir. Az önce de buna dikkat çekilmiş idi.)

3. Bu kıyas doğru olsaydı bunun gereği olarak sevabı ölülere hediye edip bağışlamak müstehab olmalıydı ve bu böyle olsaydı selef mutlaka bunu yapardı. Çünkü onlar hiç şüphesiz bizden daha çok sevaba düşkün kimselerdi. İbn Kesir'in ifadelerinden az önce geçtiği üzere onlar böyle bir şey yapmadı. İşte bu sözü geçen kıyasın sahih olmadığının delilidir. Anlatılmak istenen de budur.

Şeyhu'l-İslam İbn Teymiye -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- el-İhtiyaratu'l-İlmiyye (s. 54)'de şunları söylemektedir:

"Selef nafile namaz kıldığı yahut oruç tuttuğu ya da hac ettiği yahut Kur'ân okuduğu vakit bunun sevabını müslümanların ölülerine hediye etmek adetinde değildi. Dolayısıyla selefin izlediği yoldan sapmamak gerekir. Çünkü o yol daha faziletli ve daha mükemmeldir."
Merhum Şeyhu'l-İslam'ın bu mesele hakkında bir başka görüşü de vardır. Bu görüşüyle az önce seleften naklettiği kanaatine muhalefet etmiş ve ölünün başkası tarafından yapılan bütün ibadetlerden yararlanacağı kanaatini benimsemiştir.
İbnu'l-Kayyim de -yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun- "er-Ruh" adlı eserinde bu görüşü benimsemiş ve bunu desteklemiştir. Ancak onun bütün yaptıkları az önce batıl olduğu açıklanan kıyas kabilinden daha ileriye gidemez.

Bu tutum ise bizim kendisinde görmeye alışageldiğimiz katıksız taabbudi hususlarda kıyas alanını genişletmeyi terketmek tutumuna aykırıdır. Özellikle selef-i salih'in uygulamalarına muhalif olan hususlarda bu tutumunu sürdürürdü. Onun bu husustaki görüşlerinin hulasasını büyük alim Seyyid Muhammed Reşid Rıza, Tefsiru'l-Menar (VIII, 254, 270)'de kaydetmiş sonra bunu gerçekten güçlü ve ilmi bir şekilde reddetmiştir.
Bu mesele hakkında geniş bilgi edinmek isteyenler oraya başvurabilir.


Bid'atçilerin bir çoğu bu görüşü istismar etmiş, sünnete karşı savaşmakta bunu bir vasıta edinmiş, Şeyhu'l-İslam'ı ve öğrencisini (İbnu'l-Kayyim'i) sünnetin yardımcılarına ve sünnete uyanlara karşı delil diye göstermek istemişlerdir fakat bu bid'atçiler şu hususu bilmiyor ya da bilmezlikten geliyorlar:
Sünnetin yardımcıları yüce Allah'ın dini hususunda -onların yaptıkları gibi- muayyen olarak hiçbir kimseyi taklid etmezler.
Açıkça gördükleri hakka ilim adamlarından hiçbir kimseyi tercih etmezler. O kişi hakkındaki ilmi ve salih bir kimse olduğu hakkındaki kanaatleri ne kadar güzel olursa olsun. Onlar ancak söylenen söze bakarlar, söyleyene değil, delile bakarlar, taklide değil.
Onlar her zaman hicret yurdunun imamı (İmam Malik)'in şu sözlerini gözlerinin önünden ayırmazlar:
"Başkasının görüşünü reddetmeyen ya da görüşü reddolunmayan bizden hiç kimse yoktur. Şu kabrin sahibi mustesna."
Yine o şöyle demiştir:
"Herkesin sözünün bir kısmı alınır, bir kısmı reddedilir. Şu kabrin sahibi mustesna."
Bu dünya hayatında kişinin benimsediği herbir inancın ya da görüşün yaşayışında bir etkisi olduğu, bu inanç ve görüş iyiyse hayra, kötü ise şerre götüreceği ilim ehli tarafından kabul edilen bir kanaat olduğuna göre yine şu kanaatin de kabul edildiği bir gerçektir:

Etki, etkileyiciye delalet eder. Bunlardan her biri diğeri ile irtibatlıdır. Belirttiğimiz üzere iyi ise iyi, kötü ise kötü olur. Buna göre bizler bu görüşün kabul edenler yahut benimseyenler üzerinde kötü bir etkisinin bulunduğu hususunda şüphe etmiyoruz. Mesela bu görüşün sahibi sevabı ve yüksek dereceleri elde etmek için başkasına bel bağlar. Çünkü o da biliyor ki insanlar tek bir günde yüzlerce defa pek çok hasenatı hayatta olanlarıyla, ölmüşleriyle bütün müslümanlara bağışlıyorlar. O da onlardan birisidir. O halde ne diye başkasının ameline bel bağlayarak kendisi çalışıp çabalamaktan vazgeçmesin. Mesela birtakım öğrencilerinin kazançları ile geçinen bazı şeyhlerin, hocaların, alınların terleriyle ve bileklerinin zoruyla günlük ihtiyaçlarını elde etmek için bizzat çalışmadıklarını görmüyormuyuz. Bunun tek sebebi onların başkalarının kazançlarına bel bağlayarak bizzat çalışmaya ihtiyaç duymamalarıdır.


Onların çalışmalarına güvendiler ve bizzat çalışmayı bir kenara ittiler. Bu maddi hayatta görülen bir husustur. Maneviyatta da akıl ile kavranılan bir husustur. Bu meselede olduğu gibi. Keşke iş burada dursa da bundan daha tehlikeli noktalara kadar ulaşmasa. Ortada farzları terkeden çoğu zenginlerin yaptığı gibi mazeretsiz dahi olsa başkasının adına haccın caiz olduğunu ileri süren görüşler vardır. Böyle bir görüş onları hac hususunda işi gevşek tutmaya, ondan geri kalmaya iter. Çünkü bunu kendisine gerekçe kabul eder ve içten içe şöyle der: Ben öldükten sonra benim adıma haccederler. Hatta ortada bundan daha zararlı olanı da vardır. Bu da namazı terkeden ölünün üzerinden namazı ıskat etmenin vacib olduğunu (iskat-ı salât) söylemektedir. Şüphesiz ki bu bazı müslümanların namazı terketmelerine sebep olan pek büyük amillerden birisidir. Çünkü böyle bir kimse yine insanlar ölümden sonra bu namazı kendi üzerinden ıskat edecekler (düşürecekler) diye kendisini teselli eder ve buna benzer kötü etkisi toplumda açıkça görülen daha başka görüşler de vardır. O halde ıslahı arzu eden ilim adamına düşen görev şeriatın nasslarına ve güzel maksatlarına muhalif olduğu için bu görüşleri bir kenara bırakmaktır.
Şimdi bu görüşlerin etkisini nassların sınırında duran sınırların dışına herhangi bir tevil ya da bir kıyas ile çıkmayan kimselerin görüşlerinin etkisi ile kıyaslarsak aradaki farkı güneş gibi görürüz. Değinilen görüşlere ve benzerlerine iltifat etmeyenlerin amel ve sevap hususunda başkasına güvenip bel bağlamasını akıl kabul etmez. Çünkü onun görüşüne göre amelinden başka hiçbir şey kendisini kurtaramaz ve o bizzat kendisinin yapıp ettiğinin dışında bir şeyin sevabını alamaz. Hatta böyle bir kimse eğer imkan bulursa kendisinden sonra kabrinde yapayalnız iken ecri kendisine ulaşacak güzel bir eser bırakmaya çalışır ve bunu o vehmedilen hasenatın yerine koymaya gayret eder. İşte bu selefimizin ilerlemesinde, bizim de geri kalışımızda Allah'ın onlara yardım edip, bizi yardımsız bırakmasına etkili olan pekçok sebeblerden birisidir. Yüce Allah'tan onlara hidayet verdiği gibi, bizi de hidayete iletmesini, onlara yardım ve zafer verdiği gibi bizi de muzaffer kılmasını niyaz ederiz.



E. Ölenin kendisinden sonra bıraktığı salih etkiler ve sadak-i cariyeler :

Çünkü yüce Allah: "Onların ileri gönderdiklerini de, geri bıraktıklarını (izlerini) de yazarız." (Yasin, 12) diye buyurmaktadır.

Bu hususta bazı hadis-i şerifler de vardır:

1. Ebu Hurayra (r.anh)'dan rivayete göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"
İnsan öldü mü ameli kesilir.
(Ebu Katade'den şöyle dediği rivayet edilmiştir) Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Kişinin kendisinden sonra geriye bırakacağı en hayırlı şey:
Kendisine dua edecek salih bir evlat, ecri kendisine ulaşacak cari bir sadaka ve kendisinden sonra gereğince amel olunacak bir ilimdir."
(Hadisi İbn Mace (I, 106), İbn Hibban, Sahih (no: 84-85), Taberani, el-Mucemu's- Sağir (s. 79), İbn Abdi'l-Berr, Camiu Beyani'l-İlm (I, 15)'de rivayet etmişlerdir. Senedi el-Munziri'nin et-Terğib (I, 58)'de belirttiği gibi sahihtir.)

Üç [şey]den mustesna. Sadaka-i cariye'den yahut kendisi ile yararlanılan bir ilimden yahut kendisine dua edecek salih bir evlattan
Yine Ebu Hurayra'den dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
"Şubhesiz mu'mine ölümünden sonra amelinden ve hasenatından ulaşanlar arasında şunlar da vardır:
Öğrettiği ve yaydığı bir ilim, geriye bıraktığı salih bir evlat, miras bıraktığı bir mushaf yahutta bina ettiği bir mescid, ya da yolcular için bir ev yahut akıttığı bir ırmak yahut sağlığında ve hayatında kendi malından çıkarıp verdiği bir sadaka ölümünden sonra ona erişir."
[Hadisi İbn Mace (I, 106)'da hasen bir isnadla rivayet etmiştir. İbn Huzeyme Sahih'inde (2490)'de rivayet ettiği gibi Beyhaki de Şuabu'l-İman (3448)'de rivayet etmiştir.] (dolayı kesilmez).”[Hadisi Muslim (V, 73) -anlatım ona ait-, Buhari, el-Edebu'l-Mufred (s. , Ebu Davud (II, 15), Nesai (II, 129), Tahavi, Muşkilu'l-Asar (I, 85), Beyhaki (VI, 278), Ahmed (II, 372)'de rivayet etmişlerdir. Fazlalık Ebu Davud ve Beyhaki'ye aittir.]


Cerir b. Abdullah (r.anh)'dan dedi ki: 2 Amelinin faydası ve sevabının yenilenmesini kastetmektedir. Hattabi, Mealimu's-Sunen adlı eserinde şunları söylemektedir:
"Bu buyrukta oruç, namaz ve onlara benzer bedeni olan amellerde vekaletin sözkonusu olmadığına delil vardır. Bu hadis aynı zamanda ölmüş bir kimse adına hacca giden kimsenin haccının gerçekte haccedene ait olduğuna, adına hac yapılanın bunda bir payının olmadığına delil de gösterilebilir. Ölüye bundan sadece dua erişir ve eğer onun adına bir mal karşılığında haccetmiş ise verdiği malda ecri sözkonusu olabilir." 3 Burada amelin "salih" olmakla kayıtlandırılması ecrin öyle olmayan amel için sözkonusu olmadığından dolayıdır. Çocuğun günahından ötürü babaya günah erişmez. Şu şartla ki babanın niyeti hayır elde etmeye yönelik olmalıdır. Hadiste duanın sözkonusu edilmesi çocuğun babasına dua etmeye teşvik edilmesi içindir. Kayıt olduğundan dolayı değildir. Çünkü baba salih evladından dolayı ecir elde eder. Evladı salih amel işledikçe ister babasına dua etsin, ister etmesin fark etmez. Bir kimsenin bir ağaç dikmesi gibi. Onun meyvesinden yenilmesi sebebiyle o sevap elde eder. O meyveyi yiyen kimseler ister onu dikene dua etsinler, ister etmesinler farketmez. Annenin durumu da aynen böyledir.
İbn Melek, Mebaliku'l-Ezhar fi Şerhi Meşariki'l-Envar adlı eserde de böyle denilmektedir.

"Günün ilk saatlerinde Rasûlullah (s.a)'ın yanında idik. Ayakları çıplak, elbiseleri bulunmayan, çizgili elbiseleri ya da abayı (kafasını sokacak şekilde) delerek giyinmiş, kılıçlarını kuşanmış [üzerlerinde izarları (belden aşağılarını örten özel peştamelleri) ve başka hiçbir şeyleri bulunmayan] kimseler geldiler. Genellikle Mudar'dan, hatta hepsi Mudar'dan idiler. Rasûlullah (s.a)'ın yüzü onların bu fakir hallerini gördüğü için değişti.(Bir başka rivayette yine aynı anlamda değişikliğe uğradı.) İçeri girdi, sonra çıktı. Bilal'e emredince o da ezan okudu ve namaz kıldı. [Öğle namazını kıldı, sonra küçükçe bir minberin üstüne çıktı.] Sonra hutbe verdi. [Allah'a hamd ve senada bulundu] ve buyurdu ki:
[İmdi şubhesiz yüce Allah kitabında şu buyrukları indirmiştir]:
"
Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da zevcesini var eden, her ikisinden de birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'dan ve akrabalık (bağın)ı kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (Nisa, 1)


Bir de Haşr suresindeki şu âyeti okudu:
"
[Ey iman edenler]Allah'tan korkun. Herkes yarın için ne hazırladığına bir baksın. Allah'dan korkun, şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. [Allah'ı unuttukları için, Allah'ın da kendilerini, kendilerine unutturduğu kimseler gibi de olmayın. İşte onlar fasıkların ta kendileridir. Cehennemlikler ile cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler muradlarına erenlerin ta kendileridir." (Haşr, 18-20)


Sizin ile sadaka vermeniz arasına engel olunmadan sadaka veriniz. Kimisi dinarından, kimisi dirheminden, kimisi elbisesinden, kimisi bir sa' buğdayından, [kimisi arpasından], kimisi bir sa' hurmasından tasadduk etsin. Nihayet şöyle buyurdu:
[Sizden hiçbir kimse, hiçbir sadakayı küçük görmesin.] İsterse yarım bir hurma olsun. [Yüzünde kızgınlık etkileri açıkça belli oluncaya kadar geciktiler.] (Cerir) dedi ki: Ensardan bir adam [gümüş (bir rivayette altın)dan] eli nerdeyse onu alamayacak kadar büyük bir bağ getirdi. Hatta eli onu kuşatamıyordu. [Rasûlullah (s.a) minberi üzerinde olduğu halde onu aldı], [adam: ey Allah'ın Rasûlu bu Allah yolunda (bir sadaka)dır dedi.]
[Rasûlullah (s.a.v.) onu kabzetti], [sonra Ebu Bekir kalktı (bir şeyler) verdi, sonra Ömer kalktı (birşeyler) verdi, sonra muhacirlerle ensar kalkıp (bir şeyler) verdiler. Sonra insanlar [sadaka vermekte] birbirinin ardından hareket ettiler. [Kimisi dinardan, kimisi dirhemden, kimisi şundan, kimisi bundan] verdi. Öyle ki iki yığın yiyecek ve giyecek gördüm. Hatta Rasûlullah (s.a.v.)'ın yüzünü sanki bir altın parçası imiş gibi parıldar gördüm.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"
ha sonra şu: "Onların ileri gönderdiklerini de, geride bıraktıklarını (izlerini) de yazarız." (Yasin, 12) âyetini okudu. [(Cerir) dedi ki: O malları aralarında paylaştırdı.]"

[Hadisi Muslim (III, 88-89, VIII, 61-62), Nesai (I, 355-356), Darimi (I, 126-127), Tahavi, Muşkilu'l-Asar (I, 93, 97), Beyhaki (IV, 175-176), Tayalisi (670), Ahmed (IV, 357-358-359-360-361-362), İbn Kesir (III, 565)'de belirtildiği üzere İbn Ebi Hatim de bunu tefsirinde rivayet etmiştir. Sondan bir önceki fazlalık ona aittir, senedi sahihtir. Tirmizi (III, 375) -sahih olduğunu belirterek-, İbn Mace (I, 90) işaret ettiğimiz ziyadeden önceki iki cümleyi yine içlerindeki iki fazlalık ile birlikte (Tirmizi ve İbn Mace) rivayet etmişlerdir.]

Birinci fazlalık Beyhaki'ye, ondan sonraki fazlalık dördüncüye kadar Beyhaki ve Müslim'e, beşincisinden sekizinciye kadar Beyhaki'ye ayrıca beşincisi Tayalisi'ye, dokuzuncusu Darimi ile Ahmed'e aittir. Müslim de ona yakın bir fazlalık zikrettiği gibi Tayalisi ve Ahmed de aynı şekilde böyle bir fazlalık zikretmişlerdir. Onuncusu ile onikincisi, onbeşincisi ve ondokuzuncusu Beyhaki'ye, onbirinci ve onikincileri Tahavi ile Ahmed'e, ondördüncüleri Tayalisi'ye, onaltıncı ve onyedincileri Müslim, Tirmizi, Ahmed'e ve başkalarına aittir. İkinci rivayet Nesai ile Beyhaki'ye, üçüncü rivayet Tahavi ile Ahmed'e aittir.

(Bir uyarı:

Bazı bid'at ehli kimseler Peygamber (s.a.v.)'ın bu hadisteki: "Kim İslamda güzel bir yol açarsa..." bid'atleri uydurma taksimlerine delil gösterebilirler ve buna dayanarak bid'atin bir bölümünün güzel, bir bölümünün kötü olduğunu söyleyebilirler. Oysa bu batıl bir taksime fasid bir delillendirmedir. Hadisin vurud munasebetine bakan bir kimse bunu rahatlıkla görebilir. Çünkü bunlar bu sebebi gizli tutarlar ve zikretmezler. Zira hadis sünnetleri ihya etmeye teşvik sadedindedir. Bid'atler uydurmaya teşvik amacında değildir.)


Bu gibilerine bir başka cevap:
Faraza bizler hadiste sözü edilen sünnet ile bid'atin kastedildiğini kabul etsek dahi. Birincisi güzellikle nitelendirilmiş, diğeri çirkin olmakla nitelendirilmiştir. Ehl-i sünnetin bildiği bir husus var ki güzellik de, çirkinlik de esas itibariyle Allah'ın kitabı ve Rasûlünün sünnetinden öğrenilebilir. Bu hususta Mutezile'ye ve onların izinden gidenlere ehl-i sünnet muhalefet ederler. Çünkü Mutezile ve izlerinden gidenler bir şeyi güzel ve çirkin kabul etmenin aklî olduğu kanaatindedirler.
Şer'î bir fiil "bid'at-i hasene" olmakla nitelendirilecek olup da bu hususta Kitab ve sünnetten tafsili delil de ortaya konulursa, o işin meşruiyeti hususunda herhangi bir görüş ayrılığı olmaz. Böyle bir işin "bid'at" olmakla nitelendirilmesi ise sadece sözlük anlamı itibariyle bir adlandırma olur. Başka bir şey olmaz.
Ömer (r.anh)'ın Peygamber (s.a.v.) fiili ve sözü ile ramazan kıyamını (teravihi) sünnet olarak ortaya koyduktan sonra Ömer (r.anh)'ın bu namazın cemaatle kılınmasını tekrar hayata geçirmesi sırasında söylediği:


"Bu ne güzel bid'attir." kabilinden olur. Aynı şekilde eğer bid'at ile yorumlanacak olursa, seyyie sünnet hakkında da bunlar söylenebilir.Bu durumda buna dair şer'î bir delil ortaya konulabilecek olursa, o kötü bir sünnet (yol) olur. İşte bid'atçilerin bu hadisi sözü geçen iki hususa delil göstermelerinin tutarsızlığı -Allah'a hamdolsun ki- açıkça görülmektedir. Başarıyı veren Allah'tır. San'anî, Subulu's-Selam (II, 126)'da ziyarete ve ziyaretin hikmetine dair hadisleri zikrettikten sonra şunları söylemektedir:
Bütün bunlar kabirleri ziyaret etmenin meşruiyetine delalet etmekte ve bu ziyaretin hikmetini ve ibret almak için yapılacağını açıklamaktadır... Bunlar bulunmayacak olursa kabir ziyareti şer'an istenen bir şey olmaz.

İkinci hadis Ebu Said el-Hudri'den dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
"
Ben sizlere kabirleri ziyareti yasaklamıştım. Artık onları ziyaret edebilirsiniz. Şubhesiz onda bir ibret vardır. [Bununla birlikte Rabbi gazablandıran bir söz söylemeyiniz.]
"Hadisi Ahmed (III, 38, 63, 66), Hakim (I, 374-375)'de, ondan Beyhaki (IV, 77)'de nakletmiş bulunmakta, sonra şunları söylemektedir:

"Hadis Muslim'in şartına göre sahihtir."
Bu hususta Zehebi ona muvafakat etmiştir. Hadis dedikleri gibidir. Bu hadisi ayrıca el-Bezzar (861)'da rivayet etmiştir. el-Heysemi, Mecma (III,58)'de şunları söylemektedir: "Senedindeki raviler sahih hadisin ravileridirler."
Bu rivayet buna yakın ifadelerle bir başka yoldan Ahmed'de de vardır. Senedinde mutabaat hususunda bir sakınca yoktur. Ayrıca bunun Abdullah b. Amr'ın rivayet ettiği Bezzar'ın lafzı ile bir başka şahidi de vardır. Bunu Taberani, el-Mucemu's-Sağir (s. 183)'de rivayet etmiştir. Ravileri sika kabul edilmiş kimselerdir.
Üçüncüsü Enes b. Malik'ten dedi ki:
Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Ben size kabirleri ziyareti yasaklamış idim. Artık onları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü o kalbi inceltir, gözden yaş akıtır, ahireti hatırlatır. Bununla birlikte batıl bir söz söylemeyin."

Hadisi Hakim (I, 376)'de hasen bir senedle rivayet etmiştir. Daha sonra yine (I, 375 ve 376)'da rivayet etmiştir. Ahmed (III, 237, 250)'de ondan bir başka yolla ve yakın ifadelerle rivayet etmiştir. Senedinde bir parça zayıflık vardır. Fakat ondan önceki hadislerle bu zayıflığı telafi edilir. Yine bu hususta Ebu Hurayra (r.anh)'dan da gelmiş bir hadis vardır, ileride gelecektir…(Cenaze Kitabı, Muhammed Nasuru'd-Din el-Elbani)



Haneş (Hunnes) r.a anlatıyor: "Ali'yi (r.anh) iki koç keserken gördüm ve ona "bunlar nedir" diye sordum.
Ali (k.v.) "Rasulullah s.a.v bana kendisi için kurban kesmemi vasiyet etmişti, işte ben onları kesiyorum" dedi. (Sunen-i Ebu Davut, Edahi 2)

Ali radıyallâhu anh’ten rivayete göre, kendisi biri Rasulullah (s.a.v.) adına diğeri de kendi adına olmak üzere iki kurban keserdi. Kendisine bunun sebebi sorulunca şöyle derdi: “Böyle yapmamı bana Rasulullah emretti ve bu şekilde yapmayı hiç terk etmeyeceğim.” (Tirmizi, Edâhî, 3.)


1495- Ali (ra)’den rivâyete göre, kendisi bizzat iki kurban keserdi; biri Rasûlullah (s.a.v.) adına diğeri de kendi adına olmak üzere… Kendisine bunun sebebi sorulunca şöyle dedi:

Böyle yapmamı bana Rasûlullah (sav) emretti ve bu şekilde yapmayı hiç terk etmeyeceğim. (Ebû Dâvûd, Dehâyâ: 1)
Tirmizî: Bu hadis garibtir. Bu hadisi sadece Şerîk’in rivâyetiyle bilmekteyiz.

Bazı ilim adamları ölen kimse için kurban kesilebileceğine izin veriyorlar, Bazıları ise bunu kabul etmiyorlar. Abdullah b. Mubarek diyor ki: Bana göre kurban kesmek yarine onun bedelini sadaka olarak dağıtması daha hoştur. Kurban keserse bile etinden asla yemesin, tamamını sadaka olarak versin.
Ali b el Medinî ve Muhammed diyor ki: Şerik’den başkalarıda bu hadisi rivâyet etmişlerdir.
Ebûl Hasna’nın ismi nedir diye sordum bilemedi, Muslim ise isminin Hasen olduğunu söyledi.
 

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt