İlmi Konu Şeyh Makdisi : Tekfirin Şartları, Engelleri ve Sebebleri

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin

TEKFİRDE AŞIRILIKTAN SAKINDIRMA KONUSUNDA 30 RİSALE

TEKFİRİN ŞARTLARI, ENGELLERİ VE SEBEPLERİ

Allahu Teala bize ve sana rahmet etsin. Bilinmelidir ki, tekfirin şartları, engelleri ve sebepleri bulunmaktadır. Bunları öğrenip riayet etmek gerekir.
Bazıları bunları öğrenmede, anlamada ve gözönünde bulundurmada ihmalkarlık yapmış, mu’min, facir ve kafir ayırımı yapmadan kılıçlarını ve oklarını Muhammed (s.a.v.) ümmetine yöneltmiştir. Halbuki muhakkik alimlerce bilinen ve kararlaştırılan ölçüye göre tekfir ile ilgili Kur’an ve Sünnet’te bulunan tehditler ve alimlerin tekfir etme ve fasık saymakla ilgili söyledikleri, tekfir edilen yahut fasık sayılan kişiler hakkında ancak şartlar bulunduğu ve engeller ortadan kalktığı zaman sabit olur. Bu konuda usül ile furu’ arasında fark yoktur. (İbn-i Teymiye, Mecmuu’l-Fetava, 10/215)

Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der:
Kur’an, sünnet ve icmaya göre küfür olan söz için mutlak olarak küfür olduğu söylenir. Şer’i deliller buna delalet eder. Allah ve Rasulu’nden alınan hükümler, insanların zan ve heveslerine göre kullanacakları hükümler değildir. Ancak tekfirin şartları sabit oluncaya ve engelleri ortadan kalkıncaya kadar bu sözü söyleyen herkes için kafir olduğunun söylenmesi gerekmez.” ( İbn-i Teymiye, Mecmuu’l-Fetava, 35/101)

İbn-i Teymiye, tekfir ile ilgili şu iki önemli kuralı da belirtmektedir:

Birincisi: İlim, iman ve hidayet, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem getirdiği şeylerdendir ve bunların aksi kesinlikle küfürdür. Allahu Teala’nın sıfatlarını inkar etmek küfürdür, Allahu Teala’nın ahirette görüleceğini, Arşın üzerinde olduğunu, Kur’an’ın O’nun sözü olduğunu, Musa Aleyhisselam ile konuştuğunu, İbrahim’i Aleyhisselam dost edindiğini inkar etmek küfürdür.
İkincisi: Genel tehdit gibi genel tekfir de mutlak olmalıdır. Belirli bir kişiyi tekfir etmek veya cehennemlik olduğunu söylemek kesin delil gerektirir.
Çünkü hüküm, şartlarının bulunması ve engellerinin ortadan kalkmasına bağlıdır.”
(İbn-i Teymiye, Mecmuu’l-Fetava, 12/266)


Cehmiyye fırkası mensublarının, kafir olup olmadığı ve bu küfrün onları ebedi cehennemlik yapacak şekilde dinden çıkarıp çıkarmadığı konusunda, sonraki alimlerin ihtilafından da söz ederek şöyle der:

“Gerçek şu ki, imamların mutlak olarak söyledikleri sözler hakkında, öncekilerin mutlak olan şer’i nasslar hakkında düştükleri durumun aynısı olan bir duruma düştüler. Onları ne zaman görseler “Kim şunu söylerse kafirdir” sözünü duydular. Daha sonra, belirtilen o sözü söyleyen herkesin
kafir olduğuna inandılar. Halbuki tekfirin belirli bir kişiye indirgenmesi belli şartların yerine gelmesine ve yine belli engellerin de olmamasına bağlıdır.

Mutlak tekfir, şartları bulunmadıkça ve engelleri ortadan kalkmadıkça belirli kişiler için sabit olmaz. İmam Ahmed Rahimehullah ve bu genel hükümleri belirten tüm alimler, Cehmiyye fırkasından küfür sözlerini bizzat söyleyenler
dışında kimseyi tekfir etmediler.”
Daha sonra İmam Ahmed’in Rahimehullah, Kur’an’ın mahluk olduğunu söyletmek için insanları zorlayan Cehmiyye’ye karşı çıkmasını ve hem ona hem de başkalarına bu fırka tarafından işkence yapılmasını, İmam Ahmed’in bu zorlamayı yapan halifeye dua etmesini, kendisini hapseden ve
kırbaçlayanları bağışlamasını belirterek şöyle der: “Bunlar İslam’dan dönenler olsaydı, onlar için istiğfar etmek caiz olmazdı. Çünkü kafirler için istiğfar etmek caiz değildir.” Sonra şöyle devam eder:

“Onun ve başka imamların bu sözleri, Kur’an’ın mahluk olduğunu, ahirette Allahu Teala’nın görülmeyeceğini söyleyen Cehmiyye’den belirli (muayyen) kişileri tekfir etmediklerini gösterir. İmam Ahmed’in bu konuda muayyen kişileri tekfir ettiğini belirten sözler de nakledilmiştir. Kendisinden, bir konuda farklı iki görüşün aktarılmış olması tartışma götürür. Yahut mesele tafsilalata inilerek ele alınır ve muayyen kişileri tekfir etmişse, bunun şartların bulunduğu ve engellerin de ortadan kalktığı için olduğu, muayyen olarak tekfir etmediklerinin ise, gerekli şartların bulunmaması ve engellerin kalkmaması sebebiyle tekfir edilmedikleri söylenir. Böyle bir durumda ise tekfir mutlak manadadır.” (İbn-i Teymiye, Mecmuu’l-Fetava, 12/261-262)

Şunun da belirtilmesi gerekir ki şari’, tekfir dahil olmak üzere, şeri hükümleri sebeplere bağlamıştır. Sebepler olduğu zaman hüküm de olur, olmadığı zaman hüküm de olmaz. Çünkü şeriatta hüküm, sebebi yani illeti ile beraber bulunur. Sebebin olmadığı yerde hüküm de olmaz. Bu önemli konuda bilinçli olarak hareket etmek için tekfirin sebepleri, şartları ve engelleri üzerinde genel olarak durmak istiyorum. Bu konudaki ayrıntılı bilgiler ise “Tekfirde Düşülen Hatalar” bölümünde gelecek Allah’ın izni ile.

1- TEKFİRİN ŞARTLARI

Tekfir, şartların oluşmasına bağlıdır. Şartların varlığı, hükmün de varlığını gerektirmez. Ancak şartların olmaması hükmün de olmamasını gerektirir.
Misal olarak kişinin yapmış olduğu iş veya söylediği sözü kendi iradesi ile seçmiş olması tekfirin şartlarından biridir. Bu ise ikrah engelinin zıttıdır. Kişinin serbest iradesi söz konusu değil ise, tekfir hükmünün o kişiye indirgenmesi geçerli olmaz. Bununla birlikte serbest iradenin varlığı, kişinin kafir olması veya küfrü seçmesini de gerektirmez.

Tekfirin şartları üç kısma ayrılır:

Birinci Kısım: Tekfir edilen yani fail ile ilgili şartlar. Bunlar failin akıllı ve ergin olması, fiilini kasıtlı ve bilerek işlemesi ve kendi serbest iradesi ile bunu seçmiş olmasıdır. Bu kısım, buradaki şartların zıttı olan engeller ile berebar ileride belirtilecektir. Çünkü engeller, şartların zıttı olan şeylerdir.

İkinci Kısım: Tekfir hükmünün sebebi ve illeti olan fiil ile ilgili şartlardır.
Bu fiilin hiç şubesiz küfre düşürücü olması gerekir. Bu ise mükellefin fiilinin delalet ettiği şeyin açık olması ve şer’i delilin o amelin küfür olduğuna delalet edişinin net olması ile sağlanır. İleride bu kısım üzerinde durulacaktır Allah’ın izni ile.

Üçüncü Kısım: Mükellefin fiilinin ispatlanmasında aranan şartlardır.
Bunun zan ile, tahmin ile, şüphe ve ihtimal ile değil, şer’i sahih ve sarih bir yol ile sabit olması gerekir. Bu ise kişinin işlediği fiili kabul etmesi ile veya adalet sahibi iki kişinin şahitliği ile olur.

2- TEKFİRİN ENGELLERİ

Engel; mevcut olması halinde hüküm vermenin mümkün olmadığı durumlardır. Engellerin yokluğu, hükmün varlığı veya yokluğunu gerektirmez.

İkrah (zorlama), tekfirin engellerinden biridir. Kişi küfre zorlanmışsa, onun tekfir edilmemesi veya tekfir hükmünün geçersiz olması gerekir. İkrahın bulunmaması, küfrün bulunmasını veya bulunmamasını gerektirmez.
Engeller, şartların zıttıdır. Sadece engellerin veya şartların belirtilmesi de, bu meselenin açıklanması için yeterlidir. Çünkü yokluğu şart olan bir şeyin varlığı, engel kabul edilir. Şartın bulunmaması, hükmün engellerinden biridir. Engelin bulunmaması ise, tekfirin şartlarından biridir. Usülcülerin cumhuruna göre durum budur. (Bazıları bu konuda muhalafelet etmişlerdir. El-Karafi bu muhaliflerden biridir. İbnu’l- Kayyim Rahimehullah ona cevap vermiştir. Bedaiu’l-Fevaid, 4/12)
Engeller de şartlar gibi üç kısma ayrılır:


Birinci Kısım
FÂİL İLE İLGİLİ ENGELLER

Bunlar failde bulunup, sözleri ve fiillerinden dolayı onu sorumluluktan kurtaran şeylerdir ve ehliyetin engelleri olarak bilinir.

İki kısma ayrılır:

A- Bazıları Semâvidir : Çünkü kişide bulunmasında kulun bir rolü yoktur. Yaş küçüklüğü, delilik, bunama, unutkanlık bu engellerdendir. Bu engeller, sahibinin mükellef olmasını ortadan kaldırdığı için günah ve sorumluluğunu da yok eder. Sadece telef ettiği şeylerin değeri ve diyetler ondan tahsil edilir. Çünkü bunlar zorunlu olarak bilinen şeylerdir. Bu engellerden yaş küçüklüğü engeline baliğ olma şartı, delilik ve bunama engeline akıllı olma şartı, unutma engeline ise kasıt şartı tekabul eder.

B- Sonradan Kazanılan Engeller : Bunlar kulun bir nevi kendi iradesiyle kazandığı engellerdir.
Bu engeller ise şunlardır:

A- HATA

Kasıt olmaksızın yanlışlıkla küfür sözünün söylenmesi veya küfür olan bir işin yapılmasıdır. Kişi bu söylediği ve işlediği ile küfür olan bir şeyi söylemeyi veya bir işi yapmayı kastetmiş değildir. Bu engel, ona tekabül eden kasıt şartını iptal eder. Bunun delili de şu ayettir:
Yanılarak yaptıklarınızda size vebal yok; fakat kalblerinizin bile bile yöneldiğinde günah vardır.” (Ahzab/5)


Çorak bir arazide binitini yitiren adamın hadisi de buna delildir. Adam binitini bulunca aşırı sevinçten dolayı, yanlışlıkla “Allah’ım, sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim” demişti.
(Muslim rivayet etmiştir. Bazı alimler aşırı sevinçten dolayı hata etme engeline aşırı kızgınlıktan dolayı hata etme engelini de eklemişlerdir. Çünkü o durumda da kişi söylediğinin farkında olmayabilir. İlamu’l-Muvakkıin, 4/50.
İbnu’l-Kayyim Rahimehullah, şiddetli öfke anında kişinin küfür sözü söylemesi halinde, kafir olmayacağını söyler. Oysa bu tartışmalıdır. Ne olursa olsun, kızgınlık ve normal zamanda küfre götüren şeyler söylemeyi alışkanlık edinen ile, temelde salah ve takva üzere bulunan kişilerin durumunu birbirinde ayırmak gerekir.)


İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der:
“Delil mevcut olup, yol apaçık oluncaya kadar yanlışlık yapan bir Müslümanı kimsenin tekfir etmeye hakkı yoktur. Müslümanlığı kesin olan bir kimsenin İslam’ı şubhe ile yok olmaz. Çünkü delil kesin olup şubhe ortadan kalkmadıkça Müslüman kişinin Müslümanlığı son bulmaz.” (İbn-i Teymiye, Mecmuu’l-Fetava, 12/250)


İbnu’l-Kayyim Rahimehullah, bu engelden söz ederek kastın olmamasının, tekfirin engellerinden olduğunu söylemiş ve Hamza’nın Radıyallahu Anhu Rasulullah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) söylediği “Siz ancak babamın bir kulusunuz (Buhari, Kitabu’l-Meğazi) sözünü delil göstererek şöyle demiştir:

“Sarhoştu. Bu nedenle Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisini tekfir etmedi. Yine Kafirun Suresi’ndeki ayeti “Ey kafirler! Taptığınıza tapıyorum, biz de sizin taptığınıza tapıyoruz” şeklinde okuyan sahabe de tekfir edilmemiştir. Bu ise içki yasağından önce idi.
(Sarhoş iken küfür sözü söyleyen kişi hakkında alimler ihtilaf etmişlerdir. Bazısı, kendinden geçmiş olan sarhoşun söylediği sözlerin küfür ve iman bakımından bir değerinin olmadığını söylemektedir. İbn-i Teymiye Rahimehullah sarhoşun tekfir edilmeyeceğini ve talak konusunda söyleyeceklerine de itibar edilmeyeceğini söylemektedir. Mecmuu’l-Fetava,10/39, İlamu’l- Muvakkıin, 5/49. Bu görüşte olanlar, yukarıda belirtilen Hamza Radıyallahu Anhu hadisini ve “..ne söylediğinizi bilinceye kadar..” (Nisa/43) ayetini delil olarak gösterdiler. Bu engeli geçerli sayanların tümü, içkinin yasaklandığı dönemden önceki delillere dayanmaktadırlar. Bu nedenle Kadı Iyad, eş-Şifa’da, (2/232) sarhoşun mazeretli olarak kabul edilmeyeceğini bildirmektedir. Ayrıca aynı bölümde, sarhoş iken Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem söven kişinin öldürüleceğini, eşinin boş olacağını ve kendisine kısas ve had cezalarının uygulanacağını söyleyen alimlerin görüşlerini de nakletmektedir. (2/231-232) Bu meselede İbn-i Kudame’nin, el-Muğni’de, “Sarhoş İken İrtidat Eden Kişi” bölümünde söylediklerine de bakılabilir.)


Kasıt olmadığı ve iradenin dışında gerçekleşmesi sebebi ile bu, o kişiyi küfre götürmedi.” (İlamu’l-Muvakkıin, 3/65-66)

Yine şöyle der: “Şari’, kişinin tekfirini direk olarak delalet eden bir delil olmadığı sürece sadece nefislerde olabilecek şeylere veya söylediği sözün anlamını kavramadan yahut bilmeden söylenen bazı lafızlara dayandırmadığı gibi, ummetin hata ile, unutarak, zorlama altında veya bilmeden söylediği şeyleri de bağışlamıştır. Yeter ki söylediği şeyin anlamını bilmeden yahut onu kastetmeden söylemiş olsun. Ancak kasıt ile beraber sözlü yahut fiili olarak bu kasta delalet eden bir delil olduğu zaman hüküm terettub eder.
Bu şer’i bir kuraldır ve Allahu Teala’nın adalet, hikmet ve rahmetinin gereklerindendir.” (İlamu’l-Muvakkin, 3/117)


Kastın bulunmaması engeline, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem, eşlerinden bazılarının söylediği sözleri bağışlamış olması da delil olarak gösterilebilir. Buhari Rahimehullah, Nikah bölümünde “Kadın Kendisini Bir Kimseye Bağışlayabilir Mi?” başlığı altında şu rivayeti nakletmektedir:

“Allahu Teala’nın “Onların (hanımlarının) dilediğini geri bırakır, dilediğini de yanına alırsın” (Ahzab 51) kavli nazil olunca, Aişe Radıyallahu Anha Ey Allah’ın Rasulu! Görüyorum ki Rabbin senin isteğini hemen yerine getiriyor” dedi.”


İbn-i Hacer Rahimehullah, Fethu’l-Bari’de şöyle der:
Bu söz “Allahu Teala, seni hemen razı eder” manasındadır.”
Kurtubi Rahimehullah şöyle der:

“Bu sözün zahiri, nazlanma ve kıskançlık ifade eder. Değilse, Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem heva izafe etmek değildir. Çünkü Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hevasından konuşmadığı gibi hevasına göre de amel etmez. Bunun yerine “Seni razı etmek için” deseydi daha uygun olurdu. Ancak kıskançlıktan dolayı bu tür sözler bağışlanır.”
“Hibe ve Hibenin Fazileti” bölümünde ise şunu rivayet eder: “Zeyneb binti Cahş (Radıyallahu Anha), Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) için şöyle demiştir:

Eşlerin, Ebu Bekir’in kızı hakkında Allah’tan korkmanı söylüyorlar.”


Bu, Zulhuvaysira’nın Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem “Adaletli ol” demesi gibi kötüleyeci söz türünden değildir. Belki bunun sebebi, Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem olan aşırı sevgi, bağlılık ve kadınların yapısında bulunan kıskançlıktır. Zeynep (Radıyallahu Anha), Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem insanların en adaletlisi olduğunu bildiği halde, adaletli olmasını istemiştir. Çünkü kıskançlığı ona galip gelmiştir. Bunu söylediği için de Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onu kınamamıştır.”

Kadı Iyad, el-İkmal’de Malik ve başkasından şöyle nakleder: “Kıskançlığın ifadesi olarak kadın, eşini ahlaksızlıkla suçladığı zaman, ona had cezası gerekmez.” Delil olarak da Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem “Kıskançlığı tutan kadın, vadinin aşağısını yukarısından ayıramaz” sözünü aktarmıştır. (Ebu Bekr İbn el-Arabi, “el-İcabe lima İstedrekethu Aişe ala’s-Sahabe”, 61)
Kasıt bulunmayan sözlere, başkasından aktarılan küfür sözü de dahildir.


Başkasının küfür sözünü okuyan kişi, asla tekfir edilmez, bilakis sevap kazanır. Şahidin, duyduğu küfür sözünü hakime veya başkasına nakletmesi de böyledir. İçindeki bozukluğu göstermek veya reddiye yazmak için, kafirlerin küfür sözlerini nakletmek de bu kabildendir. Bütün bunlar caiz veya vacip olup söyleyen kişi tekfir edilmez. Bu nedenle “Küfür sözü nakleden kafir olmaz” denir. Ancak küfür olan sözü yaymak ve onaylayıp propagandasını yapmak için nakledenler şüphesiz bunun dışındadır ve kafir olurlar.
Kadı Iyad, üzerinde yiyecek ve içeceğinin bulunduğu devesi elinden kaçan ve daha sonra devesini bulması üzerine aşırı sevincinden dolayı “Allah’ım, sen benim kulum, ben de senin rabbinim” diyen kişi ile ilgili olarak Muslim’de geçen hadis hakkında şöyle der:
“Kişi, dehşet ve sersemlik halinde söylediği bu tür sözlerden dolayı sorumlu tutulmaz. Alay etmek veya taklit etmek amacı ile yapılmadığı sürece, ilmi bir amaç ile bu tür sözleri nakletmekte de sorumluluk yoktur. Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu tür sözleri ümmetine aktarması bunun delilidir. Bu tür sözleri geçerli bir amaç içerisinde aktarmada herhangi bir nehiy olsaydı, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunları aktarmazdı. Allahu Teala en doğrusunu bilir.”( Fethu’l-Bari, Tevbe bölümü)


İbn-i Hazm Rahimehullah şöyle der:
“Kalbte kararlaştırmadan sadece dil ile ikrarın Allahu Teala’nın yanında bir hükmü yoktur. Çünkü her birimiz Kur’an’da küfür sözleri okuyor ve söylüyoruz. Kendisine akide olarak edinmediği sürece o sözleri okuduğu veya söylediği için kişi kafir olmaz. Murcie ve Cehmiyye mensupları bunu delil olarak gösterir ve ‘Küfrü ilan etmek küfür değildir’ derlerse, onlara şöyle cevap verilir: Bunun adını biz değil, Allahu Teala koydu. Allahu Teala, Kur’an’ı okumamızı emredince ve içinde kafirlerin sözlerini de nakledip kullarının kafir olmasından hoşnut olmadığını bildirince, bu sözleri okuyan kişi küfretmiş olmayıp Allahu Teala’nın rızasını ve ona imanı kazanmış olur. Allahu Teala, şahitliği doğru bir şekilde yapmamızı emrederek “Ancak bilerek Hak dine şahidlik edenler müstesna(Zuhruf/86) deyince, kafirin küfrünü bildiren kişi bundan dolayı kafir olmaz. Aksine Allahu Teala’ya imanı ve onun rızasını kazanır.” (El-Fasl, 3/249-250)

Bir insanın anlamını bilmediği bir sözü söylemesi de bu kabildendir. Ancak söylediği sözün anlamını bildiğine dair delil ortaya çıkarsa, hakkında ona göre hüküm verilir. el-İzz İbn-i Abdusselam, “Kavaidu’l-Ahkam fi Masalihi’l-En’am” isimli kitabının “Anlamını Bilmediği Bir Sözü Söyleyen Kişi Hakkında Onun Muktezasına Göre Hüküm Verilmez” başlıklı bölümünde şöyle der:
“Yabancı kişi küfür, talak, iman, köle azadı, alışveriş, sulh ve bera’ gibi sözleri söyleyip anlamını bilmiyorsa sorumlu olmaz. Çünkü kelimenin asıl manasını bilmemektedir ve dolayısıyla da kelimenin asıl manasını kastetmemektedir. Arap olan bir kişi, anlamını bilmeden bu manalara gelen bir sözü söylediğinde de sorumlu olmaz. Çünkü irade ancak bilinen veya zannedilen şeye yönelir. Arap olan kişi, anlamını bilerek bu kelimeleri söylemesi halinde ise, sözünün gereğinden sorumlu olur.”

(İzz İbn-i Abdisselam, Kavaidu’l-Ahkam fi Masalihi’l-En’am, 2/102)

İbnu’l-Kayyim Rahimehullah şöyle der:
“Anlamını bilmeden küfür sözü söyleyen kişi tekfir edilmez.”(İlamu’l-Muvakkıin, 3/75)


Yine talak ile ilgili sözlerin kullanımı ve geçerli olabilmeleri için kasıt ile söylenmiş olması gerektiğinden söz ederek şöyle der: “Bu sözleri söyleyen kişi onların ne anlama geldiğini bilmeden söylerse, bu sözler geçerli olmaz.


Bir lafzın anlamını bilerek ve onu kastederek söylemiş olması için iki iradenin bulunması gerekir:

Birincisi; kendi isteğiyle o sözü söylemiş olması.

İkincisi ise; sözün gereği ve asıl manasını kastetmiş olması.

Hatta, anlamı kastetmek, lafzı kastetmekten daha önemlidir. Çünkü lafız araçtır. İslam alimlerinden fetva imamlarının görüşü budur.
İmam Ahmed’in ashabı şöyle der: Manasını bilmeden adam eşine “boşsun” derse, bu söz geçerli olmaz. Çünkü kendisi boşamayı kastetmiş değildir. Tıpkı baskı altında bu sözü söyleyen gibidir. Dilcilerin bu sözden maksatlarının ne olduğunu bilmeden onu söylerse, boşama meydana gelmez. Yine anlamını bilmediği bir küfür sözünü söyleyen kişi tekfir edilmez.

Veki’in Musannef’inde şöyle bir olay anlatılır:
“Eşinden kendisine bir isim vermesini isteyen kadına eşi Tayyibe adını verir. Kadın bu ismi kabuletmez. Bunun üzerine eşi kadına, “Hangi ismi vermemi istersin?” der. Kadın “boşsun” manasına gelen “talak” kelimesini isim olarak kendisine vermesini ister ve bunun üzerine adam karısına hitaben bu kelimeyi kullanır. Kadın Ömer bin Hattab’a giderek eşinin kendisini boşadığını söyler. Daha sonra Ömer Radıyallahu Anhu bu kıssayı kadının eşinden dinler ve adama şöyle der:

Bu kadını götür ve dersini ver.” (El-Veki’, Musannef, 3/76, ayrıca 4/229)

UYARI

Bütün bu söylenenlerden anlaşılıyor ki kasıt engelinden maksat, çağımızın Murciesinden birçok kişinin tekfir için şart koştuğu ve her türlü tağut ve azgını tekfir etmemek için bahane olarak gösterdiği mana ile aynı değildir.
Onlara göre dinden çıkmaya ve küfre girmeye niyet edip, kasıtlı olarak küfür sözü söylemedikçe veya küfür olan bir işi işlemedikçe kişi kafir olmaz. Halbuki kasıt engelinden maksadımız, hata olarak yapılan işler veya söylenen sözlerdir.
Dinden çıkmayı yahut dinden çıkaran sözü söyleme veya fiili işlemeyi kastetmeyi Yahudi ve Hristiyanlardan bile işleyen çok nadirdir. “İsa veya Uzeyir Allah’ın oğludur” sözünden, kafir olmayı kastetmeyi isteyip istemedikleri sorulursa, bunu reddedecekler ve küfrü istemelerinin sözkonusu olmadığını söyleyeceklerdir.

Kendilerinin iyi iş yaptığını sanan kafirlerin çoğunun durumu bu şekildedir. Bugün kafir ve azgın tağutların çoğuna işledikleri veya söyledikleri küfür fiillerini belirttiğimizde bunu reddeder ve küfrü kabul etmeyi veya onu kastettiklerini, dinden çıkmayı amaçladıklarını inkar ederler. Aksine vurgulayarak kendilerinin Müslüman olduklarını söylerler; namaz kılıp, şehadet kelimesini söylediklerini de delil olarak gösterirler.
Kurayş kafirlerinin durumu da bu şekilde idi. Putlara tapmakla kafir olduklarını kesinlikle kabul etmediler. “Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” (Zumer 3)


Kafir olduklarını kabul etmeleri bir yana, Rasulullah’ı Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve ona iman edenleri küfür ile suçladılar. İstisnalar dışında kafirlerin çoğunun durumu bu şekildedir.

Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der:
“Kişi, genel olarak küfür olan bir şeyi işler veya söylerse, kafir olmayı kastetmese de, işlediği veya söylediği sebeb ile kafir olur.”(Es-Sarimu’l-Meslul, 177-178)


Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye Rahimehullah başka bir yerde ise şöyle der:
“Riddet, buna yol açan belli bir sebebten dolayı meydana gelebileceğigibi, dini değiştirme veya risaleti yalanlama kastıyla da meydana gelebilir.
Tıpkı iblisin küfrünün Rububiyyeti yalanlama kastı ile olması gibi. Gerçi böyle bir kastının olmaması ona fayda vermez. Kendisini küfre sokacak sözü söyleyen kişiye küfrü kastetmemesi fayda vermez.”(Es-Sarimu’l-Meslul, 370)

Allahu Teala, kafirlerin çoğununun iyi işler yaptıklarını zannettiklerini bildirmiştir. Hatta kendilerinin mü’minlerden daha doğru bir yolda olduklarını düşünürler. Bu nedenle Allahu Teala onlar için şöyle buyurmuştur:
De ki: Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar) İyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar eden, bu yüzden amelleri boşa giden kimselerdir ki, biz kıyamet gününde onlar için hiçbir ölçü tutmayız.” (Kehf 103 - 105)

Taberi Rahimehullah tefsirinde şöyle der:
Bu, Allahu Teala’nın birliğini bildikten sonra, onu inkar etmeyi kastetmedikçe kimsenin kafir olmayacağını iddia edenlerin yanıldığının en açık delillerindendir. Allahu eala’nın birliğini bildikten sonra onu inkar etmeyi kastetmedikçe kimsenin kafir olmayacağı sözü doğru olsaydı, Allahu Teala’nın haklarında “De ki: Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar) İyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. (Kehf 103 - 105) buyurduğu kişilerin bundan dolayı sevap kazanıp mukafat almaları gerekirdi. Halbuki iş söylediklerinin aksinedir. Çünkü Allahu Teala, onların kendisini inkar ettiklerini ve amellerinin boşa gittiğini bildirmiştir.” (Taberi, Tefsir, 44-45)


Yine Taberi Rahimehullah Haricilerden söz eden bazı hadisleri aktardıktan sonra Tehzibu’l-Asar’da şöyle der:
“Bu, Allahu Teala’nın vahdaniyyetini bilib bununla beraber küfre girmeyi kastetmedikçe hiç kimsenin tekfir edilmeyeceğini söyleyenlerin, bu görüşlerinin hatalı olduğuna dair en kuvvetli delildir. ” (Fethu’l-Bari, Haricilerle savaşmayı terk edenler bölümünden naklen)

İbn-i Hacer Rahimehullah şöyle der:
“Müslümanlardan, dinden çıkmayı ve İslam yerine başka bir dine girmeyi kastetmeksizin dinden çıkanlar vardır.”

Sonuç olarak, kastın bulunmasının tekfirde bir şart olarak koşulmasındaki hikmet; işlenilen fiil veya söylenen söz ile kafir olmayı kastetmek değil, küfre götüren fiili işlemeyi kastetmektir.

B- TE’VİL

Bundan maksat, içtihad sebebi ile şer’i bir delilin mevzusu dışında kullanılmasıdır. Bu ise nassın delaletini yanlış anlamak veya delil niteliğinde olmayan bir haberi delil olarak kabul etme sebebiyle olabilir. Bunun sonucu olarak kişi, küfür olmadığına inandığı bir işi işler ve böylece kasıt şartı ortadan kalkar. Bu şekilde te’vilde hata etmek, tekfirin engellerindendir. Böyle bir te’vil sahibine gereken hüccet ulaştırılmasına rağmen hatası üzerinde ısrar ederse, te’vil engeli artık o kişi için geçersiz hale gelir ve o kişi küfre girer.
Bunun delili ise, sahabenin Radıyallahu Anhum bu konudaki icmasıdır.
Kudame bin Maz’un, Allahu Teala’nın “İman eden ve salih ameller işleyenlere, hakkıyla sakınıp iman ettikleri ve salih ameller işledikleri, sonra yine hakkıyla sakınıp iman ettikleri, sonra da hakkıyla sakınıp yaptıklarını, ellerinden geldiğince güzel yaptıkları takdirde tattıklarından dolayı günah yoktur. Allah iyi ve güzel yapanları sever” (Maide 93) ayetini yanlış bir şekilde



anlayarak bir kaç kişi ile beraber içki içmiş ve bunun kendisine helal olduğunu söylemişti. Böylece dinde haram olan bir emri helal kabul etmişti.

Bu yaptığına Kudame’nin karısı da dahil Ebu Hurayra ve bazıları şahitlik edince, Ömer Radıyallahu Anhu onu vermiş olduğu görevden azletti ve yanına çağırdı.

Kendisine ceza vermek isteyince Kudame Radıyallahu Anhu yukarıdaki ayeti yaptığına delil olarak gösterdi. Bunun üzerine Ömer bin Hattab Radıyallahu Anhu ayeti hatalı olarak te’vil ettiğini ona izah etti ve içkiyi helal kabul etmesinden dolayı irtidat cezası değil sadece ona içki içmesinden dolayı had cezası uyguladı.

İbn-i Teymiye Rahimehullah, “es-Sarimu’l-Meslul” isimli eserinde şöyle der:

“Ömer bin Hattab ve şura meclisi üyeleri, arkadaşlarıyla beraber Kudame’nin tevbe etmesinin istenmesine, içki içmenin haram olduğunu kabul ederlerse, kendilerine sadece içki içme cezasının uygulanacağına, haram olduğunu kabul etmezlerse kafir olduklarına hükmedileceğine karar verdiler.”(Es-Sarimu’l-Meslul, 530 )

Daha sonra Ömer Radıyallahu Anhu Kudame’ye yanlışını gösterdi ve şöyle dedi:
Sen Allah’tan korksaydın, yasak olan şeyden kaçınırdın ve içki içmezdin.”
Bunun üzerine Kudame yanlışından döndü ve Ömer bin Hattab Radıyallahu Anhu onu tekfir etmedi. Sahabeden Radıyallahu Anhum kimse, bu konuda Ömer’e muhalefet etmedi.
İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der:
“İslam’a yeni giren veya İslam şeriatının kendisine ulaşmadığı uzak bir yerde yetişen ya da hataya düşerek, iman edip salih işler yapanların içkinin haramlığından mustesna olduğunu düşünenler gibi olup, kendisine hüccet ulaşmayan bir kişi için hüccet ikamesi ve tevbeye davet vardır. Bunlar yaptıklarından dolayı önce tevbeye davet edilir ve kendilerine hüccet ikamesi yapılır. Buna rağmen yaptıklarını terk etmeme konusunda ısrarcı davranırlarsa kafir olurlar. Ancak tevbeye davet edilmeden ve kendilerine hüccet ikamesi yapılmadan önce küfürlerine hükmedilmez.
Sahabenin, Kudame bin Maz’un ve arkadaşları hatalı te’vil yaptıklarında, direk onların küfürlerine hükmetmedikleri gibi.” (Mecmuu’l-Fetava, 7/609-610)
Yine şöyle der:
“Te’vil eden yahut cahil olanın hükmü, facir ve inatçının hükmü gibi değildir. Aksine Allahu Teala herbiri için bir ölçü koymuştur.” (Mecmuu’l-Fetava, 3/180)


Selefin mezhebi, kıble ehlinden olup muteber te’vil sebebi ile hataya düşenlerin tekfir edilmeyeceği yönündedir. Kıble ehli kapsamına girenler ise sünni Müslümanlar ve imanın aslını bozmamış olan ancak hevasına uyması sebebi ile fasık konumunda olan kişilerdir. Ancak Hariciler, Mutezile ve onların yolundan giden Zeydileri, “el-Milel ve’n-Nihal” isimli kitabında Şehristani’nin de belirttiği gibi, bazı kelamcılar ehl-i kıble kapsamına almazlar.


Kadı Iyad Rahimehullah, kitabının “Te’vil ehlinin tekfir edilmesi” bölümünde muhakkik alimlerden şunları nakleder:

“Te’vil ehlini tekfirden sakınmak gerekir. Çünkü muvahhid Müslümanların kanını heder etmenin mubah olduğunu söylemek tehlikelidir.”(Eş-Şifa, 2/277)

Allahu Teala’ya hakaret etmek ve sövmek amacı taşımadan, te’vil yolu ile O’nu tenzih ve benzeri bir amaçla sıfatını yok saymak suretiyle Allahu Teala’ya layık olmayan bir şeyi izafe eden kişiyi tekfir etmeyenler hakkında ileride durulacaktır.

İbnu’l-Vezir şöyle der:
“Allahu Teala’nın “Ancak kim, kafirliğe göğüs açarsa, onların üzerine Allah’tan bir gazap ve onlar için büyük bir azap vardır” (Nahl 106) ayeti, te’vilcilerin kafir olmadıklarını gösterir. Çünkü kesin veya zanni olarak ya da caiz görerek kalblerini küfre açmış değildirler.” (İbnu’l-Vezir, İsaru’l-Hakki ala’l-Halki, 437)


Ancak bazı zındık ve mulhidlerin safsata, sulandırma ve dinle oyun oynama şeklindeki açık küfür niteliğinde olan işlerine bazı cahillerin, te’vil adını vererek onları kurtarmak istemesi kesinlikle makbul değildir. Çünkü yaptıkları açık küfür olması nedeni ile te’vil olarak nitelenemez. Heva ehlinden birçoklarının oynadıkları lafız ve isimlere değil, anlam ve gerçeklere itibar edilir. Şeriata karşı çıkmak için sahiplerinin süslediği nice batıl şeyler vardır. Bu nedenle Kadı Iyad Rahimehullah “Açık bir lafız hakkında te’vil iddiasında bulunmak, kabul edilmez” demektedir.(Eş-Şifa, 2/217)

İbn-i Teymiye Rahimehullah bunu şöyle belirtir:
“Şeriatın delilleriyle oynadığı, zındıklığı ve küfür sebebi olan sözler söylediği te’vil ihtimali olmayacak şekilde açık olan kişilerin te’vil iddiaları kabul edilmez. Hiçbir te’vil ve içtihad, açık küfrü söylemeye cevaz vermez. Çünkü hiçbir kafir yoktur ki küfür sözünü yamalayacak bir delili veya gerekçesi bulunmuş olmasın.”(Es-Sarimu’l-Meslul, 527)



İbn-i Hazm Rahimehullah şöyle der:

“Kişi Müslüman olduğu halde, bir mesele kendisine sabit bir yol ile Rasulullah’tan Sallallahu Aleyhi ve Sellem ulaşmış ancak buna rağmen te’vili veya kendisine ulaşan başka bir nass sebebi ile Rasulullah’tan Sallallahu Aleyhi ve Sellem ulaşanın hilafına hareket etmiş olabilir. Böyle bir durumda kendisine açık bir hüccet ulaşıncaya kadar kişi mazur konumdadır ve hatta ecir de almış olabilir. Çünkü hakkı amaçlamış ancak buna isabet edememiştir. Böyle bir kişi kendisine hüccet ulaşmasına rağmen hatası üzere inat etmeye devam ederse, te’vili sebebi ile mazur olmaz.”(Ed-Derra fima Yecib İtikadihi, 414)


İbn-i Hazm Rahimehullah şöyle devam eder:

“Ancak Yahudi, Hristiyan, mecusi veya başka bir din mensubu olanın yada bir insanın ilah olduğunu veya Rasulullah’tan Sallallahu Aleyhi ve Sellem sonra bir insanın peygamber olduğunu söyleyen Batınilerden olan kişinin te’vili sebebi ile mazur olması mümkün değildir. Aksine bunlar kesin olarak kafirdirler.”(Ed-Derra fima Yecib İtikadihi, 441)


Te’vilinden dolayı mazur görülen Kudame’nin Radıyallahu Anhu aslı İslam ve doğruluk idi. Bedir Savaşı’na katılanlardan biriydi. İbn-i Ömer ve Hafsa’nın dayısı idi. Ömer bin Hattab’ın kız kardeşi Safiyye ile evliydi.

İbn-i Abdilber, Eyyub bin Ebi Temime kanalı ile şunu rivayet eder:

“Kudame bin Maz’un haricinde Bedir ehlinden olup içki içmesi nedeni ile kendisine had uygulanan yoktur.”(El-İstiab, 3/341)

Bu nedenle İbn-i Teymiye Rahimehullah, öldüğünde vücudunun yakılmasını çocuklarına vasiyet eden adamın kıssasını aktardıktan sonra şöyle der:


“İçtihad ehlinden olup te’vil eden ve bunu da Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem uyma gayreti ile yapan kişi evleviyatla bağışlanmaya layıktır.”(El-İstiab, 3/148)

Kadı Iyad, sövmek ve hakaret etmek maksadı olmadan, te’vil, içtihad ve hata yolu ile Allahu Teala’ya layık olmayan bir şeyi izafe eden kişinin, tekfir edilmeyeceği konusunda selef alimlerinin, bunun aksini savunanlara ihtilaf ettiklerini aktarmıştır. (Eş-Şifa, 2/272)


Doğru olan, alimlerin açıkladıkları gibi içerisinde bulunan bir kelimenin başka manalara da gelmesi sebebi ile te’vil götüren sözlerden dolayı kişileri tekfir etmemektir. Allahu Teala’nın elini kudret veya nimet olarak te’vil etmek bu kabildendir. Selefin metoduna aykırı olmasına rağmen bu te’vil, küfrü gerektirmez. Çünkü Arap dilinde el kelimesi kudret ve nimet anlamında da kullanılır. Bu nedenle şeri nassları, zahiri manasından sapmasına rağmen bu yolla te’vil edenler mazur sayılmıştır. Ancak mazur sayılacak bir gerekçesi olmayanlar böyle değildir. “Bilakis Allah’ın iki eli de açıktır, dilediği gibi verir”(Maide 64) ayetini Hasan ve Huseyin olarak veya yer ve gökler diye te’vil edenler bunlardandır. Bu te’vil kişiyi mazur yapmayan türdendir ve küfrü gerektirir. Çünkü Arap dilinde el kelimesinin böyle şeyler için kullanılması sözkonusu değildir. Ayrıca kelimenin sözlük anlamını özel şer’i bir anlama aktarmayı zorunlu kılacak herhangi başka şer’i bir nass da yoktur.

Bu tür te’viller dini alay ve eğlenceye çevirmek ve mülhidlik yapmaktır. Yoksa, sahibinin şu veya bu şekilde mazur sayılacağı bir şey değildir. Şer’i bir delile dayanmayan, Arap diline uymayan ve sadece heva vehevesten kaynaklanan te’vil, kesinlikle içtihad türünden kabul edilmez ve sahibinin mazur olmayacağı batıl bir te’vil olur. Çünkü böyle bir şey nasslarla oynamak ve dini tahrif etmektir.

İbnu’l-Vezir şöyle der:

“Dinden, herkes tarafından zorunlu olarak bilinen bir şeyi inkar eden ve te’vili mümkün olmayan bir yerde te’vil maskesini kullanan kişinin kafir olduğunda şüphe yoktur. Mülhidlerin, Allahu Teala’nın bütün güzel isimlerini, Kur’anı ve ahiret ile ilgili diriliş, cennet ve cehennem gibi konuları bu şekilde te’vil etmeleri bu türdendir.” (İbnu’l-Vezir, İsaru’l-Hakki ani’l-Halki, 415)

İbadetin bütün anlam ve şekilleriyle sadece Allahu Teala’ya olmasını içeren Tevhid’in aslı da kesin olarak bunlardandır. Allahu Teala’ya ortak koşmaya ve onunla beraber başka ilahlar edinmeye yolaçan bir şeyi te’vil adıyla da olsa yapmak kesinlikle en açık küfürdür ve bütün peygamberler bunu yok etmek amacıyla gönderilmişlerdir.
Alimler, şer’i bir delil olmadan lafzı açık olan bir kelimeyi anlamından başka bir yöne çekmenin, muteber bir te’vil olmadığını belirtmişlerdir. Çünkü sonraki alimler nasslara bu yolla musallat olmuş ve sözlerinin kabul edilmesi için yaptıkları tahrife te’vil adını vermişlerdir. (İbnu Ebi’l-Izz, Şerhu’l-Akideti’t-Tahaviyye, Mu’minlerin kıyamet günü Allahu Teala’yı görecekleri ilgili bölüm)


Allahu Teala, hakkı batılla karıştırmak ve onun gösterdiği yolu bulandırmak için batılı süsleyip pazarlayan kişileri kötüleyerek şöyle buyurur:
Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanları düşman kıldık. (Bunlar),aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak.”(Enam 112)


Sonuç olarak, muteber bir te’vil sahibi olan kişiye, gerekli huccet ikamesi yapıldıktan sonra bu engel ortadan kalkar.

C- CEHALET

Özür veya engel olarak kabul gören cehalet; mükellefin kendisi veya ilim kaynakları ile ilgili bazı sebeplerden dolayı giderme imkanı bulamadığı cehalettir. Ancak öğrenmeye ve cehaleti gidermeye imkan olduğu halde bunu yapmıyorsa mazur görülmez ve gerçekte bilmiyor olsa dahi hükmen biliyor sayılır (yani bilen bir kişinin hükmündedir).

Allahu Teala’nın dininden yüz çevirenlerin durumu budur.

Allahu Teala’nın Kitabı’na ulaştığı halde, Allahu Teala’nın kendisini yaratmasının belli başlı sebebini öğrenmek için Kur’an-ı Kerim’i anlamaya çalışmayan kişinin durumu budur. Allahu Teala bunlar için şöyle buyurur:

Böyle iken bunlara ne oluyor ki, adeta aslandan
ürküp kaçan yaban eşekleri gibi (hala) öğütten yüz çeviriyorlar?
”(Muddessir/ 49-51) ,
Kendisiyle sizi ve bundan sonra onu duyacak herkesi uyarmam için bu Kur’an bana vahyolundu.”(Enam 19)

Kendisine Kur’an ulaştığı halde Tevhid’den yüz çeviren, şirk ve Allahu Teala’ya eşler koşma bataklığına saplanan kişi, cehaletinden dolayı mazur değildir. Çünkü Kur’an’ı anlamaktan yüz çevirmesi sebebi ile bu cehalete batmıştır.
Bütün alimler, öğrenme imkanı bulduğu halde Kur’an’ı öğrenmeyenin özrünün kabul edilmeyeceğinde ittifak etmişlerdir. İhtilaf, sadece buna imkan bulamayan kişinin mazur olup olmayacağı konusundadır.


Çünkü Allahu Teala’nın dini yaşı küçük olanlara bile ulaşmış, Allahu Teala’nın Kitabı ve onu açıklayan Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem sünneti herkesin eline geçmiştir. Herkes bunları öğrenme imkanına sahip bulunmaktadır. Bu nedenle Kur’an’ı bilmemenin, öğrenmekten yüz çevirme dışında tutarlı bir gerekçesi yoktur. Özellikle, sadece müslümanlar arasında değil, Yahudi ve Hristiyanlar arasında bile bilinen ve yaygınlık kazanan Tevhid konusunda bu mazeret artık geçerli değildir.

Karrafi’nin aktardığı gibi alimler şer’i usül kurallarında “Mükellefin telafi etmesi mümkün olan her türlü cehalet, sahibi için hüccet olmaz” ilkesini belirtmişlerdir. (El-Karafi, el-Furuk, 4/264, 2/149-151)

İbnu’l-Lahham şöyle der:
“Hükmü bilmeyen kişi, onu öğrenmede kusur ve ihmal etmediği sürece mazur olarak kabul edilir. Ancak kusur ve ihmal bulunmaktaysa, asla mazur olmaz.”(İbnu’l-Lahham, el-Kavaid ve’l-Fevaidu’l-Usuliyye, 58)


Cehalet engelinin ayrıntıları çoktur. Çağımız alimleri bu konuda ifrat ve tefrit derecesine varan görüşler belirtmişlerdir.
Bazıları cehalet engelini tümden yok sayarak yanılmış ve Allah ile Rasulü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem tekfir etmediğini tekfir etmişlerdir.
Bazıları ise cehaletin tanımını olduğundan fazla geniş tutarak Allahu Teala’nın bu konudaki sınırlarını aşmışlardır. Hatta inatçı mürtedleri ve Allahu Teala’nın dininden yüz çeviren kafirleri bile mazur görmüşlerdir.


Halbuki mazur göstermeye çalıştıkları bu kişiler kendi arzu ve istekleriyle, dünya hayatına olan sevgi ve bağlılıkları sebebiyle Allahu Teala’nın dinini öğrenmeye yanaşmamışlardır. Bu insanların, dünya işlerinin en büyüğünden en küçüğüne kadar insanların alimleri olduğunu gördüğümüz halde, Allahu Teala’nın insanoğluna öğrenmelerini farz kıldığını öğrenmek için başlarını kaldırdıklarını bile göremiyoruz. Halbuki öğrenmenin imkanları yaygın, Kur’an ve Sünnet önlerinde mevcuttur. Bunlar, haklarında Allahu Teala’nın,

Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise, onlar tamamen gafildirler”(Rum 7) buyurduğu kimselerdendir.
Tekfirin engellerinden biri olarak cehaleti sebebi ile mazur kabul edilen kişi, Tevhid bilgisine sahip olmasına rağmen açıklanmasına ihtiyaç duyulan bir takım kapalı meseleleri kavrayamayan kişidir. Mesela Allahu Teala’nın isim ve sıfatları konusu bunlardandır. Tevhid ehlinden olup bu tür meseleleri bilmeyen kişinin mazur olduğuna ve kendisine hüccet ikame edilmeden önce tekfir edilmesinin caiz olmadığına dair şer’i deliller bulunmaktadır.


Hadiste geçtiği üzere, “Tevhid dışında hayır adına hiçbir amel işlemeyen ve öleceği zaman cesedinin yakılıp kül halinde savrulmasını vasiyet eden kişi çocuklarına şunu söylemişti: “Vallahi eğer Rabbim beni diriltmeye güç yetirirse, hiç kimseye azap etmediği şekilde bana azap eder.”

Bu kişi, Allahu Teala’nın sonsuz gücü ve bütün vücudu yanıp kül olsa bile onu yeniden diriltmeye kadir olduğu konusunda cahil konumundadır.

Buna rağmen Tevhid ehlinden olması ve Allahu Teala’dan korkması sebebiyle Allahu Teala onu bağışlamıştır.
(Bu mesele üzerinde üçüncü bölümünde duracağız. Metinde geçen “Tevhid dışında” kısmı, Allahu Teala’nın dininden olan ve zorunlu olarak bilinmesi gereken meseledir. İmam Ahmed, Musned’inde Ebu Hureyre’den Radıyallahu Anhu sahih bir sened ile ve İbn-i Mesud’dan mevkuf olarak rivayet etmiştir.)

Bu, Tevhid ehlinden olduğu sürece muteber cehaletin kişi için geçerli bir mazeret sayılacağının delilidir.

İbn-i Teymiye Rahimehullah, önemli bir bölümü Allahu Teala’nın isim ve sıfatları ile ilgili olan “el-Akidetu’l-Vasıtıyye” isimli eserinde kullandığı, “Bu, kurtuluşa eren fırkanın akidesidir” cümlesine karşı çıkan bazılarına cevap olarak şunu belirtmektedir:
“Bu akidenin herhangi bir kuralına muhalefet eden herkesin helak olması gerekmez. Çünkü muhalif olan kişi muçtehid olup hata edebilir. Allahu Teala onun hatasını bağışlar yahut bu konuda hüccet için yeterli olacak kadar bilgi sahibi olmayabilir.” (Mecmuu’l-Fetava, 3/116)


İslam’a yeni giren veya İslam’ın ayrıntılarını öğrenmesinin mümkün olmayacağı kadar insanlardan uzak yaşayan kişi şirk günahına bulaşmadığı sürece bilmediği konularda mazur sayılır. Daha önce, İbn-i Teymiye’nin Rahimehullah mutlak tekfir ile muayyen tekfiri birbirinden ayırdığını, muayyen tekfir için mutlaka şartların ve engellerin gözönünde bulundurulması gerektiğini belirttiğini aktarmıştık.

İbn-i Teymiye buna şöyle bir örnek verir:

“İslam’a yeni giren veya İslam şeriatının kendisine ulaşmadığı uzak bir yerde yetişen ya da hataya düşerek, iman edip salih işler yapanların içkinin haramlılığından müstesna olduğunu düşünenler gibi olup, kendisine hüccet ulaşmayan bir kişi için hüccet ikamesi ve tevbeye davet vardır. Nitekim seleften bazıları, Peygamberin sözü olduğu sabit oluncaya kadar bazı şeyleri inkar ediyordu. Ahirette Allahu Teala’nın görülmesi konusu ve yine Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem sorup öğreninceye kadar bazı şeylerde şüphe etmeleri bu türdendir. Durumu böyle olan kişiler, kendilerine hüccet ikame edilmeden önce tekfir edilmezler.

Çünkü Allahu Teala şöyle buyurur:
Müjdeleyicive sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki insanların, peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir.”(Nisa 165)
Zaten Allahu Teala bu ümmetin hata ve unutarak yaptığı işleri bağışlamıştır.”(Mecmuu’l-Fetava, 35/101)

İbn-i Hazm Rahimehullah şöyle der:
“Bir kişi Müslüman olup henüz İslam’ın hükümlerini bilmediğinden ve Allahu Teala’nın hükmü kendisine ulaşmadığından dolayı, içkinin helal olduğuna veya kişiye namaz kılmasının farz olmadığına inansa kafir olmaz. Ancak hüccet ortaya çıktığı halde bu durumunu devam ettirirse, ümmetin icması ile kafir olur.”(El-Muhalla, 13/151)


İbn-i Hazm başka bir yerde ise şöyle der:
“Dinin vacipleri konusunda bilgi sahibi olamayanlar mazur sayılırlar ve kınanmazlar. Nitekim Medine’de Rasulullah’a (s.a.v.) inen Kur’an ve belirlenen hükümler Habeşistan’da bulunduğu için Cafer bin Ebi Talib’e ulaşmıyordu. Çünkü her iki yer arasında ulaşım yoktu. Onlar altı yıl bu şekilde kaldılar. Haramı işleyip farz olanı terketmeleri onlara dinde bir zarar vermedi.”(El-Fasl, 4/105)


İbn-i Kudame Rahimehullah el-Muğni” isimli eserinin “Kitabu’l- Murted” bölümünde şöyle der:

“Namazın farz olduğunu bilmeyenlerden değilse, farziyetini inkar ederek namaz kılmayı terkeden kişinin kafir olduğunda ihtilaf yoktur. Ancak İslam’a yeni girdiği veya İslam yurdu dışında yetiştiği yada ilim ve alimlerden uzak bir çölde yaşadığı için namazın farz olduğunu bilmiyorsa küfrüne hükmedilmez. Bunun farz olduğu kendisine anlatılır ve deliller gösterildikten sonra inkar ederse kafir olur. İslam’ın bütün prensipleri için de hüküm bu şekildedir.”
Alimler, Tirmizi’nin Ebu Vakıd el-Leysi’den rivayet ettiği şu hadisi de buna delil olarak gösterirler:
“Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile birlikte Huneyn Savaşı’na çıktığımızda biz henüz yeni İslam’a girmiştik. Muşriklerin, çevresinde toplanıp silahlarını astıkları bir sidr ağacı vardı. Buna “Zâtu Envat” diyorlardı. Bir sidr ağacının yanından geçtiğimiz sırada biz dedik ki;


Ya Rasulallah Sallallahu Aleyhi ve Sellem! Muşriklerin Zatu Envat’ı olduğu gibi bizim için de bir Zatu Envat belirle.”

Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi:

Allahu Ekber! İşte bunlar Allah’ın Sünnetleri’dir.
Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, İsrailoğulları’nın Musa’ya söylediği şey gibi bir şey söylediniz. Onlar şöyle demişlerdi: “Onların ilahları
gibi bizim için de bir ilah yap.” Musa da; “Siz cahil bir topluluksunuz” demişti. Siz de sizden öncekilerin yolunu takip ediyorsunuz
.”

Alimlerden bu rivayeti sahih olarak alanlar bunu, cehaleti sebebi ile şirk olan bir işi yapmak isteyip, bundan alıkonduğunda vazgeçen kişinin tekfir edilmeyeceğine dair delil olarak göstermişlerdir. (Teysiru’l-Azizi’l-Hamid Şerhu Kitabi’t-Tevhid, 185)

Bu rivayette, çağın Murciesinin yapmış olduğu gibi en büyük şirki işlemeleri sebebi ile muşrik olan tağutlar ve yardımcıları için delil olacak bir durum yoktur. Çünkü Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sahabenin Radıyallahu Anhum böyle bir şeyi istemelerine kızmış ve buna karşı çıkmış, ancak mazur görerek tekfir etmemiştir. Bununla birlikte aynı dönemdeki müşriklerin şirk amellerini işlemelerini mazur görmemiştir.
Sahabe Radıyallahu Anhum, bilmemeleri sebebi ile böyle bir şeyi Rasulullah’tan Sallallahu Aleyhi ve Sellem istemişti. İslam’a yeni girmeleri sebebi ile Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem Allahu Teala’ya ibadet edecekleri bir ağaç belirleme yetkisine sahip olduğunu zannettiler. Şirk olan herhangi bir iş yapmamışlar ve şirke götüren bir yola girmemişlerdi. Bu nedenle delilin durduğu yerde durmak ve gittiği yere kadar gitmek gerekir.
Açıkça şirki veya küfrü işlemedikçe, yaptığının şirk veya küfür olduğunu bilmeyen kişiyi mazur saymak gerekir.


Özellikle Allahu Teala’nın ümmete nimet olarak indirdiği ve bugün de Müslümanlar için koruduğu, insanları kendisiyle uyardığı Kur’an-ı Kerim her yerde mevcut iken, dinde zorunlu olarak bilinen, hatta Yahudi ve Hristiyanların bile Muhammed’in Sallallahu Aleyhi ve Sellem ortadan kaldırması

için gönderildiğini bildikleri, açık şirk ve küfür olan meseleleri bilmemek mazeret değildir. Kendisine uyarı ulaştığı halde şirk ve küfür olan bir sözü söyleyen veya bir işi işleyen kişi cehaleti sebebi ile kafir olmaktan ve ahirette cehennem azabını görmekten kurtulmaz. Çünkü böyle kişilerin cehaleti, öğrenmeye imkan bulamamalarından değil bilakis öğrenmekten yüz çevirmeleri sebebiyledir.

Kendisine babasının durumunu soran bir adama Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem Senin baban da benim babam da ateştedir” şeklinde verdiği cevap buna açık olarak delalet etmektedir.

(Muslim, Enes’ten merfu olarak rivayet etmiştir. İmam Ahmed’in rivayet ettiği “Benim annem ve senin annen de ateştedir” hadisi de bu kabildendir. Muslim’de şöyle bir rivayet de bulunmaktadır: “Anneme istiğfar etmek için Rabbimden izin istedim, ancak bana izin verilmedi.”)

Halbuki hem soruyu soranın ve hem de Allah Rasulü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem babası, Allahu Teala’nın haklarında “O Kitap sana, ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir”(Yasin 6) ve
Bilakis O, senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı (peygamber) gelmemiş bir kavmi uyarman için Rabbinden gönderilen haktır. Umulur ki doğru yolu bulurlar”(Secde 3) buyurduğu kimselerdendir.

Bunlar, kendilerine bir uyarıcı gelmediği halde şirk günahından dolayı mazur sayılmamışlardır. Çünkü apaçık olan şirkten sakındırma konusunda Allahu Teala açık delillerini bildirmiş, bütün peygamberleri ondan sakındırmak
ve uyarmak ve yine bütün kitapları da onu yok etmek için göndermiştir.
En son kitap olan ve korumasını bizzat Allahu Teala’nın kendisinin tekeffül ettiği Kur’an’ı da, yine bunun için indirmiştir.
Bu Kitap’ın indirilmesinden sonra dünyaya gelenlerin şirk günahı konusunda mazur görülmemeleri evleviyatla söz konusudur. Sahibinin asla mazur görülmeyeceği Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem sövme günahını işleyenlerden söz ederken Kadı Iyad şöyle der:
“Beyinsizce çirkin sözler söyler veya söverse durumu malumdur. Cehaleti, öfke, sarhoşluk veya sözüne dikkat etmeyip konuşmasında taşkınlık, kızgınlık ve hırçınlık göstermesi sebebi ile Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve
Sellem sövmeyi veya kötülemeyi kastetmediği delil ile ortaya çıkarsa, tereddüt etmeden öldürme hükmü geçerlidir. Çünkü cehalet ile hiçbir kimse küfürde mazur sayılmaz.”(Eş-Şifa, 2/231)


Kadı Iyad bu sözü ile Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem sövmek gibi açık olan küfürde cehalet ile kimsenin mazur olmayacağını belirtmektedir. Bununla birlikte yukarıda aktardığımız gibi Kadı Iyad’ın kendisi, Tevhid ehlinden namaz kılan kişinin te’vil yolu ile yaptıklarından dolayı tekfir edilmesinden kaçınmak gerektiğini belirtmektedir.

D- İKRAH

Mükellef kişinin yaptığı veya söylediği şeyde serbest iradesinin olması şartının zıttıdır.
Allahu Teala’nın “Kalbi iman ile mutmain olduğu halde (dinden dönmeye) zorlanan hariç”(Nahl 106) ayeti bunun delilidir.
Alimler, ikrah engelinin muteber olarak gerçekleşmiş sayılabilmesi için şu şartları koşmuşlardır: (Fethu’l-Bari, Kitabu’l-İkrah)


Birincisi: Kişiyi zorlama altında tutan kişinin yapmak istediğine güç yetirebilir olması, zorlanan kişinin ise bundan kurtulma imkanının bulunmaması.

İkincisi: Zorlanan kişinin istenen şeyi yapmadığı taktirde tehdit edildiği şeyin başına geleceğine kanaat getirmesi.

Üçüncüsü: Belayı defedecek miktar dışında zorlandığı şeyi yapmaya veya söylemeye devam etmemesi.

Dördüncüsü: Küfür olan sözü söylemediği taktirde kişinin tehdit edilen cezaya katlanma gücünün olmaması. Şiddetli işkence, organlarının kesilmesi, ateşte yakılma, öldürme gibi cezalar güç yetirilemeyen cezaların misalleridir. Bilindiği gibi, bu konuda kişinin mazur sayılacağı ile ilgili ayet Ammar bin Yasir hakkında inmiştir. O, anne ve babası öldürülüp kendisinin de Allahu Teala yolunda işkenceye maruz kalması neticesinde kendisinden istenilen sözü söylemiştir.

Beşincisi: Zorlama bittiği andan itibaren Müslümanlığını zahiren göstermesi gerekir. Müslümanlığını izhar ederse, İslam üzere olduğu kabul edilir. Ancak küfrü izhar ederse küfür fiilini işlediği ve küfür sözünü söylediği andan itibaren kafir olduğuna hükmedilir. (İbn-i Kudame, el-Muğni, Kitabu’l-Murted, “Küfre zorlanan kişi” bölümü.)

Alimler, kafirlerin yanında hapsedilip korku altında tutulan kişinin küfür sözü söylemesi sebebi ile tekfir edilmeyeceğini kararlaştırmışlardır .(İbn-i Kudame, el-Muğni, Kitabu’l-Murted, “Küfre zorlanan kişi” bölümü.)

Çünkü korku altında esareti devam ettiği sürece kafirler istediklerini kendisine yapabilirler.

(Hamd bin Atik, Sebilu’n-Nevati ve’l-Fikak, 62.
Kalbinden onlara muhalif olduğu halde zahirde istediklerini kabul etmesi halinde iki durum sözkonusu olur: Birincisi; esir alınıp, dayak ve öldürme ile tehdit edilerek buna zorlanması sebebi ile böyle bir şeyi yapmış olma durumudur ki, bu halde, Ammar’ın yaptığı gibi, kalbinden muhalefet ettiği halde zahirde


onlara muvafakat etmesi caiz olur. Çünkü Allahu Teala “Kalbi iman ile mutmain olduğu halde (dinden dönmeye) zorlanan hariç” (Nahl/106) buyurmaktadır. İkinci durum hakkında söylediği ise ileride gelecektir.)

Ancak küfür sözünü güven içerisinde olduğu halde söylediği biliniyorsa, muürted olduğuna hükmedilir.(İbn-i Kudame, el-Muğni, Kitabu’l-Murted, “Küfre zorlanan kişi” bölümü.)

Şuna dikkat etmek gerekir:
Alimlerin sözünü ettikleri ikrah, zorlama halinde söylenen veya işlenen küfür sözden veya fiilden sonra İslam’ın izhar edilmesi şeklindeki ikrahtır. Ancak küfrü söyleyip veya işleyip daha sonra bu söz veya fiil üzerinde karar kılmak şeklindeki ikraha kimse itibar etmemiş ve caiz olduğunu söylememiştir. İkrah konusunu işlerken, her iki ikrah şeklini birbirinden ayırmışlardır.

Esrem, Ahmed bin Hanbel’e, “Esir düşmüş bir adamın küfretmesi teklif ediliyor ve bunun için zorlanıyor, bu adam irtidat edebilir mi?” diye sorulduğunu rivayet etmiştir.

İmam Ahmed Rahimehullah, böyle bir şeye şiddetle karşı çıkmış ve şöyle demiştir:
“Bana göre bu, sahabeden hakkında ayet inen kişilere benzemez. Onlar küfür olan sözü söyledikten sonra istediklerini yapmakta serbest bırakılırlardı. Bu adamlar ise, onun küfretmesi ve küfürde devam etmesini istemektedirler. (Sanki İmam Ahmed’in sözü burada bitmektedir. Sözün devamı ise İbn-i Kudame’ye ait gibi görünmektedir.)


Küfür sözü söylemesi için ikrah edilen ve sonra serbest bırakılan kişinin bu talebi yerine getirmesinde sakınca yoktur. Ancak esir düşüp kafirlerin arasında ikamete mecbur edilen kişinin, küfür üzere devam etmesi ve Allahu Teala’nın haram kıldığını helal görmesi, helal kıldığını ise haram görmesi kabul edilemez. Esir düşen kişi kadın ise, kafirler onunla evlenirler ve ondan çocuklar dünyaya gelir. Esir düşen kişi erkek ise yine kendilerinden bir kadın ile evlendirirler ve çocukları olur.
Görülüyor ki böylelerinin yaptığı, gerçek küfre girmek olup İslam’dan sıyrılmadır. Küfür sözü söylemeye zorlanan kişinin sabredip onu söylememesi kendisi için daha iyidir.”

(İbn-i Kudame, el-Muğni, Kitabu’l-Murted, “Küfre zorlanan kişi” bölümünden naklen.)


İkinci Kısım

FİİL İLE İLGİLİ ENGELLER

Bu ise iki kısımdan oluşur.

Birincisi: Söylenen sözün veya işlenen fiilin küfre delalet etmede sarih olmaması.

İkincisi: Söylenen bu sözün veya işlenen bu fiilin küfür olduğuna dair gösterilen delilin, bu fiil veya söz konusunda kesin delaletinin bulunmaması.

Allah’ın izni ile ileride bunun üzerinde durulacağız.


Üçüncü Kısım

İSBAT İLE İLGİLİ ENGELLER

Bunlar engeller konusunda yargı ile ilgili olan meselelerdir. Tekfirin muayyen olarak bir kişiye indirgenmesinin istenmesi halinde bu kısım üzerinde özellikle durulur ve emin olunur. Bu engel, küfür sözü söyleyen veya küfür fiili işleyen kişinin kendi itirafının bulunması ya da adalet sahibi iki şahidin tanıklığı gibi kesin bir delilin sabit olmaması durumudur.

Nitekim Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, “Medine’ye dönersek en aziz olan en zelil olanı oradan çıkaracaktır” sözünü söyleyen Abdullah bin Ubey hakkında, şahidlerin eksik olması nedeni ile herhangi bir işlem yapmamıştır. O’nun bu sözünü Rasulullah’a bildiren tek kişi Zeyd bin Erkam idi ve başka bir şahid bulunmamaktaydı. (Hadis, sahih kitaplarda geçmektedir.)

Bu konuda kafir, deli, çocuk yahut sanığın düşmanı olması veya adalet şartlarını taşımıyor olması gibi durumlardan biri ile, şahidin tanıklığının geçersiz olması ve bununla birlikte sanığın da, kendisine isnad edilen suçu kabul etmeyip, mü’min olduğunu söyleyerek suçlamaları reddetmesi durumu tekfire engel niteliğindedir.
Alimler, bu konuda şahidin tanıklığının kabul edilebilmesi için şahidin Müslüman, baliğ, akıllı ve adaletli olması şartlarını koşmuş (Örnek olarak el-Muğni’den, “Tanınmayan Kişi Hakkında Şahidlik Yapmak” bölümüne bakınız. Buradaki kişiden maksat, irtidat veya küfrü tartışılan kişidir. Fıkhın diğer bölümlerinde ise, ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır. Bilindiği gibi zina suçunun sabit olması için en az dört şahid gerekir. Borç ve ödenmesinde en az iki şahit gerekir. Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem, iki şahit bulunmadığı zaman hukuk ve mallarda bir tek şahid ile yetindiği de sabittir.
Yolculukta vasiyette bulunma konusunda ise, Maide Suresi’nde belirtildiği gibi, adaletli iki Müslüman bulunmadığında iki kafirin şahitliği de kabul edilebilir. Bu da Şeriatın gözettiği ihtiyaç konularından biridir. Yine başkasının bulunmadığı yerlerde kadınların birbiri aleyhine şahitlikleri de geçerlidir. Şahidliğin nisabı ve onunla ilgili bazı bilgiler konusunda bakınız: İlamu’l-Muvakkıin, 1/91)
ve bu şartlar ile ilgili gerekli delilleri belirtmişlerdir. Bu delillerden birisi “İçinizden adalet sahibi iki kişiyi şahid tutun”(Talak 2) ayetidir.


Yine Ahmed, Ebu Davud, Beyhaki ve başkaları Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dediğini rivayet ederler:

Hain erkek ve hain kadının, zani erkek ve zani kadının ve kardeşine kin taşıyan kimsenin şehadeti caiz değildir.” (Hafız Telhis’de, hadisin senedinin kuvvetli olduğunu söyler, 4/198)

Bu nedenle Şafii, Malik, Ahmed ve cumhurun görüşüne göre düşmanın düşman hakkındaki şahidliği caiz değildir. Ebu Hanife ise buna muhalefet etmiştir.

Şevkani Rahimehullah bunu şöyle belirtir:

“Doğru olan, düşman kişinin düşmanı hakkında şahidliğinin geçersiz olduğudur. Salt görüşler ile delillere karşı çıkılmaz. Düşman tarafların birbiri hakkındaki şahidliğinin geçerli olduğunu söyleyenlerin makbul bir delili bulunmamaktadır.”
(Şevkani, Neylu’l-Evtar, “Şahidliklerine binaen hüküm vermenin caiz olmadığı kişiler” bölümü.)

Alimler, itirafa ve iki şahide ek olarak, kişinin işlediğinin iki şahidin tanıklığından daha güçlü bir delil olacak şekilde toplumda meşhur olmasını da (İstifada) ispat konusunda geçerli saymışlardır. Ne var ki bunun gözetilmesi gereken ayrıntıları vardır. Çünkü alimler bunu bazı alanlarda kabul ederken, yine bazı alanlarda kabul etmemişlerdir.
(El-Muğni, “Şahidlikler” bölümü, İbn-i Teymiye, Fetava, 15/179, 35/ 241-242)


Şeyh Ebu Makdisi ; TEKFİRDE AŞIRILIKTAN SAKINDIRMA KONUSUNDA 30 RİSALE -Tekfirin Şartları, Engelleri ve Sebepleri..S....54 -75

 

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt