İlmi Konu Islamdan Çıkmak: Murted

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Yönetici
Admin
MURTED

Murted; geri dönmek, geriyi istemek, eski haline dönmek anlamındaki "irtidâd" masdarının fâil ismidir, yani irtidad eden kimse demektir.

Istılahta ise, müslüman olduktan sonra, İslâm'dan dönüp başka bir dine giren veya dinsizliği tercih eden kimseler için kullanılan bir akaid terimidir Dinden çıkma olayına "riddet", İslâm'dan çıkana da “murted” denir

Müslümanın dinden çıkıb irtidat etmesine sebep olan şeyler şunlardır:
1- Allah Teâlâ'ya ibâdette O'na şirk koşmak: "Kim Allah'a ortak koşarsa, şubhesiz Allah ona Cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer Cehennemdir Zâlimlerin hiç bir yardımcısı da yoktur " (Mâide, 72)

İbâdet türlerinden herhangi birini Allah'tan başkasına yönelterek işlemek, ölülerden yardım istemek, aracılık ve şefaat dileyerek ilk muşriklerin yaptığı gibi Allah'a şirk koşmak, (Mekke'li muşrikler ibâdet ettikleri ilâhlarının/putlarının, insanları yarattığına, rızıklandırdığına ve tasarruf yetkisine sahib olduğuna inanmıyorlardı. Onlar, tapındıkları putlarının Allah indinde bir makama sahib olduklarına ve insanlarla Allah arasında aracı ve şefaatçilikte bulunduklarına inanıyorlardı):
"Bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir derler." (Yunus, 18)
"Şubhesiz, mescidler Allah'a mahsustur. O halde orada Allah ile beraber bir başkasını anmayın " (Cinn, 18)
"Doğru duâ ancak Allah'a yapılandır Allah'tan başkasından yardım istenmez. Zira Allah'tan başka diğer varlıklar duâ edenlerin ve yardım isteyenlerin hiçbir isteğine cevab veremezler. Allah'tan başkasından yardım isteyenlerin durumu ellerini tamamen açarak suya uzatan kimseye benzer Ağzına su götürmek ister fakat götüremez. Şu halde kâfirlerin duâsı sapıklıktan başka bir şey değildir " (Ra'd, 14)


Allah'tan başkasına duâ edib bir dilekte bulunanlar, kâfirler olarak adlandırılmaktadır Bu konu üzerinde ulemânın icmâ'ı olub, buna muhâlif görüş beyan eden hiç bir kimse yoktur

Allah'ın şeriatından başka kanunlarla veya Allah'ın nizamının dışındaki şirk düzenlerinin kaideleriyle hükmetmek de, Allah'a ibâdette ortaklar edinmektir:
"Hüküm ancak Allah'ındır. O ancak kendisine ibâdet etmenizi emretti" (Yusuf, 40)

"O hiç bir varlığı hükmüne ortak yapmaz" (Kehf, 26)

Allah'ın dışında; insan, melâike, cin, taştan heykel vb adına kurban kesmek veya adak adamak; ayrıca, Allah'a tevekkül eder ve O'na sığınır gibi, bir başka varlığa sığınmak ve ondan medet ummak da irtidadı gerektirecek fiillerdendir

2- Kâfirleri tekfir etmemek, kâfirler hakkında şubheye düşmek ve uydukları İslâm dışı ideolojilerinin doğru olduğuna inanmak; anıt, mezar ve ölülere tapınmak; Yahudilik, Hristiyanlık, Komünizm, Kapitalizm, Demokrasi, Sosyal Demokrasi vb şirk düzenlerini doğrulamak
Allah Teâlâ, bunların hepsinin küfür olduğuna hükmetmiştir Bu, Kitab, Sünnet ve icmâ ile sabittir Buna göre bunların küfür olduğunu kabul etmeyen, Kur'an'ı, Sünnet'i ve icmâ'ı yalanlamıştır Müslüman olduktan sonra, bu şekilde düşünmeye başlayan kimse irtidat etmiştir.


3- Muhammed (s.a.v.)'in getirdiklerinden bir şeye kızmak ve uygunsuz görmek. Onlarla amel ediyor olsa bile durum değişmez. Allah Teâlâ bunu şöyle ifade etmektedir:
"Bunun sebebi, onların, Allah'ın indirdiklerini beğenmeyib çirkin bulmalarıdır. Dolayısıyla da Allah, onların amellerini heder etmiştir " (Muhammed, 9)

4- Rasulullah (s.a.v.)'in dininin sevab veya günahlarından herhangi birini alaya almak, eğlence konusu yapmak:
" Onlara de ki: Allah ile, âyetleri ve peygamberleriyle mi alay ediyordunuz? Özür beyan etmeyin Çünkü iman ettikten sonra, inkâr ettiniz " (Tevbe, 65-66)

5- Kâfirleri alkışlamak ve mu'minlere karşı onlara yardım etmek:
"Sizden kim onları dost edinirse, şubhesiz onlardan olur. Muhakkak ki Allah zâlim kavmi hidayete erdirmez " (Mâide, 51)

6- Allah'ın dininden tamamıyla veya o olmadan dinin sahih olması mümkün olmayan temel unsurlarının birinden yüz çevirmek:
"Fakat kâfirler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirirler " (Ahkaf, 3)

7- Bazı insanların, Muhammed (s.a.v.)'in şerîatini aşıp, ona bir şeyler ekleyebileceğine inanması:
"İslâm'dan başka bir din arayan kimseden Allah bunu asla kabul etmez. O kimse ahiratte de husrana uğrayanlardan olacaktır. " (3/Âl-i İmrân, 85)

8- Üzerine icmâ vâki olmuş İslâm'ın farzlarından birisi üzerinde tartışmaya girmek veya yine haramlığı icmayla sabit olan bir şeyi helâl saymak
İmam Suyûtî şart koşulan sahihlik şartlarını taşıyan hadisi inkâr edenin İslâm dairesinden çıkıb irtidat etmiş olduğunu ve kıyamet gününde Yahûdilerle, Hristiyanlarla veya küfür grublarından uymayı dilediği kimselerle haşrolacağını söylemektedir. (Miftâhu'l Cenne fi'l-İhticâcı bi's-Sûnne, sf: 5)

Bir kimse şehâdet getirib, namazını kılsa, orucunu tutsa ve kendisinin müslüman olduğunu iddia etse bile, bu sayılan şeylerden ve İslâm'a dair eserlerin murted bahislerinde etraflıca zikredilen hususlardan bir tanesini işlediği zaman irtidat etmiş sayılır.

Burada şöyle bir soru sorulabilir: Bir müslüman nasıl tekfir edilebilir? Zira Rasûlullah (s.a.v.);
"Bir adam kardeşine "ey kâfir" derse, bu söz ikisinden biri için mutlaka gerçekleşir" (Buhârî, Edeb, 73; Muslim, İman, 111)

"Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun Rasulü olduğuna şehâdet eden kimseye Allah ateşi haram kılmıştır" (Buhârî, İlim, 49) buyurmaktadır

Burada tekfir edilmesi câiz olmayan müslüman, muvahhid olup, İslâm'a aykırı olan şeylerden kaçınan kimsedir. O, tevhid üzere olan kişidir. İşte Allah Teâlâ bu gibi kimseler üzerine ateşi; kendisine şirk koşanlara ise Cennet'i haram kılmıştır Nitekim, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
"Allah'a inanıb O'na hiç bir şeyi ortak koşmayan Cennet'e girmiştir Allah'a inanıb da O'na şirk koşan ise Cehenneme girmiştir" (Muslim, İmân, 152)
Bunun içindir ki ashâb, Museylemetu'l-Kezzab ve Esvedu'l-Ansî'nin nubuvvetine iman edenleri ve ayrıca zekât vermek istemeyenleri tekfir ederek, onların murted olduklarına hükmetmiş ve onlarla savaşmışlardı

Akıl hastası ve çocuğun dinden dönmesi irtidat cezasını gerekli kılmaz:
"Üç kişiden hesab sorma kaldırılmıştır: Aklını kaybetmiş kimse akıllanana kadar; uyuyan uyanana kadar ve çocuk, bulûğa erene kadar. Bu üç zümreden kalem kaldırılmıştır ve yaptıklarından sorumlu tutulmazlar."
(Ebû Dâvud, Hudûd, 17; Tirmizi, Hudûd,1; Nesâi, Talak, 21; İbn Mâce, Talak, 15)

Bunun gibi, istemediği ve kastetmediği halde hataen küfrü getiren bir söz sarfeden kimse de murted sayılmaz:
"Allah, ummetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu kaldırdı" (İbn Mâce, Talâk, 16)

Kalbi imanla dolu olduğu halde, zorlama (ikrah) ile dinden döndüğünü söyleyen kimse için irtidat vâki olmaz:
"Kalbi imanla dolu olduğu halde, inkâra zorlananların dışında her kim imanından sonra Allah'ı inkâr edib de küfre göğüs açarsa, işte Allah'ın gazabı o gibilerin başınadır ve onlar için büyük bir azab vardır " (Nahl, 106)

İkrahın özür sayılmasının bir ölçüsü vardır. İçki içmek, ölü eti yemek, küfür ve malı telef etmek şeklindeki zorlama veya dövmek ve hapsetmekle tehdid edilmek, ikrah değildir ve haddi gerektirir. Sadece ölümle tehdit edilib de tehdit edenin bunu yapabilme gücüne sahib olması halinde ikrah özür sayılabilir Kişi sabreder, dininden dönmez ve öldürülürse bunun karşılığında büyük bir mukâfat alır. (el-ihtiyâr, II/106)

Zorlama olmadan (ikrah) küfrü gerektiren bir söz söyleyen veya bir iş yapan, bunu korkusundan yahut alay için yapmış olsa bile murted sayılır Çünkü mucerred korku özür değildir Sarhoşların irtidadı hakkında alimler arasında ihtilâf vardır

İslâm'ın ilk dönemlerinde on bir fırka dönden dönmüştür Bu vak'alardan üçü Peygamber'in hayatının sonlarına doğru meydana gelmiş, yedisi Ebû Bekir (r.anh) devrinde, biri de Ömer devrinde olmuştur Ama, bizim için önemli olan husus, bunları birer tarihî vak'a olarak anmak ve anlatmak değil, günümüz insanının bir irtidad keyfiyetiyle ilgisi ve bulaşıklığı olup olmadığının incelenmesidir Bilindiği veya bilinmesi gerektiği gibi irtidâd, bir veya birkaç olaya ve belli bir zamana münhasır değildir. Yani değişik karakterler arzetse de irtidâd etme halleri, hiçbir devirde ve toplumda tümüyle ortadan kalkmamıştır. Kur'an âyetlerinin hükmü de umûmidir.

İrtidâd olayının temel illeti, sadece inkâr değil; çoğu kere İslâm otoritesine karşı gelmektir. Meselâ, bugün de zekât, İslâmî ulu'l-emr tarafından toplanacak olsa, vermeyecekler çoğunluktadır. Asr-ı saâdetteki irtidâd olaylarına baktığımızda, açıkça görülür ki, murted olmanın temelinde biraz ekonomik, biraz da Peygamber'in (veya O'ndan sonra başa geçen Ebû Bekir'in) iktidarını kabul etmemek gibi siyasî etkenler de vardır Bu arka plan, hemen her devirdeki irtidâd olaylarında da sözkonusudur

Murted, İslâmî otoriteye (âdetâ) savaş açmış bir bağî ve muhârib durumundadır

İrtidad, bilinçli ve kasıtlı yapılan bir eylemdir. İrtidâd eden kimseye, yani bilerek, düşünerek ve karar vererek İslâm'dan çıktığını söyleyen ya da buna ilişkin kanıtlayıcı bir tavır gösteren kimseye murted denir

Gaflet içindeki kimselerin sorumsuzca sarfettikleri bir sözden, yaptıkları bir eylemden ya da gösterdikleri yanlış bir tavırdan dolayı küfre saptıkları, yaşanan bir olaydır Bunların murted olub olmadığına gelince, çoğunun demeçleri, günlük konuşmaları ve genelde tavırları, bu insanların kendilerini müslüman veya mûmin saydıklarını açıkça göstermektedir. Halbuki murted böyle değildir. Murted insan, İslâm'ı reddettiğini, Onun yerine dinsizliği, ya da başka bir dini tercih ettiğini açıkça ifade eden veya bu doğrultuda eylem yapan insandır. Örneğin vaktiyle namaz kılan, oruç tutan, benzeri İslâmî ibâdetleri yaptığı görülen bir kimsenin, daha sonra bir kiliseye girerek fiilen âyine katılması veya bir put karşısında saygı duruşu göstermesi onun murted olduğunu kanıtlamak için yeterlidir. Öyle ise birçok gâfil insanın bir an için işledikleri küfür, genelde riddet anlamını taşımaz.

Elbette ki murted insan da netice itibarıyla kâfirdir. Çünkü İslâm'ı açıkça reddetmiştir. Ancak onun işlediği suç, küfrün türlerinden biridir Yani şirk nasıl ki aynı zamanda küfrün bir alt kümesi ise, irtidâd da aynen öyledir. Fakat murtedi sıradan muşrik ve kâfir insandan ayıran ciddî çizgiler vardır. Çünkü genellikle şirk ve küfür, bir insanın hayatına yanlışlıklarla birlikte girer. Çok kere kişi, bilinçsiz bir şekilde bu suçu işler. Ama irtidâd böyle değildir Tıpkı nifak gibi mutlaka bilinçli işlenen bir suçtur

İrtidad olayı, daha çok bilgisizliğin ya da düşünce kaosunun sonuçlarından olan küfür ve şirkle karşılaştırıldığı takdirde görülür ki, murted insan, sıradan kâfir ve müşrikten çok farklıdır Çünkü irtidâd düşünüb tasarlamayı, ondan sonra karar vermeyi gerektirmektedir. Böyle bir insan ise, anca son derece bilinçle hareket eden biri olabilir. İşte bu nedenledir ki, geleneksel küfrün ve şirkin yaygın olmasına karşın, irtidâd çok ender rastlanan bir olaydır.


İrtidâd, neden küfrün en az rastlanan türüdür?
Bunun nedenini iki noktada aramak gerekir:


Birincisi: Bir insanın özellikle düşünerek ve karar vererek İslâm'dan bilinçle çıkıp dinsiz olmak, ya da başka bir dini seçmek için bir haklı ve mantıklı neden bulamamasıdır. Çünkü İslâm, gerçeklerin tümünü kucaklayan en büyük gerçektir. İslâm'ı yalanlamaya, Onu çürütmeye, hiçbir mantık ve hiçbir otorite güç yetirememiştir Aynı zamanda İslâm o kadar rahat, o kadar kolay anlaşılan bir hayat ve kâinat düzenidir ki, insan zaten Onun atmosferinden dışarıya çıkamamaktadır.

İslâm, bir anlamda fıtrat ve doğa demektir. Dolayısıyla bilgi ve kültür düzeyi ne olursa olsun her müslüman, İslâm'ı âdeta solumaktadır. Onun için de başka bir din arayışı müslümanın akıl ve hayalinden hiçbir zaman geçmez Oysa İslâm'ın dışındaki bütün dinlerin mensuplarında, hatta onların aydınlarında, râhiplerinde ve her rütbeden din adamlarında bile bu arayış vardır.

İrtidâda ender rastlanmasının ikinci nedeni ise çok ilginçtir. Çünkü kimliğindeki "İslâm" sözcüğünden başka İslâm'la hemen hiçbir bağı olmayan, buna rağmen kendini belki de müslüman sanan birçok insan daha vardır ki, bunlar da İslâm'dan çıkıb başka bir din seçmeyi hiçbir zaman düşünmemektedirler. Çok şaşırtıcı gibi görünen bu gerçeğin arka planındaki neden şudur: Aslında çoğu pozitivist kâfir ya da muşrik olan bu insanların İslâm'dan başka bir din aramamaları, onların hemen hiçbir dine önem vermemelerinden kaynaklanmaktadır.
Onlara göre; İslâm demek, mevlitler, kandiller, çelenkler, âyinler, tarikatler, fal ve büyüler gibi İslâm'la uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir sürü gelenekler, törenler ve şarlatanlıklar demektir. Ve yine onlara göre; İslâm da aynen hıristiyanlık, yahûdilik, budizm ya da şintoizm gibi bir dindir; dolayısıyla İslâm'dan çıkıp başka bir dine girmek ya da dinsiz olduğunu söylemek anlamsızdır.


Tarihte iki kez toplu riddet olayı meydana gelmişse de bu her iki olayın temelinde o günlerin özel nedenleri yatmaktadır. Bunların birincisi, Peygamber (s.a.v.)'in vefatı üzerine henüz İslâm'a ısınmamış bulunan câhil çöl Araplarının yaşadıkları depresyondur. İkincisi ise, yine İslâm'ı pek kavrayamamış olan Hazar Türklerinin 8 yüzyılda Kral Bulan'ın eğilimi üzerine topluca yahûdiliğe girmeleri olayıdır.

İrtidâd, imanî bir sorunun ötesinde genelin vicdanına karşı cüretkâr bir isyan, toplum düzenini sarsıcı ve anarşiyi dâvet edici sinsi bir suçtur. Bazen de organize hale dönüşür. İslâm hukukuna göre bir kimsenin murted sayılabilmesi için onun daha önce müslüman, akıllı ve özgür olması şarttır Şu halde hiç müslüman olmamış, ya da aklî dengesi bozuk veya zorlanarak irtidâd eden kimse için böyle bir durum söz konusu olmaz. Kâfirlerin ve müşriklerin, diğer şirk ve küfür dinlerinden herhangi birini seçmeleri için de İslâm'a göre bir engel yoktur. Çünkü sonuç itibarıyla "ehl-i küfür bir tek millettir. "

............


On bir grub insan irtidat ettiler. Bunlardan 3 tanesi Rasulullah (s.a.v.) döneminde, diğerleri ondan sonra idi.


Rasulullah’ın (s.a.v.) devrinde irtidat edenler:
1. Peygamberlik iddia eden el-Esved el-’Ansî’nin kavmi Mudlic oğulları.
Allah Rasulu (s.a.v.) onların üzerine Muaz b. Cebel’i gönderdi. Feyruz ed-Deylemi onu öldürdü ve bu irtidat sona erdi.


2. Yalancı peygamber Museyleme’nin kavmi Hanife oğulları.
Rasulullah (s.a.v.)’in vefatından sonra Ebu Bekir (r.anh) Yemame’ye bir ordu gönderdi. Vahşi, Museyleme’yi öldürdü. Bu irtidat da bitti.


3. Tuleyha b. Huveylid’in kavmi Beni Esed oğulları.
Bunu üzerine de Allah Rasulu (s.a.v.), Halid’i gönderdi. Halid (r.anh) onun ordusunu dağıttı. Kendisi kaçık Şam’a sığındı, daha sonra da Müslüman oldu. (İbn Kesir, el-Bidaye, VI, 315)


Ebu Bekir (r.anh) Döneminde İrtidat Edenler:
1) Firaze,
2) Gatafan,
3) Suleym Oğulları,
4) Yerbu Oğulları,
5) Munzir kızı Secah’ın kavmi olan Temim kabilesinin bir kolu,
6) Kinde kabilesi,
7) Bekr b. Vail Oğulları.
Fakat bunlar Ebu Bekir (r.anh)’ın orduları tarafından yola getirilmiştir.



Ömer (r.anh)’ın devrinde İrtidat Edenler:
Cebele b. el-Eyhem’in kavmi olan Gassan, irtidat etmiştir.
Cebele, Ömer devrinde Müslüman olmuştu. Bir gün tavaf ederken birisi, Cebele’nin yerde sürünen eteğine basmış, Cebele kızarak adama bir tokat vurmuştu. Tokat yiyenin şikâyeti üzerine Ömer (r.anh), adam avf etmediği takdirde kısasa hüküm verdi. Cebele, kısas yerine adama on bin dirhem vermeyi istedi. Adam kabul etmedi. Cebele süre istedi. Verilen süreden yararlanarak Rum diyarına kaçarak irtidat etti.

(Razi tefsiri c: 2, sf: 576 - 621; İbni Hişam, siyre; İbni Kesir - El Bidaye ve'n- Nihaye, c: 5, sf: 4852, VIII, 65-69 ; Tarihu'l Hulefa, sf: 76)
 

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Yönetici
Admin
Fıkhî İctihadlara Göre Murtedin Cezası


Bir müslümanın dinini değiştiştirip irtidâdı; görülmesi, duyulması, itiraf etmesi veya iki âdil müslüman tarafından şâhidlik edilmesi hallerinde sâbit olur.


Ebû Musa'dan (r.anh) yapılan rivayete göre;
Peygamber (s.a.v.) ona şöyle emir vermiştir; "Yemen'e git..."
Sonra da arkasından Muâz b. Cebel'i (r.anh) göndermiştir. Muâz, Yemen'e ulaşıb Ebû Musa'nın yanına girince, ona bir yastık hazırlayıb koydu ve 'İn otur" dedi.
O sırada Ebû Musa'nın yanında bağlı bir adam bulunuyordu.
Muâz (r.anh): "Bu nedir?" diye sordu.
O da: "Bu yahudi idi İslâm'a girdi ve sonra (pişman olub) tekrar yahudi dinine döndü" diye cevab verdi.
Muâz (r.anh) "Allah ve Rasulunun hükmettiği şekilde bu adam öldürülmedikçe ben oturmam" dedi.
(Buharî, istitabe: 2; Muslim, imaret: 15; Ebû Davud, hudûd: 1; Ahmed: 4/409)
Ahmed bin Hanbel'in rivayetinde ise hadîsin son kısmı şu lâfızla tesbit edilmiştir: "
Allah ve Rasulunun dininden dönen kimseyi öldürün diye hükmetmiştir..."

Ebû Davud'un rivayetinde ise şöyle denilmektedir:
"Ebû Musa'ya İslâm'dan dönen bir kişi getirildi. O da onu yirmi gece veya ona yakın bir süre İslâm'a davet edib dönüş yapmasını telkin etti ve sonra da Muâz geldi, o da onu İslâm'a davet ettiyse de adam dönmekten kaçındı ve bunun üzerine (Ebû Musa veya Muâz) onun boynunu yurdu (katletti)."

Muhammed b. Abdillah b. Abdilkarî'den yapılan rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir:
"Ebû Musa (r.anh) tarafından bir adam Ömer b. Hattab'a gelmiş bulunuyordu.
Ömer (r.anh) ondan (Yemen'deki) insanların durumundan sordu, o da haber verdi.
Sonra Ömer (r.anh) ona: - "Yeni bir haber var mıdır?" diye sordu.
O da: - "Evet vardır; bir adam İslâm'a girdikten sonra dönüb kâfir oldu" diye cevab verdi.
Bunun üzerine Ömer (r.anh) ona: - "Peki ona ne yaptınız?" diye sordu.
O da: "Onu yakınımıza çekib boynunu vurduk" diye cevab verdi.
Ömer (r.anh) : "Onu üç gün hapsedib ona her gün bir ekmek verseydiniz ve tevbe etmeye davette bulunsaydınız ya, belki tevbe edib Allah'ın emrine dönerdi. Allah'ım, ben (olaya) hazır olmadım ve haber bana ulaşınca radı da olmadım" dedi.

(Şafiî, Neylu'l-evtâr: 7/217)




Murtedin cezası, eğer tevbe etmezse öldürülmektir:
"Dinini değiştireni öldürün" (Buhârî, Cihâd, 149)


Ulemanın çoğunluğu kadın için de aynı hükmün uygulanacağı görüşündedirler. Ancak Hanefiler bu konuda farklı görüştedirler.
Kadınların öldürülmesini nehyeden hadisin (Ebû Dâvud, Cihad, 121) hükmünün geneli kapsadığını iddia ederek irtidad eden kadının öldürülmeyeceği görüşünü ileri sürmüşlerdir. (İbn Kudâme, el-Muğnî, Mısır (ty), VIII/125; Seyyid Sâbık, Fıkhu's-Sünne, Kahire, (ty), II/385 vd)


Murtede had uygulanmadan önce, tevbe edib İslâm'a dönmesi telkin edilir. Fakat bunun ne şekilde uygulanacağı hakkında ihtilâf vardır.
Âlimlerin çoğunluğunun görüşüne göre, üç defa tevbe etmesi istendikten sonra öldürülür.
Ömer (r.anh), irtidad edenin üç gün hapsedilip tevbe etmeye çağrılması ve bu zaman zarfında yiyecek olarak suçluya sadece ekmek verilmesi gerektiğini bildirmiştir.


Ali (r.anh), bu müddeti bir ay olarak uygulamıştır.
en-Nahaî ise bunun bir zamanla sınırlandırılmaması ve tevbe edene kadar sürekli İslam'a çağrılması gerektiği görüşünü ileri sürmüştür Ancak, bu görüş, Sünnet ve icmâ ile sâbit olan irtidad cezasının uygulanmasını imkânsız kılacağından itibara şâyân değildir.


İmam Mâlik, Leys, İshak ve Ebû Hanîfe; zındıkın ve irtidat edib tevbe ettikten sonra tekrar dinden dönenin tevbesinin dikkate alınmayacağını ve haddin uygulanacağını kabul etmişlerdir. Çünkü zındıkın murted sayılmasını gerektiren önceki görüşlerinden döndüğü hiç bir zaman açık olarak tesbit edilemez.
Allah Teâlâ; "Ancak, tevbe edib kendilerini düzelten ve Allah'ın indirdiğini açıklayanlar mustesnâ" (2/Bakara, 160) buyurmaktadır.


Dinden dönmeyi birkaç defa tekrarlayanların tevbelerinin kabul edilmeyeceğine delil olarak da şu âyet-i kerîme gösterilmektedir:
"İman edib sonra inkâr eden, sonra imân edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak ne de doğru yola eriştirecektir" (Nisâ, 137)


Müslüman anne babadan doğan ve müslüman olarak yetişen kimse irtidat edince, tevbe etmeye çağrılmadan had uygulanır. Fakat daha önce küfre girib sonra müslüman olan kimse tevbeye çağrılır. Allah'a ve Rasûlune küfreden kimse de tevbe etmeye çağrılmadan öldürülür. Böyle bir kimse tevbe etse dahi durum değişmez. Çünkü, Allah'a ve Rasûlüne küfretmek haddi gerektirir.Tevbe ise haddi düşürmez (İbn Kudâme, el-Muğnî, Mısır (ty), VIII, 125 vd)


Muctehid İmamların Görüş ve İstidlalleri

a) Hanefîlere göre: Dinden dönen kimseye önce İslâmiyet arzedilir. İsterse bu dönüş birkaç defa tekrar etmiş olsun, İslâm'a dönmesi istihbaben kendisine telkin ve tavsiye edilir.

İkinci defa dinden döndükten sonra tevbe ederse, imam (sultan veya hakim) onun hakkında dayak cezası uygular. Sonra da salıverir. Üçüncü defa dinden dönerse dayaktan sonra hapsedilir. Bu durumda halisane bir niyet ve tavırla İslâm'a dönerse artık serbest bırakılır. Bir daha dinden dönerse aynı şey uygulanır. Ama İslama dönmemekte inad ederse artık öldürülür. (Damad Abdurrahman Gelibolulu Şeyhizade, Mecmeu'l-enhur fi Şerhi Multeka'l-Ebrur, C. 1, Sf: 620 - 621)

Ömer (r.anh), "Ali ve İbn Ömer (r.anhum)'e göre, üçüncü dönüşten sonra tevbesi kabul olunmaz. Çünkü o bu durumda alaycı, olayı hafife alıcıdır, gerçek anlamda tevbe edici değildir. Ve öldürülür.

İslâm'dan dönüb küfre giderse yakalanır ve tevbe etmesi teklif edilir. Muhlet isterse, üç gün hapsedilir. Üç günden sonra tevbe edib iki şehadet kelimesini açık ve net biçimde söylerse, artık öldürülmeyib serbest bırakılır.

Murteddi, İslâm'a dönmesini arzetmeden öldürmek, mendub olanı terketmek olur. Bundan dolayı tazminat ve diyet gerekmez.

Kişi İslâm'dan dönüb küfre girince mülkü de kendisinden zail olur. Çünkü bu durumda o ölmüş hükmündedir, islâm'a dönerse mülkü kendisine avdet eder. İmameyne göre mülkü zail olmaz.

Murteddin İslâm dininde bağlı bulunduğu süre içinde kazandığı mal vârislerine verilir. Murted olduktan sonra kazandıkları beytu'lmale intikal ettirilir. İmameyne göre, bu da vârislerine intikal eder. Diğer üç mezhebe göre, müslümanlara fey' olub beytu'l male intikal eder. (Damad Abdurrahman Gelibolulu Şeyhizade, Mecmeu'l-enhur fi Şerhi Multeka'l-Ebrur, C. 1, Sf: 620 - 622)

b) Şâfiîlere göre: Riddet (dinden dönme) niyet ile İslâm'dan kopub ayrılmakla ve bir de küfre delâlet eden bir söz veya fiille gerçekleşir. İsterse küfre açık biçimde delâlet eden sözü istihza veya inat veya itikat yoluyla söylemiş olsun farketmez. Meselâ kâinatı yaratıb düzen ve dengede tutan o yüce kudret sahibi Allah'ı veya peygamberleri inkâr eden veyahud Peygamberi yalanlayan veya haramı helâl sayan kimse dinden çıkıb murted olur.

Ancak bu belirtilen durumlarda kişinin murted olabilmesi için aklî melekesi yerinde ergen bir mükellef olması şarttır. O bakımdan çocuğun, delinin ve tehdit edilib zorlananın riddeti sahîh değildir.

Sarhoşun riddeti sahihtir. Kendine gelip sarhoşluk hali gelince İslâm'a dönmesi teklif edilir.

Riddet konusunda şahidlerin şehâdeti yeterli sayılır. Riddet eden adamın bu durumunda red ve inkâr etmesine itibar edilmez. Şahidlikle hükmedilir.


Dinden dönen erkek ve kadının tevbe edip İslâm'a dönmeleri teklif edilir. Bu bazı fakihlere göre vâcib, bazısına göre ise mustehabdır. Diğer bir kavle göre murted ve murtedde üç gün bekletilir, bu süre içinde tevbe edib dönüş yaparsa serbest bırakılır; küfürde ısrar ve inad ederse katledilir.

Murteddin çocuğu müslüman sayılır. Bununla beraber bu mesele hakkında farklı görüş ve içtihatlar vardır. (Ebû Zekeriya Nevevî, Minhacu't Talibîn: 12; Şeyhu'l lislam Zekeriya Ensarî, Menhec: 114. Mısır:?)

c) Hanbelîlere göre: Riddet Allah'a ortak koşmak, O'nun rububiyetini inkâr etmek veya sıfatlarından bir sıfatı kabul etmemek veya Allah'a evlâd ve eş nisbet etmek veya bir peygamberi veya semavî kitabı inkâr etmek veya Kur'ân'dan bir âyeti red ve inkâr etmek veya Allah'a ve Peygambere sövmekle gerçekleşeceği gibi farz ibadetleri kabul etmemek, haram olan bir fiili helâl saymakla da gerçekleşir. (Şemsuddin İbn Kudama, eş-Şerhu'l Kebîr: 10/74,75, Beyrut: 1403)

d) Mâlikîlere göre: Dinden dönüb murted olan kimse henüz baş kaldırmadan yakalanırsa erkek ise hemen öldürülür. Kadın ise cumhura göre tevbe edib İslâm'a dönmesi teklif edilir. Kabul etmediği taktirde öldürülür. İmam Mâlik'ten yapılan bir rivayete göre, erkek olsun kadın olsun tevbe teklif edilmeden öldürülmez. Bu şarttır.

İrtidat eden, yani dinden dönen kimse baş kaldırıb savaşmaya başlarsa, artık yakalandığı taktirde tevbe teklif edilmeden öldürülür. (İbn Ruşd, Bidayetu'l-Muctehid; 2/459, Beyrut: 1398.1978)






Murtedin irtidat etmesiyle birlikte, bütün sâlih amelleri silinir ve o ebedî olarak Cehennemde kalır:
"Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların dünya ve âhiratte amelleri boşa gitmiştir . İşte cehennemlikler onlardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır" (Bakara, 2/217)


Bu, tevbe edilmediği takdirde böyledir. Murted tevbe ettiği takdirde, irtidat etmeden önceki amellerinin yok olup olmayacağı hususunda İslâm âlimleri arasında görüş ayrılıkları vardır. İmam Şâfiî'ye göre irtidad edib, sonra İslâm'a dönenin haccı da dâhil hiç bir ameli düşmez. İmam Mâlik'e göre ise amellerinin tamamı, irtidad ettiği an düşer (el-Kurtubî, el-Cami'li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1965, III/48)

İrtidatla birlikte evlilik akdi fesh olur. Ancak murted tekrar İslâm'a döner ve her iki taraf evliliklerini sürdürmek isterse, yeniden bir nikâh akdi ve mehir söz konusu olmaz. Hanefîler kocanın irtidadına bağlı boşanmayı bâ'in talak olarak kabul etmişlerdir. Murted, müslüman yakınlarına mirasçı olamadığı gibi, o öldüğünde de müslüman yakınları ona mirasçı olamazlar:
"Kâfir müslümana, müslüman da kâfire mirasçı olamaz" (Buhârî, Ferâiz, 26; Muslim, Ferâiz, 1)


Ancak âlimler bu konuda da ihtilaf etmişlerdir . Ali (r.anh), Hasan, Şâbi, Leys, Ebû Hanife ve İshak ibn Raheveyh müslüman yakınların mirasa sahib olacaklarını kabul ederken; Mâlik ve Şâfii'nin de içinde bulunduğu diğer bir grup âlim de murteddin malının beytu'l male intikal edeceğini söylemişlerdir. Ebû Hanîfe'ye göre, irtidad halinde kazanılan mal fey hükmündedir (Kurtubî, el-Cami'li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1965, III/49)

Ebû Hanîfe, irtidad etmeden önce sahib olunan malın mirasçılara intikal edebileceğine hükmederken, murtedin irtidadla birlikte hukuken ölmüş olduğu prensibinden hareket etmektedir. Ebû Yusuf, Muhammed ve Şubrume her hâl u kârda mirâs olayının söz konusu olduğunu söylemişlerdir.
Kurtubî; "İki millet (mu'min ve kâfir) arasında miras yoktur" (Ebû Dâvud Ferâiz, 13; Tirmizî, Ferâiz, 16; İbn Mâce, Ferâiz, 6) hadisinin hükmünün mutlak olacağını ileri sürerek, müslümanla murted arasında verâset olayından bahsedenlerin görüşlerini reddetmektedir. (Kurtubî, el-Cami'li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1965, III/ 49)


Murted, had uygulanana kadar, malının gerçek sahibi olub, bunda dilediği gibi tasarruf etmekten alıkonulamaz. Öldürülmeyi hak etmiş olması, O'nun malındaki tasarruf hakkını düşürmez. Bu konu diğer had gerektiren cezalarda olduğu gibi değerlendirilir. Bunun gibi, kaçıp Daru'l harbe sığınsa, mülkiyet hakkı yine düşmez. İslâm ülkesindeki mal varlığı yed-i emin vasıtası ile koruma altına alınır (Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, Kahire, (ty), II/390)

Ayrıca murted öldüğünde yıkanmaz, kefenlenmez, cenaze namaz kılınmaz ve müslüman mezarlığına defnedilmez. Murted için istiğfar câiz olmadığı gibi, onu rahmetle anmak da câiz değildir:
"Ne peygamberin ne de mu'ûminlerin cehennemlik oldukları belli olduktan sonra, yakın akrabaları da olsa, müşrikler için avf dilemeleri asla doğru olmaz" (9/Tevbe, 113)


Bir kimse İslâm'dan çıkıp başka bir dine girdiği zaman onun irtidadına hükmedilerek cezalandırılır. Ancak, irtidat olayı bununla sınırlı mıdır; yoksa kâfirlerin din değiştirip başka bir küfür dinine girmesi de irtidad mı sayılır? Âlimler bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir

Zâhiren bakıldığında bir kâfir, bâtıl olan dininden çıkıb, onun gibi bâtıl olan başka bir dine girmiş olduğundan dolayı sorgulanmaz Çünkü küfür tek bir millettir. Ancak, İslâm'ı terkedip başka bir dine girenin durumu, hidâyetten yüz çevirip dalâleti seçtiği için farklılık arzetmektedir. Mâlikîler ve Hanefîler bu görüştedirler

Şâfiîler'de ise bu konuda iki farklı görüş vardır. Bir kâfir, dininden döndükten sonra, ya İslâm'a girer ya da öldürülür. Taberânî İbn Abbas'tan merfû olarak şöyle bir hadis nakletmektedir: "Dininden çıkıb kendisine İslam'dan başka bir din seçeni öldürün" (Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, Kahire, (ty), II/, 382)

Ahmed ibn Hanbel'in de iştirak ettiği diğer görüş ise şöyledir: Kâfirin seçtiği yeni din, eski dininden yukarıda ise, sorgulanmaz, aksi halde irtidat cezası uygulanır; Yahûdi veya Hristiyan'ın Mecusîliği seçmesi gibi (Seyyid Sâbık, Fıkhu's-Sünne, Kahire, (ty), II/ 382)
 

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Yönetici
Admin
Murtede Verilecek Dünyevî Cezânın Tahlili


Fıkıh bilginlerinin çoğuna ve geleneksel anlayışa göre murtedin cezası, ölümdür. Dinden dönmenin cezâsının idam olduğuna hükmedenlerin dayandığı delilleri şöyle özetleyebiliriz:
Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktir ve orada devamlı kalırlar (2/Bakara, 217)


İbn Abbâs'tan rivâyet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Men beddele dînehû fa'ktulûhu -Kim dinini değiştirirse, onu öldürün-!”
(Buhârî, Cihad 149, İ'tisâm 28, İstitâbe 2, Ahkâm 16, Murteddîn 2; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25; Nesâî, Tahrîmu'd-Dem' 14; İbn Mâce, Hudûd 2; Ahmed bin Hanbel, I/2, 7, 28, 282, 283, 323, V/231)


Fakîhler, yukarıdaki âyet ve hadise dayanarak murteddin idam edilmesinin gerektiğini kabul etmişlerdir. Hanefî hukukçu Serahsî, murteddin öldürülmesinin asıl dayanağı:
Bedevîlerden (Hudeybiye seferinden) geri kalmış olanlara de ki: ‘Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Onlarla savaşırsınız veya müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mukâfat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azâba uğratır. (48/Fetih, 16) âyeti olduğunu belirtmektedir (Serahsî, el-Mebsût, Beyrut, 1978, c 10, s 68)


Rahatlıkla görülebileceği gibi, bu iki âyette de dinden dönenin öldürüleceğine dair açık bir hüküm yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de dinden dönme ile ilgili 2/Bakara, 217 yanında başka âyetler de vardır. Bunları, yukarıda gördük. Ancak bunlardan hiçbiri dünya hayatında verilmesi gereken bir cezâdan bahsetmemektedir. Sadece âhirette uğrayacakları cezâdan bahsetmektedir. Bu da, cehennem ateşi ile, ziyana uğramak ve yapılan amellerin yok olup gitmesidir (47/Muhammed, 25; 5/Mâide, 54).
Ayrıca, imandan sonra kâfir olmakla ilgili bazı âyetler de vardır (4/Nisâ, 37; 5/Mâide, 5, 3/Âl-i İmrân, 86; 18/kehf, 29 gibi) Ancak bu âyetlerde de dünyevî cezâdan bahsedilmemektedir.


Hadis rivâyeti konusunda, aşağıda belirtilecek çok önemli tenkitler yapılmış ve bunun sahih olamayacağı, en çok da bir sahâbî görüşü olduğu değerlendirmesi yapılmıştır. Hadis-i şerif, sahih olmuş olsa bile, âhad hadistir. Birçok ilim adamına göre, hadler âhad haberle sâbit olmamaktadır. Şayet, âhad haberle hadler sâbit olsa bile, burada murtedden kastedilen, onun mücerred olarak İslâm'dan ayrılması, küfrü benimsemesi değildir.

Abdulkerim Zeydan, bu konuda şunları söyler:
“Dinden dönen kimseye uygulanan cezayı inanç özgürlüğüne getirilmiş bir kısıtlama gibi görenler yanılmaktadır. Bunun inanç hürriyeti ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü irtidâd, bilindiği gibi, bir müslümanın dinden dönmesidir. Bu nedenle karşımızda suç işleyen müslüman vardır; dininden, inancından zorla çıkarılan bir hıristiyan veya yahûdi değil. Zaten kimsenin dininden zorla çıkarılamayacağı Kur'an teminatı altındadır. Eğer insanlar zorla İslâm dinine sokulabilseydi, İslâm hukukunda zimmet akdi (zimmîlerle ilgili hükümler) meşrû görülmezdi. Ayrıca, murtedin dinden çıktığını herhangi bir şekilde ilân etmesi gerekir. Aksi takdirde onun dinden döndüğüne hükmedilemez. Çünkü o takdirde bu kişi murted değil; munâfık sayılır. Böylece murtedin dinden çıkışını ilân etmesi, bir başka suç teşkil eder. Çünkü bu ilânda, ümmetin inancını alaya alma vardır, İslâm nizamını hiçe sayma vardır. Ayrıca murted, bu davranışıyla kendisi gibi olanları bu yola teşvik etmiş olur. En azından zayıf inançlı kişilerin kalplerine şüphe tohumlarını ekmiş olur. Bütün bunlar, toplumun sarsılmasına ve İslâm nizamının zedelenmesine sebebiyet verir. Bunlar büyük suçlardır. Bu suçların önlenmesi, ancak murtede verilecek ceza ile mümkün olur. İslâm hukukunda (bu şekilde savaşçı konumunda olan) murtede ölüm cezası öngörülmüştür. Çünkü İslâm nizamını bozucu (ve onu yıkmayı hedefleyen) davranışta bulunmak çok büyük bir suçtur.


Nitekim bazı davranışlar, çok kötü sonuçlar verdiği için cezası da ona göre ağırdır, bunda garipsenecek bir şey de yoktur. Meselâ devletle orduya erzak temin etmek üzere anlaşan bir insanın, tam savaş sırasında kasden ordunun erzâkını kesmesi, onun idamı için yeterlidir. Çünkü yaptığı hareket basit gibi görünse de korkunç sonuçlar doğuracağı için cezası da büyük olur.
Bir başka örnek; bir bebeği emzirmeyi üzerine alan bir kadın kasden yavruyu emzirmez ve bundan dolayı çocuk ölürse, bazı hukukçulara göre, kadının cezası idamdır. Böyle bir durumda kadın, "önce kabul ettim, sonra fikrimi değiştirdim, fikrimi değiştirme, fikir özgürlü hakkım yok mu?" diyebilir mi? Bununla birlikte, İslâm hukuku, murtedin suçunun büyüklüğüne rağmen, ona üç gün mühlet vermeyi gerekli görmüştür. Bu müddet içinde pişman olursa cezası düşer.
Bütün bunlara rağmen "murtedi cezalandırmada inanç hürriyetinin kısıtlanması vardır" denilebilir mi? Hayır, denilemez!” (7)



Abdulkerim Osman ise şu tesbitlerde bulunur:
“Şu kadarını söylemeliyiz ki; Dinden çıkma ile, dine karşı çıkma arasında fark vardır. Dinden çıkma, genellikle fert bazında olur. Oysa dine karşı çıkma, daha çok topluca olur; tıpkı Rasûlullah dönemindeki yahûdi gruplar ile Ebûbekir dönemindeki Arapb murtedler gibi. İkinci olarak, bir fiili yasaklamak ile o fiilin karşılığında bir ceza koymak arasında fark vardır. Murtedin cezası had değil; tâzirdir, bu cezanın şekli, veliyyu'l-emrin (İslâm devlet başkanının) kararına bırakılmıştır. İbn Kayyım'a göre, murtedin cezasının İslâm'daki inanç hürriyeti ile ilgisi yoktur; bu, siyasî bir husustur. Bundan maksat, müslümanları ve İslâm devletinin nizamını düşman saldırılarından korumaktır.” (8)
 

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Yönetici
Admin
Murtede Karşı Tavır

Murtede ve özellikle murted olma ihtimali olduğu halde, hükmü kesin olmayan şahıslara karşı tavır konusunda dikkatli olmak mecbûriyeti vardır. Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir hastalığı”na düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘murted’ mührü vurmamak gerekir.
İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı, o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı öğrenme kaynakları göz önüne alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir müslümanı onu dinden çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun yanlışlığını düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır. Sayımızın azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.


Murted’e verilecek ceza konusunda fıkıhçıların değişik görüşleri var. Bazıları, eğer toplu irtidat olmuşsa bu; İslâm toplumunun veya devletin güvenliğini ilgilendirdiği için, onlarla topluca savaşılır, zararları def edilir demektedirler.

Günümüzde Batılı ülkelerin ulaştığı zenginlik ve maddî kalkınma, birçok zayıf imanlı müslümanı onlara hayran ediyor. Bir kısmı da onların İslâm’a uymayan fikirlerini, hayat şekillerini benimsiyor, onlar gibi olmaya çalışıyor. Bu, gerçek İslâm’ı gereği gibi bilmemenin ve ona imanın zayıf olmasının bir sonucudur. Bazı müslümanlar da, yönetildikleri rejimler tarafından İslâm dışı ideolojilere, uyguladıkları eğitim, medya ve devlet politikasıyla inandırılmaya, Islâm’dan koparılmaya çalışılıyor.

Bugün yapılması gereken, ‘falanca adam küfür sözü söyledi ve murted oldu, ona hangi cezayı verelim’ diye fetvâ arayışı değil; İslâm’ın, güzellikleri ve kurtuluş yolu olduğunu en güzel yolla insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini azaltmaya çalışmaktır. Haksız ve gereksiz tekfîr mantığı haksız ve kolaycı bir davranıştır. Hiç bir yararı da yoktur. [427]

Kanaatimize göre, murtedden kasıt, İslâm nizamına, İslâm devletinin varlık ve bütünlüğüne karşı çıkıp ona baş kaldırmak için dinden dönmedir. İşte dört mezhebin ittifakıyla murtede uygulanan idam cezâsı, bu düşünceyle dinden dönmenin cezâsıdır, yoksa kılıç zoruyla insanları dinde tutmak için değildir. Birçok âyette belirtildiği gibi, dini zorla kabul ettirmek gibi bir şey zaten yasaklanmıştır. (Bakara, 256; Yûnus, 99; Kehf, 29 vb.)

Muhammed Hamidullah’ın şu sözleri de bu kanaatimizi desteklemektedir:
İrtidâd suçu, İslâm milletine karşı işlenen bir bağy (isyan) suçu olduğundan, hem siyasî, hem de dinî cezâ gerektirmektedir.”[429]
Bilindiği gibi, bağy suçunun cezâsı, Hucurât sûresinin 9. âyetiyle sâbittir. Peygamberimiz döneminde murted olan ve sayıları hiç de az olmayan insan çıkmıştır. Hicreti göze alamadığı için Mekke'de kalmaya devam eden ve çevre şartlarına, oradaki baskılara dayanamayıp irtidad edenler, Habeşişsatan'a hicret edip oranın şartlarına uyum sağlayıp irtidad edenler vardır.
Yine, Peygamber'e vahiy kâtipliği yapmış olan Kays, sonradan murted olup kaçmıştır. Hz. Peygamber, bu murtedlere herhangi bir ceza uygulamamıştı. Yani Rasûlullah'ın fiilî sünnetinde murtedlere idam cezası gibi bir hükümden bahsetmek doğru değildir.

Mekke'nin fethi sırasında Peygamber'in öldürülmelerini emrettiği bazı müşrikler yanında kimi murtedler varsa da, bunlar, salt murted oldukları için bu cezâya çarptırılmamıştır. Murted olduktan sonra İslâm düşmanlarını müslümanların aleyhine kışkırttıkları için, İslâm'a büyük oranda zarar vermeye çalıştıkları, savaşçı konumları için bu cezaya müstahak olmuşlardır.[430] Hatta bunlardan bir kısmı tekrar müslümanlığı kabul etmiştir.

Özellikle Ebû Bekir (r.anh) döneminde “ridde savaşları” diye bilinen savaşlar, hele zekât gibi o dönemde devlete verilen bir vergiye itiraz edenlere karşı uygulandığı gözönüne alınınca, bunların bağî/isyankâr oldukları, meşrû İslâm devletine karşı ayaklandığı, savaşçı konumunda oldukları ve bunun cezâsı olarak kendileriyle savaşıldığı değerlendirilmelidir. Ebû Bekr'in murtedlere ve zekât vermeyenlere karşı savaş açması, tamamen devletin düzenini yıkma girişimlerine karşı verilmiş bir savaştır. Tarihte devlet adamları, kamunun yararını dikkate alarak bazı uygulamalarda bulunmuş olabilirler, ama bunlar siyasî amaçlıdır, başkaldırılara karşı tedbirden ibârettir. Yoksa, savaşçı konumunda olmadıkları için kadınların sırf irtidad ettikleri için öldürülmemeleri gerektiği hükmü de değerlendirilmemiş olur. Dolayısıyla İslâm’la ve/veya müslümanlarla savaşçı durumunda olan, ister önceden beri kâfir/muşrik, ister murted kimselerle savaşılır, onlar öldürülür. Ama savaşçı durumunda olmayan kendi halindeki murtedlerin öldürülmesi, Kur’an hükümlerine uygun değildir, Kur’an’ın inanç özgürlüğü ilkelerine terstir. İslâm fıkhında dört mezhebin ittifak ettiği murtedin idamla cezalandırılması hükmü, devletin düzenine karşı başkaldırması ve bir bağy suçu işlediği içindir. Yoksa, Şeltut'un da dediği gibi; kendi kendine, İslâm'ı karalayıp suçlamadan bir başka dini benimseyen kimseye idam cezası verilmez.[431]

Peygamberimiz (s.a.v.)'in müslümanlar arasında münâfıkların varlığından haberdar olduğu halde, bu insanları cezalandırmadığı, hatta onları mescidinden kovup mahcup etmediği bilinmektedir. Bu da, müslümanların ne kadar hoşgörü sahibi olduğunun bir delilidir. Bunun için diyoruz ki, murtedin ölüm cezasına çarptırılması, İslâmî sisteme, devletin egemenliğine karşı çıkma haliyle sınırlıdır.[432] Bugün hemen hemen bütün dünyada bu suçu işleyenlerin cezası hep aynıdır; idam.

Murtedin dinden çıktığını herhangi bir şekilde ilân etmesi gerekir. Aksi takdirde onun dinden döndüğüne hükmedilemez. Çünkü o takdirde bu kişi murted değil; münâfık sayılır. Bu ilân ile de İslâm nizamını hiçe saymış olur, murted, bu davranışıyla kendisi gibi olanları bu yola teşvik etmiş, İslâm aleyhinde en azından soğuk savaş başlatmış, yıkıcı propagandaya girişmiş olur. En azından zayıf inançlı kişilerin kalplerine şubhe tohumlarını ekmiş olur. Bütün bunlar, toplumun sarsılmasına ve İslâm nizamının zedelenmesine sebebiyet verir. Bunlar büyük suçlardır. İslâm'da kimsenin gizli hallerini araştırmak, yani tecessüs câiz olmadığına göre, [433] fıkıhçılar tarafından irtidâd için öngörülen idam cezâsı, aslında bu davranışın açıkça propaganda yoluyla İslâm nizamına karşı gelinmesinden dolayıdır.

Dinden çıkma ile, dine karşı çıkma ayrı ayrı şeylerdir. Fıkıhçılara göre, idam cezasına çarptırılan murted, dinden dönen herhangi bir kimse değil; dine karşı saldırıya geçen savaşçı kimliğindeki insandır.

İrtidâd, akıllı ve bâliğ kimsenin zorlama olmadan İslâm dinini fiil, söz veya inanç bağlamında terketmesiyle gerçekleşir. Delinin, aklı ermeyen çocuğun ve mükrehin/zorlananın dinden dönmesi geçerli değildir. Kişinin sözlü, fiilî veya itikadî olarak gerçekleştirdiği davranışının dinden çıkmayı gerektirdiğini bilmesi ve bunu bilerek yapması gerekir. Hatta Şâfiî’ye göre, kişinin bu işi bilerek yapması da yetmez, dinden çıkmaya niyetlenmesi de gerekmektedir. Çünkü ameller niyetlere göre değer kazanır.[434]

Özellikle, günümüz câhiliyye ortamlarında insanlar, müslüman olduğunu iddiâ edenler, ya da müslümanların yaşadığı yerlerdeki insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne kadar, doğru bir şekilde öğrenme, güzel örneklerini görme imkânlarına sahiptir? Çoğunlukla bid’at ve hurâfelerle yer yer tahrife uğramış, medyada, okullarda, hatta kimi câmilerde tanıtılan ve yaşanılan İslâm’ın ne oranda gerçek İslâm olduğu sorulmalıdır. Ve bütün bu olumsuz şartlar içinde insanın bazen hurâfelere, zâlimlerle işbirliği yapanlara karşı çıktığını zannedip değerlendirerek hak adına hakka karşı çıkabildiğini unutmamak gerekiyor. Câhillik, bilinmeyen İslâm’a karşı çıkmayı neticelendirdiği gibi, bazen bu câhiller sevdiği(ni zannettiği) dinin gerçeklerine karşı çıkıp çıkmadığını bile bilip değerlendirmeden aklına göre bir hükmü kabul etmeyebiliyor. Nice insan İslâm için kendini belki fedâ edebilecek durumda Allah’ı ve Rasûlunü sevdiği halde, düzen ve ortamın kurbanı olarak, ilim ve amel konularında da ihmalin neticesi, bazı müslümanlarca murted ilan edildiği için idamı hak eden duruma düşebiliyor. Acınması ve kurtarılması gereken bu zavallılara karşı görevlerini yerine getirmeyen müslümanların, bunları asılması gereken insanlar olarak ilân etmeleri ne kadar doğru olur? Bunlara ne verdik ki, ne istiyoruz? Bataklıktan, hele gübrelikten çok güzel kokulu güller mi çıkacak? Tek tük çıksa bile, gübreliğin gülistan olmasını beklemek idealizmin anormallik boyutu değil midir? Bataklık/gübrelik kurutulmadan b... böceklerinin veya sivrisineklerin önüne geçmek mümkün mü? Cehâlet, aldatmalar, saptırmalar, akın kara, karanın da ak gösterilmesi gibi tavırlar değerlendirilmeden ve bunlara çözümler bulunmaya çalışılmadan insanların hakka tümüyle nasıl teslim olabileceğini düşünmek gerekiyor. Derdimiz bağcı dövmek değil, üzüm yemek olmalı. Yargı yerine dâvet öne çıkmalı, tekfir ve murtedlik damgalamasıyla öldürülecek adam aramak yerine; ihyâ edilecek, hidâyetlerine sebep olunacak tavırlar gerekiyor. Mesleğimiz yargıçlık değil, itfaiyecilik ve doktorluk olmalı. Bilinçli şekilde savaşçı konumunda olmayanları öldürmeye değil, onları kurtarmaya, ihyâ etmeye koşmalıyız. Militanlık değil, merhamet fedâiliği gerekiyor ıslah için, amel-i sâlih için, hakkı ve sabrı tavsiye için. Unutmayalım ki, bir canı kurtaran/ihyâ eden, bütün insanları kurtarmış gibi; haksız yere birini öldüren de bütün insanları öldürmüş gibi olur.[435]

Gizli İrtidâd

İçinde bulunduğumuz toplumun önemli bir kesiminin, itikad ve fikir bakımından halleri, gizli irtidâd vak'asına uymaktadır. Bu kalabalıkları, bundan başka hiçbir kalıba oturtmak mümkün olmamaktadır.

Tanzimat denilen kökü imanın dejenere olması psikolojisiyle başlayan Meşrûtiyet ve Cumhuriyet dönemleriyle gelişen kâfirlere özenme ve her konuda onlara benzeme, Batılaşma şeklindeki hâlet-i rûhiye ve bu ruh halinin sonucunda, akîde, düşünce ve sosyal yaşantıda meydana gelen değişim, öyle bir insan türü oluşturdu ki, bu insan türü, mukaddesat cümlesinden bazı şeyleri "bu benim aklıma ve çağdaş anlayışa uymuyor..." diyerek kolayca reddedebilecek, inanç bakımından zararlı olan birçok şeyi de rahatlıkla isteyerek benimseyip bir kurtuluş düsturu gibi sarılabilecek hale düşmüştür.

Batılılaşma adı altında gelişen bâtıllaşma ve değişim, diğer adıyla yabancılaşma çığırında gelinen bugünkü nokta, tam anlamıyla bir gizli irtidâd olgusunu sergilemektedir. Hem resmî, hem de özel ve sivil planda İslâmiyet'in dışlanması demek olan bu hal, gizli irtidâd hükmünden başka hiçbir şeyle izah edilemez. Çünkü bu toplum, bir zamanlar İslâmiyet'i -tam ve mükemmel olmasa da- esası itibarıyla benimsemiş bir toplumdu.

Ama sonra onu çağın gerisinde kabul ederek kendine göre çağdaş normlar edinmek gibi bâtıl bir yola saptı, daha doğrusu saptırıldı. İşte bu kültür ve bu anlayışla oluşan bir toplumun içinde fikrî ve itikadî alanda, tevhid ölçüsünde ve çizgisine göre birçok sapmaların olması ve ne idüğü belirsiz, melez, şahsiyetsiz/kimliksiz insanlardan oluşan bir toplumun ortaya çıkması kaçınılmazdır,

İlk dönemde kendini gösteren irtidâd olayları ile son dönemlerde gizli ve itikadî esaslarda da meydana gelen irtidâd hallerinde, temelde yatan etkenler ve reddetmenin dışa vuruş şekilleri bakımından ortak nitelikler ve benzerlikler vardır. Meselâ, kendini mu'min saydığı halde, zekât diye bir görev tanımayan zenginler, (Ebû Bekir'in konumundaki) yetkili mercîler tarafından tahsil edilecek olsa vermeyecek durumda mü'min olduğunu iddiâ eden zenginler... "Fâizi bankalar kendi rızâsıyla veriyor veya biz kendi isteğimizle ödüyoruz..." diyerek böyle dinî bir haramı kabul etmeyen ve bu fâizi meşrû sayan şahıs ve kurumlar... ("Alan râzı, veren râzı, bu haram olan zorla ırza geçme değildir ki, zinâ olsun" deyip kerhâneleri savunanlar, devlet eliyle işletilen kumarı, meselâ milli piyangoyu, altılıyı, sayısalı, totoyu... haram kabul etmeyip meşrû gören, önceden de müslüman olduğu bilinen kişiler...)

Yine meselâ, icabında oruç tutan, kurban kesen, Cuma namazı kılan, fakat beş vakit namaz diye bir görevi yerine getirmeyip böyle bir yükümlülüğü de âdeta kabul etmez bir tavır içinde olan kalabalıklar... Ve daha yaygın bir hastalık olarak, laik ve şeriatsız bir dindarlığa güya taraftar olanlar... (Lâ'sı olmayan, ilâh kavramına girecek çağdaş bâtıl zihniyet ve putlardan hemen reddedecek hemen hiçbir şeyi olmayan, tâğuta karşı çıkmayan, bâtılı reddetmeyen insanlar... "Biz de bir zamanlar bu yollardan geçtik, bunlar boş şeyler, çağın gereklerine, yaşanılan gerçeklere, konjönktüre uymuyor" deyip cihada, İslâmî tavırlara karşı çıkan bukalemun gibi her renge giren veya renksizleşenler...)

Bütün bunlar "ridde" ve "irtidâd" ölçüsünden başka hangi kalıba oturtulabilir? Yine bu tür düşünce sahipleri, belki de mü'min bir âileden gelmektedir ya da gençliklerinde tam müslümandılar. Dinden dönme olayının bireysel ve toplumsal düzeyde vuku bulduğunu biliyoruz. Bu durumu, müfessir Hamdi Yazır merhum da şöyle belirtiyor: "Demek oluyor ki, bu gibi televvünât (yani itikadî bakımdan değişik renklilikler göstermek) sadece efrâd (fertler) hakkında değil; cemaatler hakkında da sebeb-i felâkettir. Binâen aleyh, bir zamanlar İslâm dinine hizmet etmiş olub da bilâhere kâh küfür ve kâh iman, şuraya buraya bocalayarak sonunda küffâra istihâle etmiş (dönüşmüş, yabancılaşmış) olanların halâs ve selâmet bulmalarında asla ihtimal olmadığı da anlaşılmış oluyor."[436]

Yani bu (murted) toplumlar iflâh olmazlar. Felâh, refah ve terakkî gibi zâhirî bakımdan iyi gibi görünen hallere rağmen, bunun gerçek bir saâdet ve iyileşme olmadığı şubhesizdir. Asıl kurtuluş, toplumların benlik ve şahsiyetlerini bulmasıdır. Bu da ancak İslâmiyet'le mümkündür. İslâm'ın dışında herhangi bir mercîye ve düzene yöneliş, durum ve derecesine göre küfür, şirk, nifak ya da irtidâd hallerinden biriyle nitelenip hükme bağlanabilir. [437]

Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevanın soyulmasının bazı etkenleri, sebepleri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-munker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata meyil, yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve murcie düşüncesi, israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle mucâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayışının oluşturduğu mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.

Şirk ve irtidâdla ilgili bu bilgilerden sonra, içinde yaşadığımız toplumu değerlendirmeye çalışalım: Eski ummetler gibi bu toplum da helâk olsa, deprem vb. bir âfetle yerle bir olsa, aradan uzun asırlar geçtikten sonra buralarda yaşayan insanlar, kazılarla elde edecekleri heykel ve eğlence araçlarından, tesbit ettikleri, araştırıp buldukları şeylerden bu zamanki toplumun yaşam tarzı ve dini hakkında neye hükmederler dersiniz? Ya da (hayâlî bir şey de olsa) "zaman tüneli"nden bir sahâbeyi geçirseler, bizim yaşadığımız zaman ve ülkeye misafir etseler, (meselâ bir gece klübüne, bir mahkemeye, bir okula, çarşıya, ya da bir eve) baksa, bu toplumun inancı konusunda ne tür bir yargıya varırdı? Hasan Basrî'nin daha 3. nesil müslümanlarına söylediği sözü hatırlayalım: "... Onlar sizi görseydi, müslüman demezlerdi."

Okullar, törenler, mahkemeler, meclisler, resmî kurumlar, bankalar, stadyumlar, ...hâneler, kumar ve eğlence yerleri... toplumun dinini yansıtmıyor mu? Hele yasalar ve hükümler... Seçim öncesi halkın yönetici adaylarından beklediklerinin, onların vaadlerinin hangi dinle izahı yapılabilir? Küçük Amerika hülyâları, sadece dünyevî ve fânî istekler...

Anket yapsanız, halkın kendini hangi sıfat-isimle benimseyip başkasına tanıtmak istediğini sorsanız, içinde, "Atatürkçü/Kemalist, laik, demokrat, Batıcı, Sosyalist, falancı, Avrupa Birliğine üyeliği çok önemseyen, özgürlük taraftarı, falan partili, filan takım taraftarı veya şu sanatçı hayranı gibi kelimeler sıralasanız, bu listenin sonuna da "müslüman" kelimesini ekleseniz; bunlardan birini tercih etmesini isteseniz, son kelimeyi isim-sıfat olarak tercih edenler gerçekten hâlâ bazılarının düşünmeden söyledikleri gibi % 99'ları bulur mu dersiniz?

Meselâ, Taksim'e, ya da şehrin işlek bir caddesine, meydanına çıksanız, gelip geçen gençlere teklifte bulunsanız, "alın size bin dolar, ama şurada 'falan dini seçiyorum' diye söz verecek, -meselâ- şu belgeyi de imzalayacaksınız" deseniz, nasıl bir netice ile karşılaşırsınız? Ya da "ayda 500 milyon maaşla bir Yahûdi sinegogunda Yahûdiliğe hizmetle ilgili iş vereceğim" veya "yurtdışına, meselâ Amerika'ya gönderiyoruz, ama, farklı bir dinle ilgili bazı şartlarımız var" deseniz... Bu konularda sonucu tahmin etmeden önce, Harp Okullarına, emniyete veya bir devlet kurumuna girmek için can atan gençleri, anıtkabire akın eden insanları, çok rahat elfâz-ı küfür söyleyen, hatta dine ve mukaddesâta sövebilen kışladaki subayları, kahvedeki vatandaşları... göz önüne getirmeli ve özellikle insanın para için neler yapabildiğini, nâmusunu hem de çok ucuza satan bayanları, "ne iş olursa yaparım, ağabey, sen yeter ki paradan haber ver!" diyen insanları değerlendirmelisiniz. Hele devletin emri veya yasağı olan konularda, halkın anormal görmediği durumlarda...

Diyanet'in açıklamasına göre, Adapazarı deprem bölgesinde 100 civarında insan, misyonerlerin hummalı çalışmaları sonucu İslâm'ı bırakıp resmen Hıristiyanlığı seçmiş. Her gün dininden kopan, farklı ideoloji ve hayat görüşlerini benimseyen ama resmen farklı bir dine geçtiği değerlendirilmeyen insanların sayısını kimse bilmiyor. Medya, okullar, resmî kurumlar devamlı murted yetiştiren programlarıyla ha bire müslümanları adı konulmamış farklı dinlere çekmekteler. 2 Ocak 1976'da çıkan Sebil adlı Haftalık gazetenin kapaktan sorup, sayfalarında işlediği konu şöyleydi: "Nasıl Hristiyan Olacaktık?" Kâzım Karabekir Paşa'nın hâtıralarından alıntılar yapılıyor, TBMM'nin ilk yılında meclis başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın riyâsetinde devletin resmî dininin Hristiyanlık olmasının ısrarla savunulduğunu ve bu konudaki tartışmaları anlatıyordu. Devlet, resmen Hristiyanlığı kabul etmemişti, ama çok kısa zaman sonra Anayasadan "Devletin dini İslâm'dır" ifadesi kaldırılmış, "laik demokratik devlet" ifadesi konulmuştu. Sonra da bu doğrultuda dayatmalar, devrimler, takrir-i sukûn kanunları ve İstiklâl Mahkemeleri...

Ummetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.”[438]

Toplumla ilgili esas problem, ekonomik kriz değildir, maddî sıkıntılar da, açlık da. Hatta yolsuzluklar, ahlâk eksikliği de değildir. Problem, iman problemi; kriz, tevhid krizidir. İmanı olmayan topluma hangi ahlâkî ilkeleri yerleştirmek isterseniz isteyin, delik kaba su doldurmaya çalışmış olursunuz. Arabanın motorunu çalmışlarken kaportadaki çiziklerin ne önemi var? Kalbi olmayan birinin, nesi olursa olsun, o insan değildir artık. İmanını yitiren toplumun her şeyi gitmiş/bitmiş demektir.



Murtedliğe Giden Yollar

Murtedliğe Yol Açan Sebebler:
Murtedlik, söz, fiil/eylem ve inanç (ve şubhe) ile ortaya çıkar. Murtedlerin İslâm'dan dönmelerinin birkaç sebebi olablir:


1- İslâm'ı ve onun hükümlerini beğenmemek,
2- İslâm'ı çıkarlarına ve zevklerine engel görmek,
3- Dünyalık bir makam elde etme ihtirası,
4- İman zayıflığı veya İslâm'ı yeterince tanımama,
5- Gayri müslimlere özenme, onların zevk içinde yaşamalarına imrenme ve onları bazı konularda üstün ve ileri kabul etme anlayışı ve diğer sebepler.



Bir Müslümanı Murted Yapan Tavırlar:

Bir müslümanın İslâm'dan çıkmasına sebep olacak bazı durumları şöylece özetleyebiliriz.


Müslüman olduğu halde, Allah'a şirk koşmak; Allah'ın dışında bir kimseye, bir otoriteye, putlara tapınmak, Allah'tan istenecek yardımı ölülerden veya mezarlardan istemek, birtakım örgütleri veya devletleri Allah gibi düşünmek, kişiyi İslâm'dan çıkarır, murted yapar.

İslâm'ın küfr veya kâfirlik dediği şeyler konusunda şüphe etmek; İslâm da bellidir, onun dışındaki bâtıl yollar da bellidir. Küfür olan konularla ilgili olarak “acaba onlar da doğru olabilir mi?” düşüncesi İslâm inancına aykırıdır. Onlar doğru olsaydı, İslâm'ın Hz. Muhammed ve Kur'an'la gönderilmesine ne lüzum vardı? Bütün bâtıl dinler, bütün İslâm dışı ideolojiler, insanlar adına nisbet edilen hayat sistemleri İslâm tarafından reddedilmektedir (Komünizm, Hinduizm, Hırıstiyanlık, Demokrasi, Marksizim, laisizm, Kemalizm ve diğerleri)

Peygamberimiz'in bize bildirdiği bazı şeyleri beğenmemek, onlara karşı yüzü buruşturmak, râzı olmamak (47/Muhammed, 9)

Müslümanlara karşı kâfirlerle işbirliği yapmak, onlara yardım etmek (9/Tevbe, 65-66)

İslâm'ın ilkelerine, şeriata karşı gelmek, onlarla alay etmek, onların yerine başka otoritelerin veya kişilerin görüşlerini daha iyi, güzel veya çağdaş bulmak.

Kesin deliller ile, ümmetin icmâsı ile sâbit olmuş, dinden sayılan hükümlere karşı gelmek, onları kabul etmemek.

Bunlar veya bunlara benzer davranışlar ve sözler bir müslümanı dinden çıkarabilir, murted yapabilir. Bunlar birer hükümdür ve müslümanları din konusunda dikkatli olmaya teşviktir, onları tehlikeden sakındırmaktır. Kişi ya inanır, ya inanmaz. Ama tutarlı olması gerekir; inandığı dinin gösterdiği gibi inanması ve yaşaması lâzımdır. İslâm, Allah'ın dinidir ve ona nasıl inanılması gerektiği ortaya konulmuştur. O, insanların görüşü değildir ki, dileyen dilediği gibi kullansın. (20)

Günümüzde insanlar, ortamın ve çevre şartlarının İslâmî değil; câhiliyye yapısı arzettiğinden, İslâm'ı doğru bir şekilde kavrama ve sırât-ı mustakîm çizgisini kolaylıkla sürdürme imkânlarına yeterince sahib değildirler.
İslâm dışı, hatta İslâm'a düşman düzen ve buna bağlı kurum ve kuralların etkisiyle her an bâtıl yollara bilinçsiz de olsa dalma riskiyle karşı karşıyadır. Bunlardan birkısmı, belki imanını tümüyle giderecek ve kişiyi murted yapacak durumda değilse de, bir kısım insan bilerek ve seçerek İslâm'dan farklı yollar / ideolojiler / dinler edinmektedirler. Bu kimselerin mâzîsinde İslâm'ı gerçek anlamıyla bilip bir bütün halde kabul etme ve yaşama gayreti var iken, sonradan bilinçli bir tercih sonucu dinini değiştirme söz konusu olmuş ise, -neûzü billâh- murtedlik vuku bulmuş olur. Mu'min iken kişinin murted olması sonucunu veren birtakım söz ve fiillere şunlar örnek gösterilebilir:


Müslüman bir kimsenin kendi irâdesiyle açıkça; ‘Ben Allah'a ortak koşuyorum' demesi, yahut Allah'ın varlığını inkâr etmek, peygamberleri reddetmek ya da bir tek peygamberi dahi yalanlamak gibi küfrü gerektirici bir söz söylemek, açıkça küfrü gerektiren -Mushaf'ı ya da bir parçasını pisliğe atmak gibi- bir fiil işlemek, namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi İslâm'ın kesin bir hükmünü inkâr etmek, farz namazların, -bunların bir rekâtinin bile olsa- farz olduğunu, dinin emri olduğunu reddetmek gibi veya farz olmadığı kesin delillerle sâbit bir hükmün farz olduğuna -meselâ farz namazlara bir rekât ilâve etmek gibi- inanmak, peygamberliğin insanların kendi gayretiyle kazanılabileceğini ileri sürmek gibi hususlar küfrü gerektirir. Bu gibi küfrü gerektiren inanç ve tavırlar önceden müslüman bir kimse tarafından kabul ediliyorsa, bu kimse murted olur.

Çağımızda ortaya çıkan birtakım şartlar vardır ki, müslüman kimse iman açısından bunların da hükmünü bilmelidir. Bunların en başında hiç şubhesiz Allah'ın indirdiği hükümlerin dışındaki hükümler ile hükmetmek gelir.

Konuyla ilgili olarak Abdulkadir Udeh'den alıntı yapalım:

“Çağımızda reddetmek, kabul etmemek yoluyla küfrün açık örneklerinden bir tanesi de, Allah'ın şeriatiyle hükmetmeyi kabul etmemek ve onun yerine insanlar tarafından konulmuş hükümleri, kanunları uygulamaya koymaktır. Çünkü İslâm dininde asıl olan kural, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmenin farz, ondan başka kanun ve hükümler ile hükmetmenin ise haram olduğudur. Kur'ân-ı Kerim'in bu hususa dair nasları gâyet açık ve kesindir.

İslâm şeriatine aykırı her türlü yasa ve hükmün bâtıl olduğu hususunda fakîhler ile ilim adamları arasında görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Yine onların ittifakına göre İslâm dışı hükümlere itaat gerekmez, hatta İslâm şeriatine aykırı olan her şey, müslümanlara haramdır. İsterse bu haramı emreden ya da mubah kılan egemen otorite ya da başkası olsun. Yine ittifakla kabul edilen hususlardan bir tanesi de şudur: Sahih olduğuna inandığı bir te'vile dayanmaksızın müslümanlardan her kim Allah'ın indirdiklerinden başka hükümler ortaya atarsa, o kimseler hakkında Yüce Allah'ın verdiği “kâfir, zâlim ve fâsık” hükümleri verilir. Meselâ, başka bir hükmü ondan daha üstün, daha güzel gördüğü için İslâm'ın öngördüğü cezaları ve hükümleri uygulamaktan yüz çeviren bir kimse, kesinlikle kâfirdir, daha önce iman etmiş ise bu tavırlarıyla murted olur.

İttifakla kabul edilen hususlardan bir diğeri: Allah'ın ya da peygamberinin emirlerinden herhangi birisini reddeden bir kimse, bunu ister şüphe ve tereddüt yoluyla, isterse de terk ve kabul etmemek yoluyla, isterse de o hükme teslim olmamak dolayısıyla reddedecek olursa İslâm'dan çıkar, murted olur Çünkü sahâbe-i kirâm, zekât vermeyi kabul etmeyenleri murted olarak değerlendirmişlerdir. Yüce Allah kendisinin ve Rasûlünün hükmünü teslimiyetle kabul etmeyenlerin kâfir olduklarına dair açık hükmünü indirmiştir:
Rabbine andolsun ki, onlar kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda Senin hükmüne başvurmadıkça ve verdiğin hükmü, içlerinde bir sıkıntı olmaksızın tam bir teslimiyetle kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar (4/Nisâ, 65) (21)
Ahmed Kalkan ; İslam Akaidi


Yaralanılan Kaynaklar

• Huseyin K. Ece, age s 457-459
• Ferit Aydın, İslâm'da İnanç Sistemi, s 190-195
• Eymen ed-Dımaşkî-Ömer Tellioğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c 4, s 369-372
• Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s 214
• Eymen ed-Dımaşkî-Ömer Tellioğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c 3, s 175-176
• Ömer Tellioğlu, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c 5, s 262-267
• Abdulkerim Zeydan, Mecmuâtu Buhûsin Fıkhiyye, Beyrut 1407/1986, s 415-416
• Abdulkerim Osman, en-Nizâmu's-Siyâsî fi'l-İslâm, s 66-67
• Hikmet Zeyveli, Kur'an'ın Aktüel değeri Üzerine, 1 Kur'an Sempozyumu, Bilgi Vakfı Ys289, 293
• Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c 10, s 170-172
• Mevdûdi, Tefhimu'l Kur'an, c 2, s 340
• Ahmet Yaşar, İslâm Ceza Hukukunda İdamı Gerektiren Suçlar, s 98
• Mehmet Aydın, 1 Kur'an Sempozyumu, s 353
• S. Ateş, 1 Kur'an Sempozyumu, Bilgi Vakfı Y s 382-383
• Hayreddin Karaman, İslâm'da İnsan Hakları, Ensar Neşriyat, s 72-73
• Huseyin KEce, İslâm'ın Temel Kavramları, s 459
• Ekrem Sağıroğlu, Kur'an'da İnsan ve Toplum, s 213-216
• Huseyin K. Ece, age s 640-641
• Geniş bilgi için bkzMuhammed Kutub, Tevhid, Risale Y

• Huseyin K. Ece, age s 458-459
• Abdulkadir Udeh, et- Teşrîu'l-Cinî el-İslâmî, Beyrut, 2/708-710 -İslâm Ceza Hukuku ve Beşerî Hukuk-

• A. Saim Kılavuz, İman Küfür Sınırı, s160-165
• M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s 351-354
• Ahmed Özalp, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c 2, s 232-233

 

Benzer konular

Üst