Neler yeni
İslami Forum, Dini Forum, islami site, islami sohbet, radyo, islami bilgiler

İslam-tr.org'a hoş geldiniz! Hemen üye olun ve kendi konularınızı, düşüncelerinizi paylaşarak bu platforma katılın. Oturum açtıktan sonra, İslam dini, tarih ve güncel konularla ilgili paylaşımlarda bulunabilirsiniz.

Çözüldü Dâr'ul Harb'te (Gayr-ı Muslim Ülkelerde) Yaşamanın - İkâmetin Hükmü Nedir?

Abdulmuizz Fida Çevrimiçi

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
Aleykum selam we rahmetullah ;

İbrâhim (a.s.), kavminin kendisini ateşte yakma teşebbüsünün ardından, “Doğrusu ben Rabb'imin emrettiği yere hicret ediyorum” demiş (Ankebût 26) ve önce Filistin’e, ardından Mısır’a göç edip daha sonra da Ken‘ân diyarına yerleşmişti. İbrâhim’le beraber Filistin’e kadar bu hicrete katılan Lût (a.s.), peygamberlik görevini yaparken kâfirlerin azgınlık ve ahlâksızlıkları karşısında Cenâb-ı Hak’tan aldığı emirle bir gece vakti inananlarla birlikte yurdundan çıkmış, arkasına dönüp bakmadan gitmesi istenilen yere gitmişti (Hûd 80-81; el-Hicr 165)
Şuayb (a.s.)’a kavminin ileri gelen kibirlileri, “Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman edenleri memleketimizden çıkaracağız; yahut dinimize döneceksiniz” demişler (el-A‘râf 88), O'nu ve mûminleri hicrete zorlamışlardı. .
Mûsâ (a.s.), Allah’ın emriyle geceleyin Mısır’dan yola çıkardığı İsrâiloğulları’nı göç ettirmeyi başarmış, peşlerine düşen Firavun ve ordusu ise denizde boğulmuştu (Yûnus 90; Tâhâ 77-78; eş-Şuarâ 52-67).
Bu gibi âyetlere dayanarak hicretin bütün peygamberlerin hayatında yer aldığı söylenebilir; kâfirlerden görülen eziyet ve baskılar, hak dini tebliğ imkânının ortadan kalkmış olması onları göç etmek zorunda bırakmıştır. Nitekim İbrâhîm sûresinde Mekke'lilerden öncekilerin, Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin kıssaları anlatılırken kâfirlerin peygamberlerine, “Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka dinimize döneceksiniz” dedikleri bildirilerek Rabb'lerinin bu peygamberlere, “Zalimleri mutlaka helâk edeceğiz” diye vaadde bulunduğu belirtilir. (İbrâhîm 14/9-13)


Dar'ul Harbte Yaşamanın Hükmü
Dar'ul Harb'te İkamete belli durumlarda ruhsat verilmişken, beli durumlarda ise hicret mustehab ve vacib hukmu alır.

1- Dar'ul Harb'ten Dar'ul İslam'a Hicret etmeleri vacib olanlar:

Dâr'ul Harb't e dinini izhara muktedir olmayan ve farzları yerine getiremeyenlerin, Dâr'ul İslâma hicret etmeleri, hicrete güç ve imkânları varsa vacibtir. Bu durumda, Dâr'ul Harb'te ikamet haramdır.
Kadınlar, yanlarında mahremleri bulunmasa da, hicrete imkanları varsa hicret etmeleri gerekir.
Bu konuda deliller şunlardır:

İman getirip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiçbir şey ile velâyetiniz yoktur.” (Enfal 72)

Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: “Ne işde idiniz?” Onlar: “Biz yeryüzünde (dinin emirlerini tatbikten) âcizlerdik” derler. Melekler de: “Allah`ın arzı geniş değil miydi? Siz de oradan hicret edeydiniz ya” derler. İşte onlar, onların barınakları cehennemdir. O ne kötü bir yerdir.”
“Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan zâ'f ve acz içinde bırakılıp da hiçbir çareye gücü yetmeyen ve (hicrete) bir yol bulamayanlar mustesna.”
“İşte onlar, Allah`ın onları afv edeceğini umabilirler. Allah çok affedici, çok yarlığayıcıdır.(Nisa 97 - 99)
Ayetteki bu şiddetli va`îd vucuba delâlet eder. Ayrıca, dinin vâciblerini (farz) yerine getirmek, ona muktedir olanlara vacibdir. Vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vacibdir. O halde, hicret etmedikçe vâcibleri yerine getirmek mümkün değilse, hicret vacib olur. (Dr Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı Dârulislâm-Dârulharb, İstanbul, 3. baski, 190-191. 1315, II, 269; Remli, VIII, 82)
Allah Rasûlu (s.a.v.) Muşrikler arasında ikamet eden müslümandan beriyim.”
(Tirmizî, Siyer, 42; Ebu Davud, Cihad, 105; İbn Ruşd, el-Mukaddimat, Mısır 1325, II, 612)
buyurmuşlardır.

2- Hicret hükmünden istisna edilenler:

Dâr'ul Harb'de dinin emirlerini yerine getiremeyenlerden, hicrete güç ve imkanları bulunmayanlar hicret hükmünden istisna edilmişlerdir. Yukarıda zikredilen âyette bu husus belirtilmiştir. Kur`an-ı Kerim`de kendilerinden “Mustadaflar” diye söz edilen bu durumdaki müslümanlar, hicrete imkân buluncaya kadar Dâr'ul Harb'te kalma ruhsatına sahibdirler.
(Hacâvi, el-İknâ, Misir 15. Tirmizi, Siyer 42, IV, 155; Ebu Davud)

3- Hicret etmeleri mustehab olanlar:

Dâr'ul Harb'te dinin emirlerini serbestçe yerine getirip de bu hususta fitneye maruz kalmayanların Dâr'ul İslâm'a hicret etmeleri vâcib değil mustehabdır.
Bu durumda olanlara hicretin vâcib olmaması, dinin emirlerini yerine getirmek hususunda bir baskı ve zulme maruz kalmamalarıdır. Bunlara hicretin mustehablığı ise, bir müslümanın İslâm toplumu içinde yaşamasının sosyal ve siyasi yönden gerekli oluşu ve İslâm dışı bir toplumda kendi inanç ve hayat tarzını paylaşmayanlarla birlikte yaşamasının zarar ve mahzurlarından ileri gelmektedir.

Ey iman edenler, Yahudileri de Nasranileri de kendinize yâr (ve üstünüze hâkim) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirinin yârânıdırlar. İçinizden kim onları dost (ve hâkim) edinirse, o da onlardandır. Şubhesiz, Allah o zalimler gurûhuna muvaffakiyet vermez.” (Maide 51)

Diğer taraftan bu durumda olan müslümanlar, Dâr'ul Harb'de ikamet etmekle her an onlara meyletme tehlikesiyle karşı karşıya oldukları gibi, gayr-i muslim topluluğun çok görülmesine de yardım etmiş olurlar. Dinlerini izhara ve yaşamaya muktedir olsalar bile, orada acz ve hakimiyet altındadırlar.
İslâm ülkesine hicret etmekle hem müslümanlara destek ve yardımcı olurlar, hem de gayr-i muslim bir toplumda kalarak Allah`a isyana ve munkere şahid olmaktan kurtulurlar.

Dâr'ul Harb'de dinin emirlerini ifaya muktedir olan müslümanların hicret etmelerinin vâcib olmayışının bir delili de, Allah Rasûlu (s.a.v.)`in, amcası Abbas`a (r.anh) Mekke`de ikamet musaadesi vermiş olmasıdır. Ayrıca, Benî Adiyy kabilesinin yoksul ve yetimlerini barındıran Nuaym en-Nahhâm hicret etmek istediğinde, kavmi ona gelerek, dininin icablarını yerine getirmede tamamen serbest olacağını belirtip aralarında kalmalarını istediler. O da bir muddet kaldıktan sonra hicret ettiğinde Allah Rasûlu (s.a.v.) ona şöyle buyurmuştu:
Kavmin sana benim kavmimin bana muamelesinden hayırlı çıktı. Kavmim beni yurdumdan çıkardı ve beni öldürmek istedi. Senin kavmin ise seni korudu ve sana eziyete mani oldu.”
O da: “
Ey Allah’ın Rasûlu, aksine senin kavmin seni Allah`a itaate ve düşmanlarıyla cihada çıkardı. Benim kavmim ise beni hicretten ve Allah`a itaattan alıkoydu dedi.
(Tirmizi, Siyer 42, IV, 155; Ebu Davud, Cihad, 105, III, 104-105)

Şâfiî âlimlerin belirttiğine göre, Dâr'ul Harb'de dinini izhara muktedir olan müslüman, orada İslâm`ın zuhuru ve yayılmasını umuyorsa, kalması hicret etmesinden efdaldir. Orada imtina ve itizâle muktedir olup da, hicretiyle müslümanlara yardımcı söz konusu olmazsa, orada ikameti vaciptir. Çünkü Şâfiî fukahaya göre, Dâr'ul Harb'de müslümanın imtina ve itizâle, yani onlara karşı kendisini korumaya ve mustakil olarak yaşamaya muktedir olduğu yer Dâr'ul İslâm'dır, orayı terk ederse o yer Dâru' lharbe dönüşeceğinden, terki câiz değildir. (Dr Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı Dârulislâm-Dârulharb, İstanbul, 3. baskı, 191)

Daha önce belirtildiği gibi Mekke Fethi’nden önce, dinlerini izhara muktedir olmayıp da hicrete imkanı olanların, Allah Rasûlu`ne yardım ve İslam esaslarını öğrenmeleri bakımından, hicret etmeleri farzdı. Bunlara, tekrar yurtlarına dönme ve Rasûlullah`ı terk etme ruhsatı da verilmedi. Veda Hutbesi`nde
Hiçbir muhacir, ibadetlerini ifâdan sonra Mekke`de üç günden fazla kalmasın buyuruldu. Bu husus yalnız Mekke ehline munhasırdı. Allah onları methetmiş ve yalnız onlar için “Muhacirler” tabirini kullanmıştır. Diğer Dâr'ul Harb'lerden gelenler, ülkeleri Dâr'ul İslâm'a dönüşünce geri gidebilirler.
Bazı Hanbelî âlimlerin belirttiğine göre, Dâr'ul Harb'den ayrı olarak, raks ve i`tizâlî fikirler gibi bazı sapık âdet ve görüşlerin hakim olduğu beldelerle, bağî (âsî)lerin elinde bulunan yerlerden de hicret etmek vacibtir.
(İbn Kudâme, el-Muğni, I, 515.)
İmam Mâlik de, Selef`e kufredilen beldelerde ikameti mekruh addederlerdi. (İbn Hacer, Tuhfetu'l Muhtâc, Kahire 1351, II, 67; el-Mukni, I, 485.,cihad 105, III, 104-105)

Dâr'ul Harbde İkâmet

Dâr'ul Harb'de ikametle ilgili bir hadisi şerif şöyledir:
Kays b.Ebi Hâzim’den, O'nun da Cerir b. Abdullah`dan (r.anh): Allah Rasûlu (s.a.v.) Has`am kabilesine bir seriyye gönderdi. Baskın esnasında secdeye kapanan bir grup insan da o arada öldürüldü.
Durum Rasûlullah`a bildirilince, onlar için yarım diyet tazminata hükmetti ve şöyle buyurdu:
Muşrikler arasında ikamet eden müslümandan beriyim.
Neden ey Allah`ın Rasûlu? diye sorduklarında:
Ateşlerini görmüyor musun? buyurdu.

(Tirmizi, Siyer, Bab 42, Hadis no: 1645; Ebu Davud, Cihad, Bab 105, Hadis no: 2645; Nesei 2558, 4753; Cessâs, II, 242; İbn Kayyim, Zâdu`l-Meâd fî Hedyi Hayri`l-İbâd, Kahire, 1950, II, 70; İbn Kudâme, el-Muğnî , I, 513; Mubârekfuri, V, 229; İbn Ruşd, el-Mukaddimat, Mısır 1325, II, 612)

Hadisde sözü edilen müslümanlar, müslüman oldukları anlaşılır da düşmanla birlikte öldürülmezler diye secdeye kapanmışlardı. Bu hadisden anlaşılacağı üzere, birisi ateş yakınca diğerinin görebileceği kadar yakın bir mesafede müslümanların gayr-i muslimlerle beraber yaşamaları yasaklanmış olup, bu da hicretin gerekliliğini ifade eder.
(Tirmizi, siyer 42, IV, 156)

Semure b. Cundeb (r.anh)`ın Nebi (s.a.v.)`den yaptığı rivayette şöyle buyurulur:
Muşriklerle ikamet etmeyin, onlara karışmayın. Kim onlarla, ikamet eder veya onlara karışırsa, onlar gibidir.
(Ebu Davud, Cihad, Bab 170, Hadis no : 2787; Abdulkadir Udeh, el İslâm ve Evdâ`unâ`l-Kânuniyye, Kahire, 1951, 60-61)

İslâm toplumu dışında yaşamak, yalnızlık ve zaaf hissi uyandırır. Aşağılık duygusu doğurarak gitgide gayr-i muslimlere tabi olmaya yol açar. Halbuki İslam, müslümanın kendisini güçlü, izzetli ve hakim hissetmesini, kendi üzerinde Allah`ın sultasından başka hakimiyet duymamasını ister. Bu sebebledir ki, İslâm hakimiyetinin bulunmadığı yerde ikamet haram kılınmıştır, meğer ki orada dinin icablarını ifaya muktedir ve bu hususta fitneden emin olunsun. Aksi takdirde, hicrete muktedir olur da hicret etmezse, mezkur hadisde de belirtildiği gibi, İslâm ondan beridir. Zelil ve hakir olmamak için böyle yerlerden hicret etmek gerekir. Yoksa içinde bulunduğu hale alışarak sesini çıkarmazsa, nefsine zulumle Allah`a küfretmiş olur. (İbn Hazm, el-Muallâ, VIII, 514-515)


"Öz nefislerinin zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: "Ne işte idiniz?" Onlar: "Biz yeryüzünde dinin emirlerini uygulamaktan aciz kimseler idik" derler. Melekler de: "Allah'ın arzı geniş değil miydi? Siz de oradan hicret etseydiniz ya" derler. İşte Onlar böyle. Onların barınakları Cehennemdir. O ne kötü bir yerdir. Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan zayıf ve acz içinde bırakılıp da hiçbir Çareye gücü yetmeyen ve (hicret) için bir yol bulamayanlar mustesna" (Nisâ, 97, 98).

Bu âyetlerin nûzul sebebi hakkında İbn Abbas (r.anhuma) şunu nakletmektedir:
"Peygamber (s.a.v.) zamanında bazı muslümanlar muşriklerle birlikte durup onların sayılarının artmalarına neden oluyorlardı. (savaş sırasında) ok, Onlardan bazılarına isabet edebiliyor veya boynu vurulup öldürülebiliyordu. Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu. Yine İbn Abbas (r.anhuma)'ın rivayet ettiğine göre; bir kısım Mekke'liler İslâm'a girmiş, fakat müslümanlıklarını açığa vurmamışlardı. Bedir savaşı gününde muşrikler Onları da beraberlerinde savaşa götürdüler ve bazıları bu savaşta öldü. Müslümanlar bunun üzerine: "Bizim arkadaşlarımız müslüman idiler, savaşa zorla sokuldular" deyip, Onlara Allah'tan mağfiret dilediler. Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu" (İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, I, 542)
Demek ki mûminler, bu gibi durumlarda "biz İslâm'ı ayakta tutamayacak kadar zayıf kimseler idik" demekle kendilerini kurtaramayacaklardır. Çünkü bunlar İslâm'ı tamamıyla yaşayabilmek için herhangi bir teşebbüste bulunmamışlar ve böylece "kendilerine zulm etmişlerdir" fakat, gerçekten hicret edemeyecek durumda bulunan zayıf kimseler bundan mustesnadır.

Bu âyetler, muşrikler arasında bulunup da dinini ayakta tutamayan herkesi kapsamaktadır. Hicret edebilecek durumda olup da hicret etmeyenlerin, kendi nefislerine zulmetmiş oldukları ve bu ayetin hükmüne göre, haram işledikleri icmâ ile kabul edilmiştir (İbn Kesîr Tefsîr, I, 542) Bu hüküm kıyâmete kadar bakîdir ve genel bir hükümdür. Herhangi bir durum Onu, dinini yaşayabileceği, inancının gereklerini yerine getirebileceği Daru'l-İslam'a hicret etmekten alıkoymaz.

Hanbelî hukukçulara göre bir kimsenin, Daru'l- Harb'te dinini açığa vurup yaşayabiliyor bile olsa, müslümanların sayısını çoğaltmak ve cihada katılabilmek için Dâru'l-İslâm'a hicret etmesi sünnet olur.
Hanefi mezhebinde ise küfür diyarından İslâm diyarına hicret etmek vâcibdir.
Şâfiîlerden el-Mâverdî'ye göre de, müslüman herhangi bir küfür beldesinde dinini açığa vurabiliyorsa, orası onunla Daru'l-İslâm olmuş olur. Orada durmak, hicret etmekten daha iyidir. Çünkü böylelikle kendisinden başkalarının da İslâm'a girmeleri umulabilir. Ancak el-Mâverdî'nin bu görüşüyle, konu ile ilgili olarak Daru'l-Harb'te kalmayı haram kılan ayet ve hadisler arasındaki aykırılık açıktır. Hicret hükmü, Daru'l-Harb'te müslüman olup oradan uzaklaşabilecek güçte olan herkes için geçerlidir. (Ebû Abdillâh Muhammed b. Alî b. Muhammed eş-Şevkânî es-San‘ânî el-Yemenî, Neylu'l-Evtâr şerḥu Munteḳa’l-aḫbâr, VIII, 28, 29) Daru'l-Harb'ten hicret etmenin, herhangi bir mâsiyetin işlenmesi veya herhangi bir emrin yerine getirilmemesi veya İslâm devlet başkanının istemesiyle vâcib olacağı konusunda icmâ' vardır. (eş-Şevkânî, Neylu'l-Evtâr şerḥu Munteḳa’l-aḫbâr, VIII, 29)
Kişi "ben hicret edeceğim ama, gideceğim yer tanımadığım, yabancısı olduğum bir yerdir. Acaba orada geçimimi sağlayabilecek miyim? Sonra ne zaman geleceği bilinmeyen ölüm, beni yolda yakalarsa hicret etmiş sayılabilir miyim..." gibi bir takım düşünceleri içinden geçirebilir. Ancak bunlar yersiz düşüncelerdir. Çünkü: "Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek, barınacak bir çok yerler bulur, genişlik de bulur. Kim evinden Allah ve Rasûlüne muhâcir olarak çıkıp da sonra yolda ölürse, onun mükâfatı Allah'a aittir, (Nisâ, 100) Bu bakımdan ne rızık endişesi ne de "yolda ölüm" düşüncesiyle farz olan hicretten geri kalamaz.

Yeryüzü iman-küfür mücadelesinin alanıdır. Bu mucâdelede kimi zaman iman bazan da küfür egemen olmuştur. Mûminler İslâmî kimliklerini yitirdikleri, imanî zaaflara düştükleri, İslâmi ilimlerin yeterince tahsil edilmediği ve cehaletin yaygınlaştığı dönemlerde küfür İslâm'a gâlib gelecektir. İslâmî ilimlerin çok iyi bilindiği, İslâm'ın yaşandığı, imanın kalb atışlarında bile hissedildiği dönemlerde ise kuşkusuz İslâm egemen olacaktır. İslâm'ın ve küfrün egemenliği ya da şeytana zaman zaman fırsat verilmesi insanın ve yeryüzünün kanunu hükmündedir. Dolayısıyla mûminler İslâm'ın egemen olmadığı toplumlarda yaşama durumunda kalabilirler. Bundan dolayı hicret zaman zaman gündeme gelebilir. Hicret dönemi asla kapanmaz, Mekke'nin de fethinden sonra hicret gündeme getirilemez; hicret tarihin belirli bir dönemine ait bir olay değildir. Hicret süreklilik arzeder ve kıyamete kadar kaimdir.
Mekke'nin fethedildiği gün Abdurrahman b. Safvan (r.anh) babasını getirerek, Rasûlullah'a babasının da hicret sevabından payını almasını istediğini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: "Artık hicret yoktur" diye cevab verir. Rasûlullah'ı bu konuda yumuşatmak amacıyla, amcası Abbâs'ın yanına gider ve bu konuda kendisine yardımcı olmasını ister. Abbâs (r.anh), Peygamber (s.a.v.)'e "Allah aşkına kabul et" derse de, Rasûlullah şu cevabı verir: "Amcamın yeminini yerine getiririm, ama hicret yoktur" Hadîsin râvilerinden olan Yezid b. Ziyâd: "Halkı İslâm'ın egemenliği altına girmiş bulunan bir yerden hicret edilemez, demek istiyor" diye hadisi açıklamıştır. (İbn Mace Keffâret)
Burada görüldüğü gibi Mekke'den hicret etmek artık söz konusu değildir. Çünkü, hicretten maksad gerçekleşmiş bulunuyor. Artık Mekke'nin kendisi fethedilmek suretiyle Daru'l-İslâm olmuş ve İslâm'ın bütünüyle hayata yansıyacağı bir yer haline gelmiştir. Allah'tan başka hiçbir varlığın hâkimiyetinden söz edilemeyecektir.
Diğer bir kısım hadislerde ise, hicretin sürekliliğinden söz edilmektedir:
"Kâfirlerle savaşıldıkça hicretin sonu gelmeyecektir. (Ebû Abdillâh Muhammed b. Alî b. Muhammed eş-Şevkânî es-San‘ânî el-Yemenî, Neylu'l-Evtâr şerḥu Munteḳa’l-aḫbâr, VIII, 27).
"Hicretten sonra hicret olacaktır. Yeryüzünün en hayırlıları, İbrahim'in hicretini kendisine örnek alanlardır" (Ebû Davûd, Cihad)

İslâm hâkim olduğu bir yerden hicret etmenin farz veya vâcib olması söz konusu değildir. Ancak Daru'l-Harb'den Daru'l-İslâm'a hicret etmemin vucûbu kıyamete kadardır. Ebu Bekr İbnu'l-Arabî: "Hicret, Peygamber (s.a.v.) zamanında farz idi. Kendi dini veya nefsi için korkusu olan herkese farz olarak devam etmektedir. Kesilen hicret Mekke'nin fethinden sonra, Mekke'den Medine'ye olan hicrettir." (Ebû Abdillâh Muhammed b. Alî b. Muhammed eş-Şevkânî es-San‘ânî el-Yemenî, Neylu'l-Evtâr şerḥu Munteḳa’l-aḫbâr, VIII, 29) der.

Peygamber Efendimiz, bazen büyük kalabalıkları bile hicret edip etmemekle serbest bırakmıştır. Gönderdiği askerî mufreze (seriyye) kumandanlarına verdiği tâlimât arasında şunları da görmekteyiz: ".. Onları İslâm'a davet et. Kabul ederlerse, sen de bunu kabul et ve onlarla savaşma. Sonra bulundukları yerden muhâcirlerin yurduna hicret etmelerini iste. Bunu yaptıklarında do muhacirlerin leh ve aleyhlerinde olanın, kendilerinin de leh ve aleyhlerine olacağını bildir. Eğer hicret etmeyecek olurlarsa, durumlarının bedevî müslümanların aynısı olacağını onlara bildir. Onlara mûminlere uygulanan Allah'ın hükümleri uygulanacak, ancak müslümanlarla birlikte cihada katılmadıkça fey' ve ganimetten pay alamayacaklardır" (İbn Kesîr, Tefsîr, III, 329)

"Muhakkak iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler, işte onlar, Allah'ın rahmetini umabilirler" (Bakara, 219; Tevbe, 20)
"Muhacir ve ensardan daha önce iman etmiş olanlarla (sonradan) onlara ihsan ile uyanlardan Allah radı olmuştur. Ve onlar da Allah (ın kendilerine verdiği nimet ve sevab)dan radı olmuşlardır. Onlar O cennetlerde ebedî kalıcıdırlar" (et-Tevbe, 9/100).
"(Kendilerine) Zulmettikten sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada iyi bir şekilde yerleştireceğiz elbette, ahiretteki ecir(leri) ise daha büyüktür. Keşke ölmüş olsalardı" (Nahl, 41)

 
Üst Ana Sayfa Alt