Neler yeni
İslami Forum, Dini Forum, islami site, islami sohbet, radyo, islami bilgiler

İslam-tr.org'a hoş geldiniz! Hemen üye olun ve kendi konularınızı, düşüncelerinizi paylaşarak bu platforma katılın. Oturum açtıktan sonra, İslam dini, tarih ve güncel konularla ilgili paylaşımlarda bulunabilirsiniz.

Tarık Ebu Abdullah - Tekfir Meselesinde Dersler - Ders Notları

Pangea Çevrimdışı

Pangea

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
Selamunaleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu kardeşler,
ben başlıkta geçen ders serisine başladım (10. dersten) ve dersleri dinlerken not alıyorum. Faydalanmak isteyenler için burada paylaşmayı uygun buluyorum. Dersin linkini ve altına o derste işlenenler hakkındaki notlarımı ekleyeceğim. Dosya eki olarak da eklemeye çalışacağım.
Herkese Allah'tan kolaylıklar dilerim.

Tarık Ebu Abdullah - Tekfir Meselesinde Dersler - 10. Ders
Dinde Zaruraten Malum Olanlar ve Olmayanlar (1)

10. Ders: Dinde Zaruraten Malum Olanlar ve Olmayanlar (1) - Tekfir Meselesinde Dersler / Tarık Ebu Abdullah –Ders Notları

*Dünya işleri (Allah’ın bizleri cezalandırıp ödüllendireceği meselelerin tamamı) ikiye ayrılır. Şeriat ve Tevhid bablarına ayrılır. Çünkü bu meseleleri idrakimiz farklıdır.

Şeriat babında mükellef olduğumuz konular habere dayalıdır çünkü bu konuda haberimiz olmalıdır mesuliyetin doğması için. Tevhid babında da habere dayanan meseleler vardır ama aklımızla haberimiz olmadan düşünerek idrak edebileceğimiz konular da vardır.
Tevhid konusunda Allah’ın hücceti daha geniştir. İdrakimiz daha geniştir.

*Esasta iki tür haber vardır. Kati-ihtimalsiz-nas denilen haberler ve zanni-müteşabih haberler. Haber sadece işitilmesi ile idraki mümkün ise bunlardan mükellef oluruz, bunlar birinci tür haberlerdir. Bilgi duyulduğunda açık şekilde anlaşılabilecek bir bilgi ise bunda mükellef olunur. Ancak zanni-müteşabih açıklamaya muhtaç haberlerde mazeret alanı doğuyor. Bunlar tevil edilebilir haberlerdir ikinci tür haberlerdir.
Delil nas mıdır apaçık mıdır? İbn Cerir rahimehullahın delil taksimine göre muddefik ve mu'telif mi yoksa mufterik ve muhtelif delil midir? Burası kilit nokta. Ama bu ayrım nerede geçerli? Şeriat babında umumi bilgilerde ve tevhid babında habere dayalı bilgilerde. Habere dayanmayan meselelerde bu uygulanmaz.

Misal tevhid babında Allah azze ve cellenin vücudu ve vahdaniyeti, Allah vardır ve tektir. Bu meselenin aklen idraki vacibdir. Bu bilgiyi mükellef kişi akletmeli yoksa tekfir edilir.

Akıl sahibi olmayan mükellef değildir, sadece şeriat meselelerinde mi yoksa tevhid meselelerinde mi? ikisinde de akıl sahibi olmayan mazurdur.

İmam İbnu Cerir rahimehullah (ve ondan önce de İmam Şafii rh.a.) konuları taksim ederler.

*İlim ikidir

1) umumi ilim (akıl sahibi olanların akıl erdirebileceği konular) bunda cehalet mazeret değil.(genel olarak haramlar farzlar buraya dahildir - tafsilatlar sayılmaz) alimlerin ihtilaf ettiği konular dahil olmaz çünkü bu konular halk tarafından kesin olarak bilinmez.

2) ilim ehli tarafından bilinen bilgiler
a)müctehitler tarafından bilinen ilim
b) müctehit olmayan alimlerin bildikleri
c) ne müctehit ne alim olan ilim sahiplerinin bildikleri konular

2. tip ilimde yeni Müslüman olanlar veya Müslümanlar arasında yaşamayıp uzak kalan (sadece mesafe olarak değil) ilme ulaşma imkanı olmayanlar için cehalet mazeret görülür.

Halk arasında bilinen meseleler alimlerce icma edilen meselelerdir. Alimlerin ihtilaf ettiği meseleler ise halk tarafından bilinmeyen veya cehaletlerinin mazur görülebileceği meselelerdir. Misal yatsı namazının vakti sabaha kadar mıdır yoksa gece yarısına kadar mı? Bu konuda ihtilaf var dolayısıyla halk bunun doğrusunun gece yarısı olduğunu bilmez ezandan ezana sayacağı için imsaka kadar vakit var zanneder. Meşhur görüş de artık bu yöne dönmüştür. Ama sabah namazında vaktin ezandan ezana olmadığını bilir çünkü bu konuda icma vardır alimler arasında. Hiç kimse öğle vaktine kadar sabah namazının kılınabileceğini iddia etmez.

Ebu Bekir r.a döneminde zekat vermeyenler neden tekfir edilmemiş? Çünkü onların döneminde nesh ve mensuh var idi hükümler geliyor ve değiştirilebiliyordu o yüzden son durumu bilememiş olabilirler. Peki aynı durum yine yaşansa tekfir edilmez mi? Edilir çünkü artık hükümler değişmiyor ve bu alimlerce icma ile sabit ve halk arasında bilinen bir meseledir.
 

Ekli dosyalar

  • Tarık Ebu Abdullah- Tekfir Meselesinde Dersler. 10. Ders.-converted.pdf
    97.2 KB · Görüntüleme: 275
Hutve Çevrimdışı

Hutve

Cihadın farz oldğu yerde gözyaşı dğl ter dkmk grkr
İslam-TR Üyesi
Allahu Teala, amel etmenizi ve istikrarlı olmanızı nasip etsin. Tarık Hoca, Türkiye'de benim tanıdığım en derin ilme sahip hocalardan... Almanca dersleride mevcut diye biliyorum. Müsait vaktim oldukça notlarınıza bakacağım inş.
 
Son düzenleme:
Pangea Çevrimdışı

Pangea

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
Dersler Türkçe ama çokça Arapça kullanılıyor. Ben notlarımda daha çok Türkçe kelimeleri kullanmaya çalışıyorum.

Tarık Ebu Abdullah- Tekfir Meselesinde Dersler - 11. Ders
Dinde Zaruraten Malum Olanlar ve Olmayanlar (2)


İbn Cerir rha. der ki habere dayanmayan ve habere dayanan meseleler vardır. Habere dayanan meseleleri ikiye taksim eder. 1) ilim delili itibariyla kati 2) delil itibariyle kati olmayan ilimler

Dinde zarureten malum olan ilimlerde alimler ve halkın görüşleri eşittir. Birinci tip ilimler bunlardır.

Hanbeli ulemasından bir alim Merdavi rha. sadece icma seviyesine yükselmiş değil aynı zamanda meşhur olmuş ilimleri reddeden kafir olur. Bilgi hafi (gizli kalmış) ise böyle değildir. Merdavi rha. bilgileri 4 seviyeye ayırmıştır.

1)Mucmul aleyh daruri bilgiler; üzerinde icma edilmiş bütün insanların eşit şekilde baktığı bilgiler. Bu bilgileri inkar etmek Allah rasulunu inkar etmek gibidir. Hem alimler hem halk bu konuları aynı seviyede bilir. Bu ilimde şek şüphe yoktur. Zaruri bir seviyeye yükselmiştir. Akıl bunu aslında müstakil olarak idrak etmek zorunda değildir. Bu yönden Allah’ın vahdedi ve vucudu gibi akıl ile idrak edilebilir bir bilgi değildir yani tevhid bilgisinden farklıdır. Misal 5 vakit namazın varlığı akıl ile bağımsız olarak (haber almadan) idrak edilemez ama yine de kesin bir surette hem alimlerce hem halk tarafından bilinir.

2) Dinde zarureten malum olmasa da ilimlerden nashen sabit olan ilimleri de inkar eden kafir olur. Şöhret veya hasıl olan icma bu seviyedeki bilgiler için de vardır fakat bu bilgilerde alimler ve halk aynı seviyede değildir. Birincisinden biraz daha hafif bir seviyedir. Alimlerce ve halk tarafından da bilinir bu mesele tipi ve nashen sabittir ama ilk tip kadar bariz değildir bu bilgiler.

3) Nashen sabit değildir. Bu seviye ilk iki seviye gibi nas ile sabit ve icma edilmiş bilgiler değildir. Ancak yine de nashen sabit gibi meşhurdur. Misal aynı anda üç talakın verilmesi üç talak verilmiş hükmünde sayılması aslında Ömer r.a.’nun içtihadıdır ancak o kadar meşhur olmuştur ki bu görüş nas mertebesinde kabul edilir. Artık bir mecliste üç talak verilmesi bir talaktır denildiğinde bu şaz görüş olarak kabul edilir halbuki sünnetle sabit olan budur. Bu meseleler de o kadar meşhurdur ki hem alimler hem halk bunları bilir. Eşit seviyede bilmeseler de bilirler. Bu durumda da bunları reddeden kişi kafir olur ancak burada ihtilaf vardır. Ulema arasındaki esah görüşe göre kafir olur ama diğerine göre olmaz. Burada tekfir edilmeyen kısım kesinlikle hafi bilgileri inkar edenlerdir.

4) Nashen sabit değildir. Nas derecesine de şöhreti sebebiyle ulaşmamıştır. Hafidir. Halktan bilenler olsa da bu bilgiler aslen alimler tarafından bilinir. Herkes bu bilgilerde eşit değildir. Misal miras ahkamında hac ahkamında bilgiler aslen alimlerden alınır. Hac vacib olsa da halk genelde kafileler halinde hacca gider ve bir alim bunlara eşlik eder. Tek bir kişinin kendi başına hacca gitmesi çok istisna bir durumdur. Haccın vacib olduğu halk nezdinde malumdur ama haccın vacibleri herkes tarafından bilinmez.

Burada 4 kısma taksim edilmiştir bilgiler ama işte aslen zahiri ve hafi şeklinde ayırabiliriz yani (açık ve kapalı meseleler). Zahir olan meselelerde “dinde zarureten malum olan meselelerde” inkar eden kati surette tekfir edilir. Çünkü burada halk ve alimler bilgi açısından eşittir. Bir altta da yine nas olmasa da nas varmış gibi malum olan meselelerde yine alim ve halkın bilgi açısından eşit olduğu durumlarda yine inkar edenler tekfir edilir. Bir alt derecede ise ihtilaf başlıyor. burada bir kısım ulema tekzib ve tasdike bakmıştır şari tekzib ediliyor mu (yalanlanıyor mu) yoksa tasdik ediliyor mu buna bakmışlardır tekzib edenler Allahı ve rasulunu tekzib ettiklerinden tekfir edilir, tasdik zaten Allahın ve rasulunun dediklerini tasdik etmektir burada zaten iman söz konusudur. Ama ihtilaf olan konularda bile (üçünücü derece) mesele hafi mi zahiri mi ona bakılır ve tekfir edilmeyen kısım hafi olan meselelerdeki tekzibdir. Zahiri meselelerde yine tekfir edilir. Hafinin ölçüsü nedir? Ulema bilir halk bilmez. Ulema arasında icma da olabilir hafi bir meselede hatta bu hafi meseleyi bilmemek kişiyi ulemalıktan bile çıkarabilir ama buna rağmen halk bu meseleyi ulema kadar bilmez. Bu durumda kişiler tekfir edilmez. Çünkü bu konu hafi olduğundan bilmesi beklenmez. Bunlar Merdavi rha. ın sözleri görüşleridir.

İbni Hacer el Heytemi; Dinde zarureten malum olan ilimler kati meşhur olan ilimlerdir. Bu ilim alimlerce ve amme tarafından bilinir demiştir. Burada amme ayrımı dikkat çeker aralarında ulemanın bulunduğu ammeyi kastetmiştir. Çünkü bunların ilme ulaşma imkanı vardır. Bugünlerde bazı halklar fetret ehline tasnif edilir çünkü aralarında rabbani ulema yoktur. Alim vardır ama rabbani ulema yoktur. Meselelerin çoğunda ilme ulema aracılığı ile ulaşmak mümkündür. Hatta şöyle denilebilir tüm meselelerin tafsilatına ancak ulema ile ulaşmak mümkündür.

Dinde zarureten malum olan ilimler sorulduğunda halk tereddüt etmeden cevap verebilir. Düşünmeye araştırmaya hacet duyulmaz. Misal Allah var mıdır? vardır. Allah bir midir? birdir. şeriki var mıdır? yoktur. Bunu herkes bilir ama halka sorduğunda Allah’ın kaç ismi vardır diye o zaman bocalar düşünmeye başlar. Yani burada verilen bir ölçü pratik bir ölçüdür.

İbni Hacer el Heytemi zaruri bilgiyi ikiye taksim ediyor. İtikati zaruri bilgiler ve ameli zaruri bilgiler.

1) İtikati zaruri bilgiler, vahdaniyet, uluhiyet, ifrat mufret, şerikten münezzeh mahluk olan sıfatlardan münezzeh, yaratma yönünden tek oluşu, kulluğu hak etmesi yönünden tek oluşu. (Allah hakkında) diri olması, ilim ve kudret sahibi olması, irade sahibi olması, kitap indirmesi ve rasul göndermesi (mukarın kulların olması diyor tam anlayamadım duyduğumu) meleklerin varlığı, meleklerin Allahın kulları olması, ölüleri dirilmesi, onları haşretmesi, cennet cehennem, ceza ve sevap diyarı olması, muminlerin ebedi cennete kafirlerin ebedi cehenneme gitmesi, alem haadistir mahluktur, Allah hem külliyatı ihat ettiği gibi cüzziyatı da ihat etmiştir, bütün bu meseleler – kuranın nashen getirdiği ve mütevatir sünnet- kati beyan edilmiş, nas değilse ama hakkında icma varsa, bunlar kişinin itikati olarak zaruri bilinmesi gereken meseleler. İbni Hacer el Heytemi döneminde tabi bilgi daha yaygındı o yüzden özür de ona kıyasla düşük derecededir.

Bu günümüzde bilgiye ulaşma vesileleri çok yaygındır. Eskiden kitap okuma bilgi edinme imkanları çok dardı şimdi okuma yazma çok yaygın. Ama karışık. Sahih ilmi barındıran kitaplar da çok ama batıl ilmi barındıran kitaplar daha fazla. Bir kitapevinden bir konu hakkında mealci hadisci kelamcı her çeşit kitap mevcuttur. Bir tevcih makamı yok. Halkın bu bilgi alımını yönlendirecek bir merci yok. Bilgi var ama faydası itibariyle kısıtlı.

2) Ameli zaruri bilgiler, abdestin bozulması, namaz vakitleri ve rekat sayıları, namazda ruku ve secde olması, cuma namazının vacib olması, ramazanın, haccın, zekatın, umrenin vacibi, faizin haramlığı, neseb veya süt kardeşliği veya evlilik sebebiyle meydana gelmiş akrabalıklarda nikahın olmayacağı, anne ve kızı aynı anda nikahlanmayacağı, kız kardeşlerin aynı anda nikahlanamayacağı, 3 talakla boşanılan eşin haram oluşu ameli olarak bilinmesi gereken zaruri bilgilerdir. Haksız yere öldürmek, zina, livata bunlar kölesi de olsa haramdır, hırsızlık, içki içmek, kumar, ihtiyar halinde ölü eti yemek, gıybetin, müslümana zulmün, yalancılık ve yalancı şahitlik bunların hepsi haramdır ve haramlığı zarureten malumdur. Bunlar bilinir halk arasında.

Ameli zarureten bilinenler üç kısma ayrılır. her biri aslı itibarıyla halk indinde zorunlu şekilde malumdur. Asli itibariyle dinde zaruraten malum olanlardandır ancak tafsilat bakımından fark olabilir çünkü ihtilaf düşmüştür. Burada sadece ameli olan bilgilerde sayılmış ama itikati zaruri bilgilerde de bunu sayabiliriz*diyor Tarık Ebu Abdullah. Ne manada? İhtilaf düşmüştür yani halk bilgi seviyesi bakımından alimlerle eşit değildir.

Birisi bunlardan birini külliyen inkar eder veyahutta (olmadığı halde) bir şeyin varlığını iddia ediyor veya vacib olduğunu iddia ediyor- misal 6. bir namaz vakti olduğunu iddia ediyor halbuki 5 vakit namaz icma ile sabit.- veya ratib olan sünnetlerin meşruiyetini inkar ediyorsa, yani meşruiyetinde icma edilmiş konuları tevillere sığınarak inkar etse bile –çünkü burada ibni Hacer el Heytemiye göre tevilin mahalli yoktur- kişi kafir olur. Burada içtihada alan bırakmıyor çünkü malum biddini biddarura (dinde zarureten malum olan)’dır diyor. Bunlarda tereddüt ve şek aynı inkar gibidir. Müslümanların arasında yaşayan Müslümanlara ulaşma imkanına sahip olanla olmayan elbet bir değildir. Müslümanların arasında yaşamayan ve Müslümanlara ulaşma imkanına sahip olmayan kişi bu bahsedilen konuları inkar edince kafir olmaz. Onun indinde mutevatir olmamıştır. Şüphesi vardır mütevatiren sabit olmamıştır bu kişi indinde bu konular. Tereddütünden ötürü de kafir olmaz. O kişi indinde yani Müslümanlarla karışık yaşamayanlar için bunun tevaturen (kati şekilde) sabit olması lazım. Müslümanlarla yaşayanlar zaten bilir/bilmesi gerekir.

Dinde zarureten malum olan bilgilerdeki tafsilat imanın sıhhatı için şart değildir. İcmali iman yeterlidir sahihtir. Tafsilatı bilmesi şart değildir.

İmam İbnul Teymiyye rha.’ ın Mecmul Fetavasında 13.cilt 217. sayfasında ayrı bir faydadan bahsediliyor. Bir şeyin dinde zarureten malum olması izafi bir meseledir diyor. Mutlak değildir, herkese her yerde aynı değildir izafidir diyor. İslama yeni girmiş uzakta yaşayan birinin her şeyi külliyen bilmemesi mümkündür. Zaruri derecede bilmesini geçtik külliyen bile bilmeyebilir diyor. Mesela diyor ki alimlerden bir çoğu zarureten bilirler yani zarureten malum olan bir şey seviyesine yükselmiştir ulema nezdinde; Peygamberimiz sallAllahu aleyhi ve sellem sehiv secdesi yapmıştır, (anlamadığım bir şey söylüyor*osbeyi) o diyeti yüklemiştir, çocuk nikah sahibinindir, ilim ehli bunu zaruret ile bilir ama insanların ekserisi bunu hiç bilmez. Malum biddini biddarura (dinde zaruraten malum olan) tek bir sınıf olarak algılanırsa insanlar bilmedikleri şeylerden sorumlu tutulacaktır. Bu durumda verdiğin hükümler yanlış olacak.

Toparlamak gerekirse; ister itikati ister ameli olsun meseleler zahir ve hafi olanlar diye ikiye ayrılır. Zahir olanlar genel bir sınıf ama içinde yine seviyelere ayrılır. Birincisi nashen sabit mi? İkincisi nashen sabit olsa da icma edilmiş mi edilmemiş mi? Ayrıca sadece alimler arasında mı yaygındır yoksa halk arasında da bu meseleler yaygın mıdır? Yani bir mesele zahirdir evet ama hangi derecede zahirdir bunu ayırmak lazım. Hafi meselelerde ise kesinlikle tekfire gidilmemesi lazım. Bir yerde içtihat varsa kıyas, istinbat, istidlal girdiği zaman bu meselelerde durman lazım, dikkatli davranmak lazım. Bu meselelerde umumen tekfirden hele hele hemen tekfirden kaçınmak lazım. En büyük ölçü amme ve alimler arasında eşit derecede bilinmesidir. Bu meselelerde cehalet, tevil ve hatta taklit mazeret değildir. Burda İbnul Hacer el Heytemi itikati meseleleri de bu kısma sokuyor. Dolayısıyla bunda Allah azze ve cellenin 1) vucudu 2) vahdaniyeti amme ve hasa (halk ve alimler) arasında musavvi oldukları konulardan birisi, dolayısıyla kişinin bu konuda buna muhalif olan bir şeyi bilmesi, buna muhalif şekilde davranması makbul mudur değil midir yani mazeret midir değil midir çok tartışılan bir konu.

Şirkul ekberde cehalet mazeret midir değil midir buna daha sonra gireceğiz in şa Allah.
 

Ekli dosyalar

  • 11.ders-converted.pdf
    115.9 KB · Görüntüleme: 193
Pangea Çevrimdışı

Pangea

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
Tarık Ebu Abdullah- Tekfir Meselesinde Dersler - 12. Ders
Dinin Aslında Cehalet Mazereti (1)

Dinde zaruraten bilinmesi gereken meselelerden bahsettik çünkü tekfir konusunda bu ayrıma gitmen çok önemlidir. Bir mevzu ne derecede malumdur. Bunun sınıfları var. Ya zaruri derecede malumdur bu meseleyi bilmen gerekir, ya da ondan daha düşük bir derecede malumdur. Veyahut malumdur ama sadece ümmetin uleması arasında malumdur. Belki bir mesele ulema arasında zorunlu malumdur ama halk arasında malum değildir. Hatta ulema da kendi içerisinde sınıflara ayrılır. Belki bir mesele ulemanın ekserisine malumdur, yani ulemanın khavvası (alimlerin alimleri) içinde malumdur ama ulemanın ammesi içerisinde malum değildir. Ulemanın içerisinde de yine khavvası ve ammesi vardır.

Bir meselenin dinde malum olması ile ümmet içerisinde malum olması ayrı bir konudur. Dinde nashen sabit olan bir şey ile nashen sabit olmayan bir şey aynı değildir. Nashen sabit olan bir şey belki hafi olabilir. Bununla birlikte nashen sabit olmayan bir şey belki ümmet içinde o kadar yaygın olarak biliniyordur ki asıl itibariyle nashen sabit olmasa da ümmet içinde nas derecesinde malum olmuştur.

Bu meselelere tekfir meselesinde dikkat etmek lazım. Meseleye İbn Cerir rha.ın şu sözüyle başlamıştık: “Mükellef olmuş bluğ çağına girmiş kişi eğer onu yaratanı bilmezse kafirdir. Canı ve malı helaldır. Ancak antlaşma, zimmi* ve sulh vs. durumlarında canı ve malı helal değildir ama kafirdir.” Bunun aslen sebebi neydi? Allah azze ve cellenin vahdaniyetine delalet eden delillerin hepsi birdir. Aklen idrak edilen delillerdir. Dolayısıyla bir kişide akıl sıfatı var ise bu delilleri idrak etme mecburiyetinde çünkü aklın melekesi budur bunun için yaratılmıştır. Allah’ın yarattığı her şey aynı şeye delalet ediyor, su tanesinden güneşe kadar her şey “benim yaratanım var. ben mahlukum ” diyor. İbn Cerir rha. demişti ki, bizim idrak edebildiğimiz iki kısımdır. Aklen idrak edebildiklerimiz ve haber ile idrak edebildiklerimiz. Dindeki tüm mevzular bu iki kaynağa dönüyor.

Aklen idrak edilebilene dedik ki bu tevhid alanı. Allah azze ve cellenin vahdaniyeti ve vücudu aklen idrak edilir. Bluğa girmiş mükellef olmuş herkesin üzerine bunu bilmek vacibdir. İdrak edebilir… idrak edebilirse güzeldir… şeklinde değil, idrak etme mecburiyetindedir. Şayet idrak etmezse kafirdir.

Buradan yola çıkarak bir kişi diyebilir ki o zaman İbn Cerir rha. bir kişi şirkul ekber işlediği zaman kafirdir çünkü bu vahdaniyete girer. Allah’ın vahdaniyetini akıl ile bilebiliyorsak bunun zıddını yani şirki de bilmemiz gerekir diyebilir. Vahdaniyeti aklen vacib ise O’na ortak koşmamak da aklen vacibdir. Bunu birisi derse şöyle düzeltmemiz lazım, İbn Cerir rha.’ın dediği o değildir. Onun dediği şundan ibarettir: “Kişi ne etmesi lazım? Aklen rabbinin var olduğunu… rabbinin… bir rabbin… yani onu bir yaratanı… bu alemlerin bir sahibini… yani o yaratanı, Haliki aklen bilmesi… bilme mecburiyetindedir… yani bir (1) onun varlığını bilme mecburiyetindedir, ikincisi de ne? (2) onun bir olduğunu… bir olduğunu bilme mecburiyetindedir.”(aynen aktardım o yüzden ifade düzgün gibi gözükmeyebilir)

“Bir kişi bunu bildi, evet bütün bu kainatın bir sahibi var, kainatın içerisindeki her şeyi yaratan O’dur. Beni de yaratan O’dur. Ve o birdir. Çünkü bir olmasa işler bu kadar düzgün yürümezdi. Bozulurdu.” İbn Cerir rha.’ın isbat ettiği budur. Kişi bunu kabul ettikten sonra, yani aklen ikrar ettiğimi bozacak bir söz veya fiil işlediğim zaman bu benim akli idrakimi bozar mı bozmaz mı? Mesele bu. İhtilaf edilen bu konu. Aklen rabbinin bir olduğunu idrak etme mecburiyeti ihtilaflı değil.

Muteahir ümmet 12. asırdan sonra bu ulema arasına da düşmüş bir ihtilaf. Ondan önceki dönemde … bir kişi şirkul ekberi kavli veya fiili veyahutta itikati işlerse araya mani girer mi girmez mi? Yoksa direk müşrik olur mu? Maniler onun için mazeret olarak işler mi işlemez mi hususu eskilerin işlediği bir konu değil. Allah azze ve celle var mıdır? Allah’ın bir olarak ikrarı/ispatı vacib midir? Bu konular eskilerde var ama şirkul ekber, yani bir kişi Müslüman olduktan sonra, kelime-i tevhide muhalif bir şey söylediği veya yaptığı zaman bu doğrudan la ilahe illAllah ‘ı bozar mı? Bazı maniler var mıdır? Bunlar eski ulema indinde gündeme gelmiş bir ihtilaf değil.

Bu konu hakkında konuşan ilk ibn Teymiyye rha. o da üzeri kapalı bir şekilde konuşuyor. Bu konuyu ilk açan yani açıklayarak konuşanlar Necd ulemasıdır. Bu konunun tasnif edilerek, tafsilatına girerek incelenmesi ise muasır ulema tarafından yapılmıştır.

Kimisi mazereti kabul eder, yani cehaleti, tevili, hatayı, taklidi vs., mazeret olarak kabul eder. Kimisi etmez. Kimisi daha ileri gider ve bu konuda mazereti kabul etmeyenleri haricilikle, tekfircilikle, aşırılıkla suçlar. Bir diğer cihet de kim bu bahiste manileri kabul eder, işletirse, murciedir der. Hatta daha ileri gidip bu bahis dinin aslındandır dolayısıyla kim bu bahiste bir muşriğin şirkini ikrar etmezse, muşriği Müslüman yapmış olur ve muşriği Müslüman yapmak küfürdür, dolayısıyla bunlar kafirdir diyenler var. Son zamanlarda bir de azir mevzusu çıktı. Artık bunu istilahlandırdılar, azirin hükmü misal. Azirden maksat şirkul ekberde kişiyi cehaletinden ötürü mazur görendir, azir kafirdir diyorlar. Hatta daha ileri gidip aziri tekfir etmeyenler de kafirdir diyenler var. İşte ihtilaf konumuz budur.

İmam Şafii rha.’ın şu ibaresinden yola çıkarak; bluğa girmiş, akıl sahibi olanın bu ilimde cehaleti mazeret değildir. İlmi de açıklıyor; cehaletin mazeret olmadığı ilim Allah’ın kitabında mevcut olan ilimlerdir. Veyahutta genel olarak tüm İslam ehlinde mevcuttur. Halk ve ulema arasında birbirine nakledilen şeylerdir. Bu konularda RasulAllah sallAllahu aleyhi ve sellemden rivayet edilmiştir, yani halk hadislerin senetini veya metnini bilmese de hadisin manasını bilir ve halk arasında bu konuşulur. Bu konularda halk kendi içinde ihtilafa düşmez, birbirini yalanlamaz veya birbirleriyle tartışmazlar. Sen yeni din mi getiriyorsun bu nedir hiç duymadık denilmez. Bu konuların vacibliği hususunda da şüphe yoktur aralarında ve haber cihetinde de bir hataya düşülmesi mümkün değildir ve bu konular tevile açık değildir çünkü nas vardır, sarihdir, katidir, ihtimalsizdir. Bu konularda tartışmak, red etmek caiz değildir çünkü bunlar umumen malumdur.

Peki Allah azze ve cellenin vahdaniyeti, Allah azze ve celleye ortak koşmamak bu ilme dahil midir? Evet. Bunu her Müslüman bilme mecburiyetindedir.

İmam Zerkeşi rha.’ın sözünden devam edelim. İlim ikiye ayrılır demişti, peki vasfettiği bu ilme Allah azze ve cellenin vahdaniyeti dahil miydi? Evet. Bunda amme ve hasa (halk ve ulema) birdir. Bu bilgiyi amme de hasa da bilir, Allah’a ortak koşulmaması gerektiğini. Allah’a şirk koştuğumda islamiyetten çıkar mıyım? evet çıkarım, bunu herkes bilir.

Hattabi rha.’ın sözünde; zekattan bahsettiğinde, Ebu Bekir döneminde zekattan imtina edenlerin tevilleri ve cehaletlerinden ötürü bunları tekfir etmeyiz demişti. İhtilafi bir meseleydi. İmam Hattabi rha.’ın görüşü bu şekildeydi. Bu güne gelince, zekat ilmi artık o kadar yayılmıştır ki amme ve hasa bunda birdir. Vacip olduğunu bilir. Alim de cahilde bu bilgide ortaktır. Bugün, geçmişte o tevili yapanlar mazur değillerdir. Zekat gibi, meşhur olmuş, munteşir olmuş, ümmetin icma ettiği meseleler aynıdır, yani kişinin cehaletini/tevili kabul etmeyiz. İslam’a yeni girmiş, Müslümanlardan uzak yaşayan/ulaşma imkanı olmayan kişiler hariç veya buraya şunları da katabiliriz, fetret döneminde yaşamış –yani ilim var ama hakiki anlamda ilimden istifade etme imkanı olmayan- kişiler. Bunlar cehaletinden ötürü tekfir edilmez. İmam Hattabi rha.’ın bu görüşüne de Allah’ın vahdaniyetini dahil edebilir miyiz? Evet ederiz.

Merdavi rha.’ın sözünde, demişti ki ilim 2 kısımdır; 1. kısım icma edilmiş ve zaruri olan, bunu inkar edenin tekfirinde şüphe yoktur. Zarureten malum olan bilgi neydi? Hasa ve ammenin müşterek olduğu (haberdar olma açısından)bilgilerdir. Bu konuları hem amme hem hasa birbirinden farksız olarak bilir. Allah’ın vahdaniyetini bu kısıma dahil edebiliriz. Bunda şek şüphe yoktur.

İbnul Hacer el Heytemi rha.’ın sözünden de aktarmıştık ki, zarureten malum olan bilgiler, katiyen meşhurdur. Hatta muayyen olarak bunun misallerini saymıştır. İtikati olarak zarureten bilinmesi gereken konularda Allah’ın vahdaniyeti ve uluhiyette bir olduğunu saymıştır. Sonra, ibadette de sadece O’nun ibadeti hak ettiğini malumun bid dini bid darura (zarureten bilinmesi gerekenler)dan sayıyor. Bu ulemanın mevcut olduğu topluluklara gizli kalmaz, düşünmeye, sormaya ihtiyaç duymadan bilinen meselelerdir.

İlaveten, Ebu Yusuf rha.’ın Ebu Hanife rha.’dan naklettiği söz, El Kesani rha. ve başkaları da bu sözü naklediyorlar, Ebu Hanife şöyle derdi; İnsanlar Rabbini bilmemelerinden mazur değildir. Yaratıcısını tanımamakta cehaletlerinden mazur sayılmazlar. Hiç kimseyi istisna etmez. Çünkü bütün mahlukat üzerine vacib olan Rablerini tanımalarıdır. Vahdaniyetini bilmeleri lazım. Semavati vel ard’dan gördüklerinden bunu anlamaları lazım. İbn Cerir rha.’ın dediği gibi yani. Bunun idraki aklen vacibtir. Farzlara gelince, farzlar hakkındaki haber ulaşmamış kişiler üzerine hüccet ikame edilmemiş sayılır.

Tarık Ebu Abdullah diyor ki; bu bahiste en eski (delil sayılabilecek) söz budur. Bundan daha eski bir söz ben bilmiyorum. Ama bizim aslen konumuz olan – kişi Rabbini bildikten sonra, vahdaniyetini aklettikten sonra, bu ikrarına muhalif bir şey söylediği veya yaptığı zaman, şirkul ekber türünden-, o zaman nedir? Bu söz onu konu etmiyor. Bunu neden söylüyorum? çünkü bu sözler bu hususta delil getiriliyor, ama bu söz mahalinde delil değildir. Mahali dışında delildir. Bizim yapmaya çalıştığımız nedir? Bu sözlerden cehalet mazeret midir değil midir tartışmasına varmaya çalışıyoruz. Bu sözler kendi zatında şirkul ekberde cehalet mazeret midir değil midir meselesinde sözler değil.

Peki bu söz Hanefi mezhebine nasıl geçmiş? (Allah’ın vahdaniyetinin idraki) Aklen vacibtir sözü. Maturidilerin burada etkisi vardır tabiî ki. Aliyyul Kari rha. fıkhul ekber şerhinde diyor ki, akıl ile imanın vacib oluşu İmam Ebu Hanife rha.‘dan rivayet edilmiştir. (44.dk da zikredilen) ayetleri baz alarak akli delil getiriyorlar. (44-45dk daki) hadis ile de destekliyorlar. (46 dk) Bir hadisi daha delil kabul edip küçük yaştaki çocuğun aklı eriyorsa bile Allah’ın varlığını aklen idrakı vacibtir diyorlar. Bunu Ebu Mansur el Maturidiye dayandırıyorlar. Sonra Eşarilerin görüşünü getiriyor, bunlar Rasulun gelişine, haberin ulaşmasına dayandırıyor.

O zaman burada iki görüş var, ilki Allah’ı birlemek aklen vacibtir, bu bizim de görüşümüzdür. Bu habere muhtaç değildir. Eşariler ise diyorlar ki haber gelmedikten sonra kişi mükellef değildir, mazurdur. Bu ihtilafın ortaya çıktığı yer neresi? Asıl itibariyle kişiye davet ulaşmamış ise, yüksek bir dağın ucunda yaşıyor ise durum budur. Bu kişiye Rasulun geldiği haberi ulaşmamış ise ve bu kişi Allah’a iman etmeden vefat etmişse bunun durumu nedir? İhtilaf burada ortaya çıkıyor. Bize göre burada adama azab edilir diyor Hanefiler. Eşarilere göre azab edilmez deniliyor.

Tarık Ebu Abdullah diyor ki bu durumdaki kişiye azab edilmesi yanlış görüştür. Zaten bu rivayetin Ebu Hanifeye isnat edilmesi de Allahualem sorunludur. (günümüze ulaşmamış bir kitaptan bahsediliyor) Bir insan ancak haberin ulaşması ile azabı hak eder diyor TEA ve 50dk da ayet zikrediyor. Dolayısıyla Hanefi mezhebindeki, Allah’ın vahdaniyetinin idrak edilmesi aklen vacibdir o yüzden bunu akıl etmeyene -Allah’a inanmayana- ahrette azab edilir görüşüne yanlış diyor. Ama ilk kısma katılıyor, yani Allah’ın vahdaniyetinin idrakinin aklen vacib olmasına. Tüm bu konuşulanlar en eski kaynaklardır ama bunlar şirkul ekberde cehaletin mazeret olup olmamasına delil değildir. Bunlar Allah’ı bilme ve ifrat etmenin vacib olduğunu söylüyorlar. Konu bu. Tüm bu nakillerden yola çıkarak diyebiliriz ki bir kişi aklen Allah subhanehu ve tealayı, -ismini değil, ismine aklen ulaşman mümkün değil ama- Rabbın varlığını ve onun bir olduğunu ve kişinin de ona ibadet etmesi gerektiğini, ona itaat etmesi gerektiğini akıl etmelidir. Dolayısıyla eğer bir kişi aklen rabbini ikrar etmiş olarak vefat ederse, kendisine bu konuda haber ulaşmamasına rağmen, ahirette müslümandır. Ama eğer bir kişi akıl sahibi olmasına rağmen Rabbini ikrar etmediyse bu kişi kafirdir.

*bu kısım aslında hiç mevzu edilmemişti. Yani bir kişi dünyaya bakıp bir yaratıcının bunu yarattığını anlayabilir ama o yaratıcıya kulluk edilmesi gerektiğini aklen çıkarabilir mi? aslında muamma ve aslında nakillerde de buna değinilmemişti.
 

Ekli dosyalar

  • 12. Ders-converted.pdf
    157.9 KB · Görüntüleme: 221
Hutve Çevrimdışı

Hutve

Cihadın farz oldğu yerde gözyaşı dğl ter dkmk grkr
İslam-TR Üyesi
Tarık Ebu Abdullah- Tekfir Meselesinde Dersler - 12. Ders
Dinin Aslında Cehalet Mazereti (1)

Dinde zaruraten bilinmesi gereken meselelerden bahsettik çünkü tekfir konusunda bu ayrıma gitmen çok önemlidir. Bir mevzu ne derecede malumdur. Bunun sınıfları var. Ya zaruri derecede malumdur bu meseleyi bilmen gerekir, ya da ondan daha düşük bir derecede malumdur. Veyahut malumdur ama sadece ümmetin uleması arasında malumdur. Belki bir mesele ulema arasında zorunlu malumdur ama halk arasında malum değildir. Hatta ulema da kendi içerisinde sınıflara ayrılır. Belki bir mesele ulemanın ekserisine malumdur, yani ulemanın khavvası (alimlerin alimleri) içinde malumdur ama ulemanın ammesi içerisinde malum değildir. Ulemanın içerisinde de yine khavvası ve ammesi vardır.

Bir meselenin dinde malum olması ile ümmet içerisinde malum olması ayrı bir konudur. Dinde nashen sabit olan bir şey ile nashen sabit olmayan bir şey aynı değildir. Nashen sabit olan bir şey belki hafi olabilir. Bununla birlikte nashen sabit olmayan bir şey belki ümmet içinde o kadar yaygın olarak biliniyordur ki asıl itibariyle nashen sabit olmasa da ümmet içinde nas derecesinde malum olmuştur.

Bu meselelere tekfir meselesinde dikkat etmek lazım. Meseleye İbn Cerir rha.ın şu sözüyle başlamıştık: “Mükellef olmuş bluğ çağına girmiş kişi eğer onu yaratanı bilmezse kafirdir. Canı ve malı helaldır. Ancak antlaşma, zimmi* ve sulh vs. durumlarında canı ve malı helal değildir ama kafirdir.” Bunun aslen sebebi neydi? Allah azze ve cellenin vahdaniyetine delalet eden delillerin hepsi birdir. Aklen idrak edilen delillerdir. Dolayısıyla bir kişide akıl sıfatı var ise bu delilleri idrak etme mecburiyetinde çünkü aklın melekesi budur bunun için yaratılmıştır. Allah’ın yarattığı her şey aynı şeye delalet ediyor, su tanesinden güneşe kadar her şey “benim yaratanım var. ben mahlukum ” diyor. İbn Cerir rha. demişti ki, bizim idrak edebildiğimiz iki kısımdır. Aklen idrak edebildiklerimiz ve haber ile idrak edebildiklerimiz. Dindeki tüm mevzular bu iki kaynağa dönüyor.

Aklen idrak edilebilene dedik ki bu tevhid alanı. Allah azze ve cellenin vahdaniyeti ve vücudu aklen idrak edilir. Bluğa girmiş mükellef olmuş herkesin üzerine bunu bilmek vacibdir. İdrak edebilir… idrak edebilirse güzeldir… şeklinde değil, idrak etme mecburiyetindedir. Şayet idrak etmezse kafirdir.

Buradan yola çıkarak bir kişi diyebilir ki o zaman İbn Cerir rha. bir kişi şirkul ekber işlediği zaman kafirdir çünkü bu vahdaniyete girer. Allah’ın vahdaniyetini akıl ile bilebiliyorsak bunun zıddını yani şirki de bilmemiz gerekir diyebilir. Vahdaniyeti aklen vacib ise O’na ortak koşmamak da aklen vacibdir. Bunu birisi derse şöyle düzeltmemiz lazım, İbn Cerir rha.’ın dediği o değildir. Onun dediği şundan ibarettir: “Kişi ne etmesi lazım? Aklen rabbinin var olduğunu… rabbinin… bir rabbin… yani onu bir yaratanı… bu alemlerin bir sahibini… yani o yaratanı, Haliki aklen bilmesi… bilme mecburiyetindedir… yani bir (1) onun varlığını bilme mecburiyetindedir, ikincisi de ne? (2) onun bir olduğunu… bir olduğunu bilme mecburiyetindedir.”(aynen aktardım o yüzden ifade düzgün gibi gözükmeyebilir)

“Bir kişi bunu bildi, evet bütün bu kainatın bir sahibi var, kainatın içerisindeki her şeyi yaratan O’dur. Beni de yaratan O’dur. Ve o birdir. Çünkü bir olmasa işler bu kadar düzgün yürümezdi. Bozulurdu.” İbn Cerir rha.’ın isbat ettiği budur. Kişi bunu kabul ettikten sonra, yani aklen ikrar ettiğimi bozacak bir söz veya fiil işlediğim zaman bu benim akli idrakimi bozar mı bozmaz mı? Mesele bu. İhtilaf edilen bu konu. Aklen rabbinin bir olduğunu idrak etme mecburiyeti ihtilaflı değil.

Muteahir ümmet 12. asırdan sonra bu ulema arasına da düşmüş bir ihtilaf. Ondan önceki dönemde … bir kişi şirkul ekberi kavli veya fiili veyahutta itikati işlerse araya mani girer mi girmez mi? Yoksa direk müşrik olur mu? Maniler onun için mazeret olarak işler mi işlemez mi hususu eskilerin işlediği bir konu değil. Allah azze ve celle var mıdır? Allah’ın bir olarak ikrarı/ispatı vacib midir? Bu konular eskilerde var ama şirkul ekber, yani bir kişi Müslüman olduktan sonra, kelime-i tevhide muhalif bir şey söylediği veya yaptığı zaman bu doğrudan la ilahe illAllah ‘ı bozar mı? Bazı maniler var mıdır? Bunlar eski ulema indinde gündeme gelmiş bir ihtilaf değil.

Bu konu hakkında konuşan ilk ibn Teymiyye rha. o da üzeri kapalı bir şekilde konuşuyor. Bu konuyu ilk açan yani açıklayarak konuşanlar Necd ulemasıdır. Bu konunun tasnif edilerek, tafsilatına girerek incelenmesi ise muasır ulema tarafından yapılmıştır.

Kimisi mazereti kabul eder, yani cehaleti, tevili, hatayı, taklidi vs., mazeret olarak kabul eder. Kimisi etmez. Kimisi daha ileri gider ve bu konuda mazereti kabul etmeyenleri haricilikle, tekfircilikle, aşırılıkla suçlar. Bir diğer cihet de kim bu bahiste manileri kabul eder, işletirse, murciedir der. Hatta daha ileri gidip bu bahis dinin aslındandır dolayısıyla kim bu bahiste bir muşriğin şirkini ikrar etmezse, muşriği Müslüman yapmış olur ve muşriği Müslüman yapmak küfürdür, dolayısıyla bunlar kafirdir diyenler var. Son zamanlarda bir de azir mevzusu çıktı. Artık bunu istilahlandırdılar, azirin hükmü misal. Azirden maksat şirkul ekberde kişiyi cehaletinden ötürü mazur görendir, azir kafirdir diyorlar. Hatta daha ileri gidip aziri tekfir etmeyenler de kafirdir diyenler var. İşte ihtilaf konumuz budur.

İmam Şafii rha.’ın şu ibaresinden yola çıkarak; bluğa girmiş, akıl sahibi olanın bu ilimde cehaleti mazeret değildir. İlmi de açıklıyor; cehaletin mazeret olmadığı ilim Allah’ın kitabında mevcut olan ilimlerdir. Veyahutta genel olarak tüm İslam ehlinde mevcuttur. Halk ve ulema arasında birbirine nakledilen şeylerdir. Bu konularda RasulAllah sallAllahu aleyhi ve sellemden rivayet edilmiştir, yani halk hadislerin senetini veya metnini bilmese de hadisin manasını bilir ve halk arasında bu konuşulur. Bu konularda halk kendi içinde ihtilafa düşmez, birbirini yalanlamaz veya birbirleriyle tartışmazlar. Sen yeni din mi getiriyorsun bu nedir hiç duymadık denilmez. Bu konuların vacibliği hususunda da şüphe yoktur aralarında ve haber cihetinde de bir hataya düşülmesi mümkün değildir ve bu konular tevile açık değildir çünkü nas vardır, sarihdir, katidir, ihtimalsizdir. Bu konularda tartışmak, red etmek caiz değildir çünkü bunlar umumen malumdur.

Peki Allah azze ve cellenin vahdaniyeti, Allah azze ve celleye ortak koşmamak bu ilme dahil midir? Evet. Bunu her Müslüman bilme mecburiyetindedir.

İmam Zerkeşi rha.’ın sözünden devam edelim. İlim ikiye ayrılır demişti, peki vasfettiği bu ilme Allah azze ve cellenin vahdaniyeti dahil miydi? Evet. Bunda amme ve hasa (halk ve ulema) birdir. Bu bilgiyi amme de hasa da bilir, Allah’a ortak koşulmaması gerektiğini. Allah’a şirk koştuğumda islamiyetten çıkar mıyım? evet çıkarım, bunu herkes bilir.

Hattabi rha.’ın sözünde; zekattan bahsettiğinde, Ebu Bekir döneminde zekattan imtina edenlerin tevilleri ve cehaletlerinden ötürü bunları tekfir etmeyiz demişti. İhtilafi bir meseleydi. İmam Hattabi rha.’ın görüşü bu şekildeydi. Bu güne gelince, zekat ilmi artık o kadar yayılmıştır ki amme ve hasa bunda birdir. Vacip olduğunu bilir. Alim de cahilde bu bilgide ortaktır. Bugün, geçmişte o tevili yapanlar mazur değillerdir. Zekat gibi, meşhur olmuş, munteşir olmuş, ümmetin icma ettiği meseleler aynıdır, yani kişinin cehaletini/tevili kabul etmeyiz. İslam’a yeni girmiş, Müslümanlardan uzak yaşayan/ulaşma imkanı olmayan kişiler hariç veya buraya şunları da katabiliriz, fetret döneminde yaşamış –yani ilim var ama hakiki anlamda ilimden istifade etme imkanı olmayan- kişiler. Bunlar cehaletinden ötürü tekfir edilmez. İmam Hattabi rha.’ın bu görüşüne de Allah’ın vahdaniyetini dahil edebilir miyiz? Evet ederiz.

Merdavi rha.’ın sözünde, demişti ki ilim 2 kısımdır; 1. kısım icma edilmiş ve zaruri olan, bunu inkar edenin tekfirinde şüphe yoktur. Zarureten malum olan bilgi neydi? Hasa ve ammenin müşterek olduğu (haberdar olma açısından)bilgilerdir. Bu konuları hem amme hem hasa birbirinden farksız olarak bilir. Allah’ın vahdaniyetini bu kısıma dahil edebiliriz. Bunda şek şüphe yoktur.

İbnul Hacer el Heytemi rha.’ın sözünden de aktarmıştık ki, zarureten malum olan bilgiler, katiyen meşhurdur. Hatta muayyen olarak bunun misallerini saymıştır. İtikati olarak zarureten bilinmesi gereken konularda Allah’ın vahdaniyeti ve uluhiyette bir olduğunu saymıştır. Sonra, ibadette de sadece O’nun ibadeti hak ettiğini malumun bid dini bid darura (zarureten bilinmesi gerekenler)dan sayıyor. Bu ulemanın mevcut olduğu topluluklara gizli kalmaz, düşünmeye, sormaya ihtiyaç duymadan bilinen meselelerdir.

İlaveten, Ebu Yusuf rha.’ın Ebu Hanife rha.’dan naklettiği söz, El Kesani rha. ve başkaları da bu sözü naklediyorlar, Ebu Hanife şöyle derdi; İnsanlar Rabbini bilmemelerinden mazur değildir. Yaratıcısını tanımamakta cehaletlerinden mazur sayılmazlar. Hiç kimseyi istisna etmez. Çünkü bütün mahlukat üzerine vacib olan Rablerini tanımalarıdır. Vahdaniyetini bilmeleri lazım. Semavati vel ard’dan gördüklerinden bunu anlamaları lazım. İbn Cerir rha.’ın dediği gibi yani. Bunun idraki aklen vacibtir. Farzlara gelince, farzlar hakkındaki haber ulaşmamış kişiler üzerine hüccet ikame edilmemiş sayılır.

Tarık Ebu Abdullah diyor ki; bu bahiste en eski (delil sayılabilecek) söz budur. Bundan daha eski bir söz ben bilmiyorum. Ama bizim aslen konumuz olan – kişi Rabbini bildikten sonra, vahdaniyetini aklettikten sonra, bu ikrarına muhalif bir şey söylediği veya yaptığı zaman, şirkul ekber türünden-, o zaman nedir? Bu söz onu konu etmiyor. Bunu neden söylüyorum? çünkü bu sözler bu hususta delil getiriliyor, ama bu söz mahalinde delil değildir. Mahali dışında delildir. Bizim yapmaya çalıştığımız nedir? Bu sözlerden cehalet mazeret midir değil midir tartışmasına varmaya çalışıyoruz. Bu sözler kendi zatında şirkul ekberde cehalet mazeret midir değil midir meselesinde sözler değil.

Peki bu söz Hanefi mezhebine nasıl geçmiş? (Allah’ın vahdaniyetinin idraki) Aklen vacibtir sözü. Maturidilerin burada etkisi vardır tabiî ki. Aliyyul Kari rha. fıkhul ekber şerhinde diyor ki, akıl ile imanın vacib oluşu İmam Ebu Hanife rha.‘dan rivayet edilmiştir. (44.dk da zikredilen) ayetleri baz alarak akli delil getiriyorlar. (44-45dk daki) hadis ile de destekliyorlar. (46 dk) Bir hadisi daha delil kabul edip küçük yaştaki çocuğun aklı eriyorsa bile Allah’ın varlığını aklen idrakı vacibtir diyorlar. Bunu Ebu Mansur el Maturidiye dayandırıyorlar. Sonra Eşarilerin görüşünü getiriyor, bunlar Rasulun gelişine, haberin ulaşmasına dayandırıyor.

O zaman burada iki görüş var, ilki Allah’ı birlemek aklen vacibtir, bu bizim de görüşümüzdür. Bu habere muhtaç değildir. Eşariler ise diyorlar ki haber gelmedikten sonra kişi mükellef değildir, mazurdur. Bu ihtilafın ortaya çıktığı yer neresi? Asıl itibariyle kişiye davet ulaşmamış ise, yüksek bir dağın ucunda yaşıyor ise durum budur. Bu kişiye Rasulun geldiği haberi ulaşmamış ise ve bu kişi Allah’a iman etmeden vefat etmişse bunun durumu nedir? İhtilaf burada ortaya çıkıyor. Bize göre burada adama azab edilir diyor Hanefiler. Eşarilere göre azab edilmez deniliyor.

Tarık Ebu Abdullah diyor ki bu durumdaki kişiye azab edilmesi yanlış görüştür. Zaten bu rivayetin Ebu Hanifeye isnat edilmesi de Allahualem sorunludur. (günümüze ulaşmamış bir kitaptan bahsediliyor) Bir insan ancak haberin ulaşması ile azabı hak eder diyor TEA ve 50dk da ayet zikrediyor. Dolayısıyla Hanefi mezhebindeki, Allah’ın vahdaniyetinin idrak edilmesi aklen vacibdir o yüzden bunu akıl etmeyene -Allah’a inanmayana- ahrette azab edilir görüşüne yanlış diyor. Ama ilk kısma katılıyor, yani Allah’ın vahdaniyetinin idrakinin aklen vacib olmasına. Tüm bu konuşulanlar en eski kaynaklardır ama bunlar şirkul ekberde cehaletin mazeret olup olmamasına delil değildir. Bunlar Allah’ı bilme ve ifrat etmenin vacib olduğunu söylüyorlar. Konu bu. Tüm bu nakillerden yola çıkarak diyebiliriz ki bir kişi aklen Allah subhanehu ve tealayı, -ismini değil, ismine aklen ulaşman mümkün değil ama- Rabbın varlığını ve onun bir olduğunu ve kişinin de ona ibadet etmesi gerektiğini, ona itaat etmesi gerektiğini akıl etmelidir. Dolayısıyla eğer bir kişi aklen rabbini ikrar etmiş olarak vefat ederse, kendisine bu konuda haber ulaşmamasına rağmen, ahirette müslümandır. Ama eğer bir kişi akıl sahibi olmasına rağmen Rabbini ikrar etmediyse bu kişi kafirdir.

*bu kısım aslında hiç mevzu edilmemişti. Yani bir kişi dünyaya bakıp bir yaratıcının bunu yarattığını anlayabilir ama o yaratıcıya kulluk edilmesi gerektiğini aklen çıkarabilir mi? aslında muamma ve aslında nakillerde de buna değinilmemişti.

Allah razı olsun... Akıl sahibi insan gerçekten ibadet edeceği bir ilah arıyor ya bu gerçek ilah olan Allah subhane ve teala oluyor yada sahte ilahlar ataput, inek veya düşünce oluyor. Ateistler bile aslında "yokluğa/inkara" inanıyorlar. Bizimde aklımız bir ilah aradı. Ben Müslüman değildim mesela ama huzursuzdum birşeyler arıyordum sosyalizm, demokrasizm ama bir arayıştaydım Allah'ta bize hidayet verdi, tevhid ile tanıştık elhamdulillah.
 
Pangea Çevrimdışı

Pangea

İyi Bilinen Üye
İslam-TR Üyesi
Allah razı olsun... Akıl sahibi insan gerçekten ibadet edeceği bir ilah arıyor ya bu gerçek ilah olan Allah subhane ve teala oluyor yada sahte ilahlar ataput, inek veya düşünce oluyor. Ateistler bile aslında "yokluğa/inkara" inanıyorlar. Bizimde aklımız bir ilah aradı. Ben Müslüman değildim mesela ama huzursuzdum birşeyler arıyordum sosyalizm, demokrasizm ama bir arayıştaydım Allah'ta bize hidayet verdi, tevhid ile tanıştık elhamdulillah.
Doğru, üstün bir yaratıcıya inanmak mantıklı ama ona ibadet edilmesi gerektiğine bence akılla ulaşmak pek mümkün değil. Zaten ibadet vahiy ile bildirilen şeylerle sınırlıdır. Yani kafaya göre ibadet edilmez, bu da habere dayalı bir bilgidir. Daha önce de hiç bu konuya değinmediği için hocanın aklı başka yere kaydı ve konuştu diye düşünüyorum.
 
Hutve Çevrimdışı

Hutve

Cihadın farz oldğu yerde gözyaşı dğl ter dkmk grkr
İslam-TR Üyesi
Doğru, üstün bir yaratıcıya inanmak mantıklı ama ona ibadet edilmesi gerektiğine bence akılla ulaşmak pek mümkün değil. Zaten ibadet vahiy ile bildirilen şeylerle sınırlıdır. Yani kafaya göre ibadet edilmez, bu da habere dayalı bir bilgidir. Daha önce de hiç bu konuya değinmediği için hocanın aklı başka yere kaydı ve konuştu diye düşünüyorum.

Evet, doğru söylüyorsunuz. Gece uykum olduğu için inanç yerine ibadet yazmışım.
 
Üst Ana Sayfa Alt