Neler yeni
İslami Forum, Dini Forum, islami site, islami sohbet, radyo, islami bilgiler

İslam-tr.org'a hoş geldiniz! Hemen üye olun ve kendi konularınızı, düşüncelerinizi paylaşarak bu platforma katılın. Oturum açtıktan sonra, İslam dini, tarih ve güncel konularla ilgili paylaşımlarda bulunabilirsiniz.

Çözüldü Cihad Ed-Daf'in - Savunma Cihadı - Şartların Olmadığı (icma'sı)

A Çevrimdışı

Abu Jafar

Üyeliği İptal Edildi
Banned
Bugün bazi insanlar Cihad ed-Daf'in sartlari varmis diyorlar. Buna karsi reddiye ariyorum, in shaa Allah.

Ama asil sorum, Shaikh Al-Islam Ibn Taymiyyah, rahimahullah, "Ikhtiyarat" isimli eserinde cihad ed-Daf'in sartlari olmadiginin icma'sini bilirtiyor. Ve Imam Kurtubi, rahimahullah,'de aynisini Kuran Tefsirinde bilirtiyor. Bu ikisinin kaynagini ve Metin'ini ariyorum.



Cihad ed-Daf = Savunma (Defans) Cihadi.

Bir Makhaldia diye bir Gurup var, savunma cihad'in sartlari varmis diye idda ediyorlar. Bu konu icin reddiye ariyorum.

Bi yerde de okumusdum, Shaikh Al-Islam Ibn Taymiyyah ve Imam Kurtubi, rahimahumullah, Icma'yi rivayet etmislerdi, savunma cihad'in hic bir sartlari oldmadigindan. Ibn Taymiyye "El-Ikhtiyarat" diye eserinde rivayet etmisdi, Imam Kurtubi de Tefsrininde.

Tam olarak kaynagini ariyorum ve metinini. Cilt ve Sayfasini.
 
Abdulmuizz Fida Çevrimdışı

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
Bunlarla Yapılacak Cihad, Farz- Ayın Hükmünde Olan Savunma Cihadı Konumunda Olup, Bu Konumu Sebebi İle de Saldırı Cihadından Önce Gelir:

İbn-i Teymiye (Rahimehullah) şöyle der: “ Savunma savaşı, dine ve kutsallara saldıran düşmanı savmanın en çetin şeklidir. İcma ile vacibtir. Dini ve dünyayı bozan saldırgan düşmanı savmak, imandan sonra gelen en büyük vacibtir. Bu nedenle hiçbir şart yoktur ve imkan ölçüsünde herkes için farz-ı ayn hükmündedir.” (Şeyhu'l İslam İbn Teymiyye, El-İhtiyaratu’l-Fıkhıyye, s. 309)

Şeyh'ul-İslam İbn Teymiyye'nin, mudaafa cihadında, kuvvet ve güç şartını saymaması da, bu şart malum olub bilindiginden dolaydır; bundan dolayı Şeyh'ul-İslam der ki: "Şart yoktur, bilakis imkan yettiği kadar def edilir." (İbn Teymiyye, İhtiyarat el fikhiyye, s. 532)

Şeyh'ul-İslam İbn Teymiyye yine der ki: "Her kim dinini yaşamaya acizse veya sultan ile cihada aciz ise, gücünün yettiği kadarını yapar, O da ummeti Muhammed'e dua etmesi, ve hayrı sevmesi gibi , zira Allah gücünün yetmediğini yüklemez. " (İbn teymiyye, Mecmuu Fetava , C. 28, s. 396)

Murtedlere Karşı Savaşmak, Asli Kafirlerden Olan Yahudi, Hıristiyan Veya Muşriklere Karşı Savaşmaktan Daha Önceliklidir:

Şeyhu'l-İslam İbn-i Teymiye (Rahimehullah) şöyle der: “Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sunnetinde murtedlerin cezasının, asli kafirlerin cezasından daha ağır olduğu sabittir. Bu birkaç yöndendir. Bu yönlerden birisi; murtedin her halukarda öldürülmesi, onlardan cizyenin kabul edilmemesi ve onlar ile zimmet akdinin yapılmamasıdır. Bu hükümler asli kafirlerin hükümlerinden farklı ve daha ağırdır. Bu yönlerden bir diğeri ise, mürtedin, savaşmaya güç yetiremeyen aciz bir kişi dahi olsa, asli kafirdeki hükmün aksine öldürülmesidir. Savaşmaktan aciz olan asli kafir, hanefilere, malikilere, hanbelilere ve ulemanın çoğunluğuna göre öldürülmez.

Bir diğer yön ise murtedin mirasından Müslüman yakınının alamaması ve yine Müslüman yakınından kalan mirasda da mürtedin hak sahibi olmamasıdır. Ayrıca nikah akdi de asli kafirin aksine mürted ile caiz değildir. Hatta yine asli kafirin aksine mürtedin kestiğinin yenilmesi haramdır.” (Mecmuu’l-Fetava, 28/534)

Yine şöyle der: “Riddet küfrü icma ile asli küfürden daha büyüktür.” (Mecmuu’l-Fetava, 28/47)

Şeyhu’l-İslam (Rahimehullah) başka bir yerde de söyle der: “Ebu Bekir (Radıyallahu Anhu) ve sahabe, asli kafirden önce murted ile cihada başladılar. Çünkü murted ile yapılan bu cihadda Müslümanların ülkelerinin bütünlüğü korundu.

Ayrıca İslam’dan çıkmak isteyenler de yeniden İslam’a döndürüldü. Oysaki o dönemde asli kafirle ve diğer muşriklerle yapılan cihadda istenen hedef Müslümanların topraklarını müdafaa ya da Müslümanların o anki sayılarını korumak değildi. Aksine yeni fetihler ve yeni kavimlere İslam’ın taşınması idi. Ancak şu muhakkak ki, önceden fethedilen yerlerin ve önceden dine girmiş insanların korunması, sonraki yapılacak fetih hareketlerinden öncelikli ve önemlidir.” (İbn Teymiyye, Mecmuu’l-Fetava, 35/158-159)


Şeyhu’l-İslam der ki: “Bir güç arkasına sığınarak, dinin mutevatir vaciblerinden bazılarını yerine getirmekten kaçınan gruba karşı savaşmanın vacib olduğu konusunda Müslüman alimler ittifak etmişlerdir.” (İbn Teymiyye, Mecmuu’l-Fetava, 28/540)

Allahu Teala şöyle buyurur: Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini pek iyi bilir. Ancak Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, kalpleri şüpheye düşüp, kuşkular içinde bocalayanlar (cihaddan geri kalmak için) senden izin isterler.(Tevbe 44-45)
Bu ayetin tefsiri hakkında İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der:
Bu, mu’minin cihadı terketme konusunda Rasullullah’tan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) izin istemeyeceğine ve ancak iman etmeyenlerin böyle bir izin isteyeceklerine dair Allahu Teala’dan bir ihbardır. Buna göre, izin dahi almadan cihadı terk edenlerin durumu nasıl olur?” (Mecmuu’l-Feteva, 28/438)


Kadının Cihadı :

Buhari, “Kadınların Cihadı” bölümünde, Aişe'den (r.anha) şöyle rivayet eder:
Cihada katılmak için Rasulullah'tan (s.a.v.) izin istedim. Bunun üzerine Allah Rasulu (s.a.v.), ‘Sizin cihadınız haccetmektirdedi.


İbni Hacer der ki: “İbni Battal şöyle der: Aişe (r.anha) hadisi, kadınlara cihadın vacib olmadığını gösterir. Ancak “Sizin cihadınız haccetmektir” sözü, kadınların nafile olarak cihada katılma haklarının olmadığı anlamına gelmez.” (Fethu'l-Bari 6/75,76)
Ahmed bin Hanbel’in (rahimehullah), Aişe'den (r.anha) rivayetinde ise şöyle geçmektedir:
Ey Allah'ın Rasulu (s.a.v.), kadınların cihad etmesi farz mıdır?’ dedim. Bunun üzerine Allah Rasulu (s.a.v.), ‘Onların cihadında çarpışma ve savaş yoktur. Onların cihadı hac ve umre yapmaktır’ dedi.”
(el-Bani sahih olduğunu söylemiştir. İrvau'l-Ğalil, 5, hadis no:1185)
Bu hadis, farz-ı ayn veya farz-ı kifaye ayırımı yapmaksızın kadının cihad ile yükümlü olmadığını belirtmektedir.


Ey iman edenler, size ne oldu ki, “Allah yolunda, savaşa çıkın” dendiği zaman yere çöküp kaldınız? Oysa dünya hayatının geçimi ahirete göre pek az bir şeydir.” (Tevbe 39)

Ey iman edenler” sözü, kadın erkek bütün müslümanları kapsar. Halbuki kadınlar bu savaşa katılmadılar. Bu savaşta Medine'ye vali olarak bırakılan Ali'nin (r.anh), “Beni çoluk çocuğun başına bırakıyorsunuz?(Buhari) demesi de bunun delilidir. Bu da gösteriyor ki genel seferberlik kadınları kapsamaz. Böylece yukarıda verilen Aişe (r.anha) hadisi genel hükmü ile geçerli olur.

Cihadın farz-ı ayn olduğu yerlerden biri de, düşmanın bir memleketi işgal etmesi durumudur. Düşman bir yere girerse, orayı savunmak bütün müslümanlar üzerine farzdır. Hendek savaşında bu durum meydana gelmişti. Allahu Teala, “Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan (vadinin üstünden ve alt yanından) üzerinize yürüdükleri zaman..” (Ahzab, 10) ayetiyle bunu belirtmektedir. Bu savaşa kadınlar katılmayıp yüksek ve tenha yerlere yerleştirildiler. (Siretu İbni Hişam 705,711, Subayh baskısı H. 1391)

İbni Kudame el-Hanbeli'nin (rahimehullah) sözü de bunu gösterir: “Düşman saldırdığı zaman zengin ve fakir herkesin karşı koyması vacibtir. Emirin izni olmadan düşmanla yüzleşmeye çıkılmamalıdır. Ancak ansızın saldıran ve halkı öldürmesinden endişe edilen bir düşman saldırısında, emirden izin alma imkanı da yoksa bu durumda emirin izni beklenmez. Bu demektir ki, ihtiyaç halinde savaşabilecek durumda olan bütün halkın düşmana karşı savaşa çıkması gerekir. Aileleri, malı ve yeri koruma amacı ile geriye bırakılanlar dışında, kimsenin savaşa katılmaması helal olmaz.” (el-Muğni ve'ş-Şerhu’l-Kebir 10/389)

İbni Kudame'nin (rahimehullah) “aileleri ve malı korumak için” demesi, düşmanın memlekete saldırması halinde kadınların savaşa katılmalarının şart olmadığını gösterir.

Şeyhu'l-İslam İbni Teymiyye (rahimeullah) şöyle der:
Bunun bir benzeri de, düşmanın müslüman memlekete saldırması ve karşı koyan müslüman savaşçıların sayısının, düşmanın sayısının yarısından daha az olmasıdır. Bunlar çekilecek olurlarsa, düşman kadın ve çocukları ele geçirir. Bu ve benzerleri haller taarruz değil, savunma savaşıdır. Bu savaşta düşmanın önünden çekilmek hiçbir şekilde caiz değildir. Uhud savaşı bu türdendi.” (el-İhtiyaratu'l-Fıkhiyye 311, Daru’l-Marife baskısı)


Yarıdan az” sözü, müslüman askerlerin düşman askerin yarısından daha az olmasını belirtir. Şeyhu'l- İslam'ın “Çekilirlerse, kadın ve çocukları ele geçirirler” sözü ise, bahsi geçen halde kadınların cihada katılmalarını farz-ı ayn olarak görmediğini göstermektedir.
Bu nedenle cihadın farz-ı ayn olduğu bütün durumlarda kadınların da bu cihada katılmalarının farz-ı ayn olmadığını söylemekteyiz. Sadece bir durumda kadınların cihada katılmaları vacib olur. Bu durum ise düşmanın bir memlekette evlere kadar saldırıp, kadın ve çocukları ele geçirme halidir. Bu durumda kadının hem kendini hem yanındakileri savunarak savaşması vacib olur.


Muslim, Enes'in (r.anh) şöyle dediğini rivayet eder:
“Ummu Suleym, Huneyn günü hançerini çekti. Ebu Talha onu görünce, ‘Ey Allah'ın Rasulu (s.a.v.), Ummu Suleym'in elinde hançer var’ dedi.
Rasulullah (s.a.v.), ‘elindeki hançer nedir?’ dedi.
Bunun üzerine Ummu Suleym (r.anha), ‘muşriklerden biri bana yaklaşırsa onunla karnını deşmek için çektim’ dedi.
Rasulullah (s.a.v.) O'nun bu sözü üzerine güldü.”
Hendek savaşında Safiyye bintu Abdulmuttalib de aynı şeyi yapmıştır. (Siretu İbni Hişam 3/711, Subayh baskısı H.1391)

Kadının Cihadının Mahiyeti:

Bu meselede farz-ı ayn olan cihad meselesinde alimlerin, kadının cihadı ile ilgili söyledikleri üzerinde durulması gerekir. Bazıları bu konuda alimlerin ittifak ettiğini veya cumhurun görüşünün böyle olduğunu sanabilir. Halbuki durum böyle değildir.
Cihadın farz-ı ayn olduğu her yerde kadının cihada katılmasının vacib olduğunu söyleyenler bunu, kadın erkek ayırımı yapmaksızın “Farz-ı ayn olan cihad akıllı ve ergin olan her Müslüman üzerine farzdır” kuralından almışlardır.
Ancak kadınların cihadı ile ilgili şer'i nasslar bu kurala aykırı olup, bu nasslarla amel edilmesi gerekir. Şöyle ki:
Buhari, “Kadınların Cihadı” bölümünde Aişe'den (r.anha) şöyle rivayet eder: “Cihada katılmak için Rasûlullah (s.a.v)'tan izin istedim.
Bunun üzerine Allah Rasulu (s.a.v.), ‘Sizin cihadınız haccetmektir’ dedi.”

İbn Hacer der ki: “İbni Battal şöyle der: Aişe (r.anha) hadisi, kadınlara cihadın vacib olmadığını gösterir. Ancak “Sizin cihadınız haccetmektir” sözü, kadınların nafile olarak cihada katılma haklarının olmadığı anlamına gelmez.” (Fethu'l-Bari 6/75,76)

Ahmed bin Hanbel’in (rahimehullah), Aişe'den (r.anha) rivayetinde ise şöyle geçmektedir:
Ey Allah'ın Rasulü (s.a.v.), kadınların cihad etmesi farz mıdır?’ dedim. Bunun üzerine AllahRasulü (s.a.v.), ‘Onların cihadında çarpışma ve savaş yoktur. Onların cihadı hac ve umre yapmaktır’ dedi.”
(el-Bani sahih olduğunu söylemiştir. İrvau'l-Ğalil, 5, hadis no:1185)

Bu hadis, farz-ı ayn veya farz-ı kifaye ayırımı yapmaksızın kadının cihad ile yükümlü olmadığını belirtmektedir. Bu hadisi şerh eden İbni Hacer ve İbni Battal (rahimehullah) da kadınlarla ilgili olarak cihadın iki türü arasında ayırım yapmamıştır.
Rasûlullah (s.a.v) zamanında cihad çokça farz-ı ayn konumunda oluyordu. Ancak Rasûlullah (s.a.v)'tan zayıf dahi olsa, kadınların cihada çıkmalarını emrettiğini gösteren bir nass bize ulaşmış değildir.
Cihadın farz-ı ayn olduğu yerlerden biri de, Müslümanlarının imamının (Emiru'l mu'minin) halka genel seferberlik ilan etmesidir. Bunun örneklerinden biri Tebuk savaşıdır. Rasûlullah(s.a.v) (s.a.v.) bu savaş için bir kesimi değil, herkesi savaşa çağırmıştır. Nitekim ayet bunu göstermektedir. “Ey iman edenler, size ne oldu ki, “ALLAH yolunda, savaşa çıkın” dendiği zaman yere çöküp kaldınız? Oysa dünya hayatının geçimi ahirete göre pek az bir şeydir.” (Tevbe, 39)

Ey iman edenler” sözü, kadın erkek bütün Müslümanları kapsar. Halbuki kadınlar bu savaşa katılmadılar. Bu savaşta Medine'ye vali olarak bırakılan Ali'nin (r.anha), “Beni çoluk çocuğun başına bırakıyorsunuz? (Buhari) demesi de bunun delilidir. Bu da gösteriyor ki genel seferberlik kadınları kapsamaz. Böylece yukarıda verilen Aişe (r.anha) hadisi genel hükmü ile geçerli olur.
Cihadın farz-ı ayn olduğu yerlerden biri de, düşmanın bir memleketi işgal etmesi durumudur. Düşman bir yere girerse, orayı savunmak bütün Müslümanlar üzerine farzdır. Hendek savaşında bu durum meydana gelmişti. Allahu Teala, “Onlar hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan (vadinin üstünden ve alt yanından) üzerinize yürüdükleri zaman..” (Ahzab, 10) ayetiyle bunu belirtmektedir. Bu savaşa kadınlar katılmayıp yüksek ve tenha yerlere yerleştirildiler. (Siretu İbni Hişam 705,711, Subayh baskısı H.1391)

İbni Kudame el-Hanbeli'nin (rahimehullah) sözü de bunu gösterir:
“Düşman saldırdığı zaman zengin ve fakir herkesin karşı koyması vacibdir. Emirin izni olmadan düşmanla yüzleşmeye çıkılmamalıdır. Ancak ansızın saldıran ve halkı öldürmesinden endişe edilen bir düşman saldırısında, emirden izin alma imkanı da yoksa bu durumda emirin izni beklenmez. Bu demektir ki ihtiyaç halinde savaşabilecek durumda olan bütün halkın düşmana karşı savaşa çıkması gerekir. Aileleri, malı ve yeri koruma amacı ile geriye bırakılanlar dışında, kimsenin savaşa katılmaması helal olmaz.” (el-Muğni ve'ş-Şerhu’l-Kebir 10/389)

İbni Kudame'nin (rahimehullah) “aileleri ve malı korumak için” demesi, düşmanın memlekete saldırması halinde kadınların savaşa katılmalarının şart olmadığını gösterir.
İbni Teymiyye (rahimehullah) şöyle der:
“Bunun bir benzeri de, düşmanın Müslüman memlekete saldırması ve karşı koyan Müslüman savaşçıların sayısının, düşmanın sayısının yarısından daha az olmasıdır. Bunlar çekilecek olurlarsa, düşman kadın ve çocukları ele geçirir. Bu ve benzerleri haller taarruz değil, savunma savaşıdır. Bu savaşta düşmanın önünden çekilmek hiçbir şekilde caiz değildir. Uhud savaşı bu türdendi.” (el-İhtiyaratu'l-Fıkhiyye 311, Daru’l-Marife baskısı)
“Yarıdan az” sözü, Müslüman askerlerin düşman askerin yarısından daha az olmasını belirtir. Şeyhu'l İslam'ın “Çekilirlerse, kadın ve çocukları ele geçirirler” sözü ise, bahsi geçen halde kadınların cihada katılmalarını farz-ı ayn olarak görmediğini göstermektedir.
Bu nedenle cihadın farz-ı ayn olduğu bütün durumlarda kadınların da bu cihada katılmalarının farz-ı ayn olmadığını söylemekteyiz. Sadece bir durumda kadınların cihada katılmaları vacib olur. Bu durum ise düşmanın bir memlekette evlere kadar saldırıp, kadın ve çocukları ele geçirme halidir. Bu durumda kadının hem kendini hem yanındakileri savunarak savaşması vacib olur.
Muslim, Enes'in (r.anh) şöyle dediğini rivayet eder: “Ummu Suleym, Huneyn günü hançerini çekti.
Ebu Talha onu görünce, ‘Ey Allah'ın Rasulü (s.a.v.), Ummu Suleym'in elinde hançer var’ dedi.
Rasûlullah (s.a.v.), ‘elindeki hançer nedir?’ dedi.
Bunun üzerine Ummu Suleym (r.anha), ‘muşriklerden biri bana yaklaşırsa onunla karnını deşmek için çektim’ dedi.
Rasûlullah (s.a.v.) O'nun bu sözü üzerine güldü.”

Rivayet doğru ise, siyer kitaplarında anlatıldığı gibi, Hendek savaşında Safiyye bintu Abdulmuttalib de aynı şeyi yapmıştır. (Siretu İbni Hişam 3/711, Subayh baskısı H. 1391)

Kadına ancak belli bir durumda cihad farz olmakla beraber, emirin izni ile gönüllü olarak kadın cihada çıkabilir.
Muslim, Enes'ten (r.anh) şöyle rivayet eder:
“Ummu Suleym ve Ensar'dan bazı kadınlar Rasullulah (s.a.v.) ile beraber savaşa katılırlardı. Bunlar askerlere su verir ve yaralıları tedavi ederlerdi." Muslim, İbnu Abbas'tan da (r.anhuma) bunun bir benzerini rivayet eder. Fakihler, bunun ancak yaşı ilerlemiş kadınlar için geçerli olabileceğini ve genç kadınlar için bunun yasak olduğunu söylerler.
İbnu Kudame (rahimehullah) şöyle der: “el-Hırki der ki: Rasûlullah (s.a.v.) zamanında olduğu gibi, askerlere su vermek ve yaralıları tedavi etmek için yaşlı kadınlar dışında, düşman yurduna Müslümanlarla beraber genç kadınlar giremezler.” (el-Muğni ve'ş-Şerhu'l-Kebir 10/391)



MUCAHİDİN HANIMI, AİLESİ

Ummu Seleme (Esma Bint-i Yezid b. Seken) çok yerinde ve güzel konuşan, akıllı bir hanımdı. Rasûlullâh (s.a.v)’ın huzûruna çıktığında, Efendimiz'e derin bir saygı içerisinde ve tatlı bir ifâde ile şunları söyledi:
"Anam babam sana fedâ olsun ey Allâh'ın Rasûlu! Ben kadınlar tarafından elçi olarak gönderildim. Allah seni bütün erkeklere ve kadınlara Peygamber olarak göndermiştir.

Biz kadınlar sana ve senin Rabbine îmân ettik. Lâkin biz evlere kapanıp kalıyoruz. Beylerimize hizmet edip çocuk yetiştiriyoruz. Siz ise Cumuâ namazları kılmak, câmilere ve cemâate gitmek, hastaları ziyâret etmek, cenâze namazı kılmak, hac üstüne hac yapmak, daha da önemlisi Allâh yolunda muhârebe ve cihâd etmek gibi fazîletlerle bizden üstün oluyorsunuz.
Ancak siz hac, umre ve kâfirlerle mucâhede etmek üzere evinizden çıktığınız vakitlerde biz sizin mallarınızı korur, iplik eğirip elbiselerinizi dokur ve çocuklarınızı besleriz. O hâlde bizler de o hayır ve sevaplı işlerin ecirlerinde sizlere ortak olur muyuz?"
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Esmâ'nın bu sözlerini dinledikten sonra, yanlarında bulunan ashâbına dönerek:
"Siz hiç din işlerinde soru soran bir kadından, bundan daha güzel sözler işittiniz mi?" buyurdu.

Onlar da: "Ey Allâh'ın Rasûlu! Biz bir kadından, böyle güzel ifâdeler beklemezdik!" dediler.
Rasûl-u Ekram tekrar ona hitâb ederek:
"Ey hatun! Diyeceklerimi belle ve seni gönderen kadınlara da anlat ki; hanımların kocası ile iyi geçinip, kocasının hoşnutluğunu kazanması o fazîletlerin hepsine eşit olur." buyurdu.

(Beyhakî, Şuabu'l-îmân, VI, 421; Heysemî, Mecmau'z-zevâid, IV, 305)


Ummu Seleme Esma Bint-i Yezid b. Seken :
(hayatı : Peygamberimizin Hanımları)
Büyük hanım sahabilerden olan bu hanımın asıl adı Esma binti Yezid b. El-Sekene b. Rafı b. İmreu'l kays El-Ensariye El-Evsiye, El-Eşheli'dir.
Kendisine hanımların hatibi de denilmektedir. Yermuk savaşına katılmış. Rustad'ın ileri gelen rumlarından 9 kişiyi öldürmüş. Bu olaydan sonra bir süre daha yaşamıştır. (El-İsabe, c. 4, s. 234, Biy. 58.)


Yukarıdaki rivayetlerden anladığımız gibi , Cihada giden bir mucahidin, cihada çıkmasıyla (adım atmasıyla) birlikte ve geri evine dönünceye kadar ki her amelinden sevab kazandığı gibi, O'nun evini ve çocuklarını bekleyen , namusunu iffetini koruyan, ev işlerini vs yaparak Mucahid kocasının dönmesini bekleyen , Kocasının cihada gitmesinden razı olan-gönderen hanımında aynı cihad ceablarını alabileceğini öğrenmiş bulunuyoruz.
Rabbim tüm mucahidlerin iffetli hanımlarına bu sevabları versin. (Amiiin)


Yine aynı hadisin farklı varyantını ve Ahzab suresi 35. ayetinin nuzuluna sebab olan vakıayı Kurtubi'nin tefsirinden (İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 14/105) aktarıyorum :

"Doğrusu müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, iman eden erkeklerle iman eden kadınlar, itaate devam eden erkeklerle itaate devam eden kadınlar, sadık olan erkeklerle sadık olan kadınlar, sabreden erkeklerle Allah'a zilletle sabreden kadınlar, Allah'a zilletle boyun eğen erkeklerle boyun eğen kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, gizli yerlerini koruyan erkeklerle (gizli yerlerini) koruyan kadınlar, Allah'ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar için, Allah bir mağfiret ve büyük bir mukâfat hazırlamıştır." Ahzab 35

1- Âyetin Nuzul Sebebi:

Tirmizî'nin rivayetine göre ensardan olan Ummu Ammare (Nesibe), Peygamber (s.a.v.)'a gelerek şöyle dedi:
Ben herşeyin erkeklere ait olduğunu görüyorum. Kadınlardan herhangi bir şekilde sözedildiğini de görmüyorum.

Bunun üzerine şu: "Doğrusu müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, iman eden erkeklerle iman eden kadınlar..." âyeti nazil oldu.
(Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, garib bir hadistir. (Tirmizî, V, 354)


(Kahraman Mucahide kadın Ummu Ammare- hz. Nesibe kimdir :
http://www.biriz.biz/sahabiler/peyhan2.htm )


Hayatı Korumak İçin:


Hayatı korumak için meşrû mudâfaa konusunda fukahânın iki görüşü vardı; bu hususu İbn Teymiyye şöyle ifade etmiştir:
"Bilindiği üzere bir kimsenin hayatına yönelen tecavüzü defetmesi caizdir, bu sünnet ve icmâ ile sabittir. "Kavga ederek önlemesi farz mıdır?" konusunda iki görüş ileri sürmüşlerdir; Ahmed b. Hanbel'den de her iki görüş nakledilmiştir." (İbn Teymiyye, Fetâvâ, c. IV, s. 559)
Ancak yine Hanbelî fıkıh bilginlerinden İbn Kudame bu mesele hakkında, Hanbelî mezhebine ait tek görüş zikretmiştir ki bu da "farz olmadığı"dır; herhalde kendisi bu görüşü tercih etmiş olacaktır. Şöyle diyor:
"Bir kimsenin canı veya malı kastedildiğinde bizzat mudâfaa etmesi farz değildir." Sonra bir itiraz ileri sürerek: "Denirse ki: Açlık zarûretine düşmüş kimse bu zarûreti giderecek bir şey bulursa onu yemesi -iki görüşten birine göre- farzdır dediniz, burada aynı hükmü niçin benimsemiyorsunuz?" Buna şu cevabı veririz, diyor: "Çünkü onu yediği zaman başkasının canına kıymadan kendi hayatını devam ettirmektedir; burada ise kendini yaşatmak için başkasını öldürmesi gerekiyor, işte bunun için müdâfaa farz değildir. (el-Muğnî, c. VIII, s. 331)


Remlî'nin zikrettiğine göre Şâfiî mezhebinde de bir müslümanı öldürmek üzere saldıran kimseye karşı saldırıya uğrayanın müdâfaa etmesi farz değildir; hatta teslim olması sünnettir. (Nihâyetu'l-muhtâc, c. VIII, s. 23)

Hanefî mezhebinde İmam Cessâs saldıranı öldürmeye mal olsa bile mudâfanın farz olduğunu ileri sürmüş ve mezhebine ait başka bir görüş zikretmemiştir. Cessâs bu görüşünü şöyle ta'lîl etmiştir. Saldıran "bâğî"dir; Allah Teâla bâğîler ile savaşmayı emretmiştir. Merhum şöyle diyor:
"Bir kimsenin öldürmek üzere saldırdığı şahıs imkân bulursa saldıranı öldürmek mecburiyetindedir; imkân bulduğu halde öldürmemesi caiz değildir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Eğer mu'minlerden iki grup birbiriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz; eğer biri diğeri üzerine saldırırsa (bağiy), saldıranlara karşı -Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar- savaşınız... (Hucurât: 49/9)"


Bu âyette Allah Teâlâ saldıranlara (bâğilere) karşı savaşı emretmiştir; haksız olarak bir kimseyi öldürmeyi kastetmekten daha büyük bağiy olmaz." (el-Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. II, s. 401.)

Büyük fıkıh bilgini el-Cessâs'ın görüşü en kuvvetli görüştür. Onun zikrettiğine ilâve olarak mezkur görüşün başka mesnedleri de vardır:
İslâm haksız olarak kan dökmeyi yasaklamıştır; çünkü bu zulümdür ve yeryüzünü fesada vermektir. Allah Teâlâ bize zulüm ve fesadı kaldırmayı emrediyor. Tecavüze uğrayan kimsenin buna teslimiyet göstermesi zulme teslim olmak ve onu önlemek demektir ki bu caiz olamaz. Kezâ insanın hayatı kendi mülkü değildir, haksız olarak ona saldıran kimseye teslim olarak -def'i gücü olduğu halde- hayatını tehlikeye atmaya hakkı yoktur.


Malı Korumak İçin:

Mala karşı tecavüzü önlemek farz olmayıp haktır. Malı tecavüze uğrayan kimsenin mütecavizi kendi haline bırakması veya kavga etmeyerek istediği malı vermesi caizdir. (İbn Teymiyye, Fetâvâ, c. II, s.202) Aynı şekilde sonu öldürmeye de varsa meşrû mudâfaa hakkını kullanması da caizdir. ( İbn Teymiyye, İhtiyârât, s. 91; el-Muğnî, c. VIII, s. 329)

İbn Ömer'den (r.anh) rivâyet edildiğine göre evine bir hırsız girmiş, o da kılıcı çekerek hırsızın üzerine yürümüştür. Eğer kendisine mani olmasalardı hırsıza kılıcı vuracaktı. (İbn Teymiyye, Fetâvâ, c. IV, s. 188)

Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye (Rahimehullah) şöyle der: “Dinin bir kısmı Allah’a, bir kısmı Allah’tan başkasına ait olduğunda, dinin tamamı Allah’a ait oluncaya kadar onlarla savaşmak gerekir.” (İbn Teymiyye, Mecmuu’l-Fetava, 28/495)
 
Abdulmuizz Fida Çevrimdışı

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
Bizler Tekfirci ve Aşırılık Yanlısı mıyız?

27-28 Mart 2010 tarihinde Artuklu Üniversitesi'nin ev sahipliğinde düzenlenen "Barış Diyarı Mardin" adlı konferansa, Şeyh Enver el Evlaki'nin (Allah ona rahmet etsin) Inspire Dergisinde yayınlanan bu toplantıya cevap niteliğindeki bu makalesidir.


* * *

Müslümanları alimlerine saygı duymaları konusunda teşvik etmemiz çok önemlidir. Allah’ın dinini temsil konumundaki bir alimi aşağılamak ya da eleştirmenin kimseye bir faydası yoktur. Fakat bazı alimler -ne kadar alim olurlarsa olsunlar- doğru yoldan saparlarsa biz Müslümanlar onlara nasihatte bulunmak zorundayız. Allahın elçisi Muhammed (s.a.v.) den başka her insan eleştirilip düzeltilmeye muhtaçtır. Ömer (r.anh) minberinde halka şöyle sormuştu. Eğer doğru yoldan saparsam ne yaparsınız?
Sahabe efendilerimiz cevab verdiler: Seni kılıçlarımızla düzeltiriz.

Yine yaşlı bir kadın tarafından düzeltildiği uyarıldığı bir olayda Hz. Ömer o kadın doğru söyledi Ömer ise yanlış yaptı demişti. İşte bu günümüzde de Müslümanların üzerinde taşıması gereken sağlıklı bir ruh halidir. Bizler alimlerimize saygı duyarız fakat bizim inancımız kişi merkezli değil ilke merkezli bir dindir.

2010 yılının Nisan Ayında Türkiye’nin Mardin şehrinde bir grup dinadamı bir araya geldi. Bu toplantıya Amerika’dan Hamza Yusuf, Moritanya’dan Abdullah bin Beyyah Riyad’dan Abdulvahab el Tariri ve Yemen’den Habib Ali el Cifiri de katıldı.

Toplantının amacı Şeyhu'l İslam İbni Teymiyye’nin bir zamanlar İslam egemenliği altında olan fakat daha sonra gayri müslümler tarafından ele geçirilen Mardin halkının durumu halkında gönderilen bir soruya cevab niteliğinde olan meşhur Mardin fetvasını yeniden düzenlemekti.

Toplantıda İmam ibni Teymiyye’nin fetvası ele alındı ve yeni Mardin deklarasyonu olarak açıklanan kararda imamın fetvasının günümüzde geçerli olmadığı ve bazı radikaller(!) Tarafından şiddete delil olarak kullanılamayacağı açıklandı. Aşağıda bu toplantı kararlarından bir bölüm yer alıyor:

“İbni Teymiyye’nin mezkur fetvasını vermesine neden olan şartlar çok farklıdır. Değişen zamanlar değişik hükümleri doğurur. Günümüzde Müslümanlar tüm dünyada insanlığa barış ve güvenlik getiren çeşitli uluslar arası anlaşmalarla muhataptırlar. İşte bu andlaşmalar sayesinde Müslümanlar güvenlik ve huzur ortamından ve mal onur ve anavatanlarına yönelik saldırılardan muhafaza olmaktadırlar.”

Gerçekten de bütün dünya ve insanlık için bir barış ortamı var mı? Gerçekten de Müslümanlar güvenlik ve barış içinde mi yaşıyorlar? Yoksa batı toplumları bu barışı yaşasın da Müslümanların geri kalanın meseleler umurunda bile değil mi? Acaba bu alimler haberleri tâkib ediyorlar mı?

Eğer bu alim ve entellektüeller barış ve huzur ortamında yaşadıklarını düşünüyorlarsa ümmetin büyük bir çoğunluğu böyle düşünmüyor. Yukarıdaki satırları okudum ve bu beni oldukça rahatsız etti. Okudum ve tekrar okudum içindeki terimler beni hayretler içinde bıraktı. Bir grup batılı politikacıdan bu tür bir açıklama bir derecede beklenebilir ancak bir grup entelektüel ve alimden?

Alimlerimize karşı hissetmeye çalıştığım bütün saygıya rağmen şunu söylemek zorundayım: Yukarıdaki sözler eğer bir kişinin ağzından kazara çıkmış olsa bile büyük bir kepazelik olurdu, bırakın iyice düşünülmüş ve hazırlanmış bir metni. Bu İslam ümmetinin yaşadığı bunca acı ve katliamlara hiçbir saygı duymayan küstahça bir açıklamadır. Bu Filistinli yetimlerin ve Afganlı öksüzlerin yüzüne vurulmuş bir tokattır. Bu bütün dünyada milyonlarca müslümanın bu alimlerin güvenlik ve huzuru getirdiğini söyledikleri uluslar arası toplumun eliyle çektikleri acı ve işkencelere karşı bir duyarsızlık ve saygısızca bir tutumdur.

Bu tür bir açıklamayla onlar ne İslam ümmetini ne de ümmetin duygularını yansıtıp temsil etmiyorlar. Kendilerinden başkası adına konuşmuyorlar. İkinci olarak onlar Müslümanların uluslararası anlaşmalara bağlı olduklarını iddia ediyorlar. Müslümanlar bu anlaşmalara neden bağlı? Onları bu anlaşmalara kim bağlı kıldı? Adını verdikleri ve saygı duydukları uluslar arası toplum son İslam halifesinin cenazesi üzerine kurulmuştur. Batılı güçler ancak Osmanlı hilafetini dağıttıktan ve İslam toplumunu kendi aralarında çeşitli etki merkezlerine böldükten sonra güç kazanıp egemen oldu. Halifeliği yıktılar uluslarası toplumun egemenliğini kurdular ve daha sonra da bu anlaşmalara geldiler. Ama bizler masada değildik bizi savunan ya da temsil eden herhangi bir güç yoktu masada. Bizler Müslümanlar olarak bütün dünyada bu karar alma sürecinde ihmal edildik ve reddedildik. Bizler imza atma törenlerinde bile bulunmadık. Öyleyse bu anlaşmalara neden bağlı olalım ki? Hangi tür bir fıkıh ve mantık bizi bu tür anlaşmalara bağlı kılıyor? Bizler bu anlaşmalarda hiç yer almadık ve hiç söz hakkımız olmadı. Biz İslam ümmeti olarak sadece Birleşmiş Milletlerin kalabalık koridorlarında olduk ama asla Müslüman olmayan 50 ülkenin bulunduğu Güvenlik Konseyinde bulunmadık.

Belki de bu alimler şöyle bir sarsılmalı ve hafızalarını tazelemeliler. Böylece geçtiğimiz yüzyıllardaki ve hatta son yıllardaki savaşların büyük bir çoğunluğu işte bu demokratik dedikleri ve korumaya çalıştıkları ülkeler tarafından yapılmıştır. İkinci Dünya Savaşını hatırlamaları gerekir. Dünya tarihinin en kanlı en devasa ve en fazla sivil ve askerin öldüğü savaş. Bu savaş aynı zamanda ölen sivillerin ölen askerlerden fazla olduğu modern tarihin ilk savaşı. Yaklaşık 30 milyon asker ve 50 milyon sivil bu vahşi savaşta hayatını kaybetti. Daha sonra Kore ve Vietnam geldi ve şimdi de Irak ve Afganistan. Son 50 yıldır Filistin dilemması insanlık kitabında utanç dolu bir bölüm olarak yerini aldı. Hem bizler Avrupa’nın, Avrupalı Müslüman katliamını sessizce izledikleri Bosna Savaşını ne çabuk unuttuk? Öyleyse bu alimler bütün insanlığın faydalandığı güvenlik ve barış’tan neyi kastediyorlar?

Aşağıdakiler de bu Alimlerin (!) çıkarımlarından bazıları:

İbni Teymiyye'nin Mardin fetvası hiçbir şart ve durumda Müslümanların kafir olarak isimlendirilmesinde, yöneticilere karşı gelmede, onların mal ve canlarını helal görmede bu güvenlik ve huzur ortamından faydalananları Müslümanlarla iyi geçinen ya da Müslümanların kendileriyle iyi geçindikleri aralarında vatandaşlık ve barış bağı bulunan kimselere karşı terörist eylemleri meşru görmeye dayanak teşkil etmez. Tam tersine fetva bunların tümünü reddeder ve Müslüman bir devleti Müslüman olmayan bir devlete karşı destekler. İbni teymiyye bu konuda böyle düşünür ve bu konuda eski Müslüman alimlerinin görüşlerini takip eder. Müslümanları ya da gayri Müslimleri hedef alan ve bu fetvadan destek alan herkes bu fetvayı yanlış kullanmakta ve istismar etmektedir.

Her şey bir yana bu deklarasyonda kullanılan üslup İslami hukuk üslubu değil ,bir grup avukatın ve barış aktivistinin kullanacağı bir dildir. Kısa öz konuşma konusundaki arzuları ve her şeyi silip süpüren bu metin analizlerinin delilsizliği bir yana, bu çıkarımlarının altını İslami delillerle donatsalar yine de anlaşılır bir durum olurdu ama bu da yok.

Açıklamaya göre önceden Müslüman olan kimselere irtidat damgası vuramayız, yöneticilere karşı gelemeyiz ve huzur ve güven içinde yaşayanları korkutup onlara karşı terörist eylemlerde bulunamayız. Müslümanlara karşı kafir ithamında bulunamayız bu doğru. Fakat bir Müslüman küfür ameli işlerse açık küfür işlerse ona kafir denilir. Allah ve elçisinin tekfir ettikleri tekfir edilir.

Yöneticilere gelince: Eğer Müslüman ancak baskıcı iseler, ehli sünnetin bu konuda iki görüşü vardır. Birincisi müslümanlar bu zalim lidere karşı isyan edebilir ve bu ilk dönem İslam toplumunda yaşanmış bir durumdur. Hz Hüseyin’in Yezide karşı kıyamı, Abdullah bin Zübeyr’in Mervan’a, Abdurrahman bin Esat’ın Abdulmalik’e karşı direnişi Muhammed bin Nefs el Zekeriya ve Zeyd bin Ali’nin Abbasilere karşı kıyamları.

İkinci görüş: Bizler yöneticiye karşı baskıcı olsa bile karşı gelemeyiz ve bu da çoğunluğun görüşüdür. Alimlerimiz bu sonuca ilk dönemdeki olayları analiz ederek ulaşmışlardır. Onların görüşüne göre yöneticilere isyan etmek, etmemekten daha fazla fitneye yol açar. Bununla beraber, ki bu nokta olayın kriz noktasıdır: eğer bir yönetici küfür işlerse o durumda ona isyan etmek farzdır. Bu konuda ilk dönem ehli sünnet alimleri arasında bir ittifak vardır.

Açıklamada devamla deniliyor ki: “Barış ve güvenlikten faydalanan kimseleri terörize etme hakkına sahip değiliz.” İçinde yaşadığımız dünyadaki Müslümanların durumuna rağmen barış ve güvenlik içinde yaşayanları terörize etmek gibi içi boş ve saçma bir cümle kullanmak başlı başına bir pervasızlık. Bu alimlere göre bizler huzur ve güven içersinde yaşayan İsrailliler, Amerikalılar ve İngilizleri terörize edemeyiz onların yüzünden milyonlarca Müslüman cehennem hayatı yaşadığı ve ümmet onlar eliyle terörize edildiği halde.

Bize Filistinliler, Çeçenler ve Keşmirlilerin yaşadığı güvensizlikle hiç alakalı olmamamız gerektiği söyleniyor. Asla önemsemeyin. Bize kısaca terörize etme izni verilmiyor. Hayır. Biz bu görüşe katılmıyoruz. Bu görüşe katılmıyoruz çünkü Allah (cc) şöyle buyurmaktadır. Ve onlara karşı kendisiyle Allahın düşmanlarını ve sizin düşmanlarınızı korkutacağınız, (irhab=korkutma) terörize edeceğiniz güç ve atlı birlikler hazırlayın. (Enfal 60) (Arapçada terör kelimesinin karşılığı irhab’dır)

Biz de diyoruz ki, bizi kim korkutursa biz de onları korkuturuz ve biz onları tıpkı onların bize yaptığı gibi huzur ve güvenlik ortamından mahrum etmek için elimizden geleni yapacağız. Tıpkı onların İslam ümmetine yaptıkları gibi. Devam ediyorlar:

“Tasnif edilen fetva ictihada dayalı bir fetvadır ve o zaman İslam toplumunun içinde bulunduğu durumu ve uluslararası ilişkileri yansıtmaktaydı. Ancak günümüzde şartlar değişti. İşgale karşı savunmayı ve saldırıya karşılık verme dışındaki savaşları suç sayan ve kabul edilmiş uluslararası anlaşmaların bulunması, ayrıca tüm dini, etnik ve ulusal hak ve özgürlükleri savunan ve koruyan medeni devletlerin ortaya çıkması bütün dünyanın tolerans, barış, dinler, gruplar ve kitleler arasında beraber yaşama bilinci, insanlar arasında ortak menfaat ve adalete dayalı insanların mal varlıkları, alışkanlıkları ve ahlaki değerleriyle hep beraber yaşamalarını öngören ve destekleyen bu açıklamayı yapmayı gerekli kılmıştır. Bu Hz. Muhammed’in (s) Medine’ye hicret ettiği ve orada bütün inançlar, etnik gruplar ve kabileler, ile beraber ortak çıkarlar etrafında beraberce yaşamayı öngören ilk anlaşmayı imzalamasından bu yana şeriatın desteklediği ve kabul ettiği ve insanlığı davet ettiği husustur. Bazı devletler tarafından bu süreci baltalamak amacıyla yapılan ihlaller ve sürece zarar veren olaylar asla bu süreci baltalamamalı ve baltalayamaz ve bu olaylar İslam şeriatıyla bu fetva arasında bir çelişki oluşturmaz.”

İslami hukukta delillerin tasnifi aynen şöyledir. Birinci tasnif: Bu yeni bir hukuk oluşturmak ve dayanaksız bir hüküm ihdas etmek değildir. Bu sadece birçok metnin incelenip konu hakkında bir yargıya varılmasıdır. İbni Teymiyye işte bu kıyaslamasını yaptığı zaman, bu Müslümanlar açısından yeni bir durum olan Müslümanların gayri Müslimlerin egemenliğine girmesiyle alakalıydı. Bu yeni bir duruma ve zemine göre düzenlenmiş bir fetvaydı ancak temel İslami usulden ve öğretilerden farklı değildi ve İslami çizgiyle erişilmiş bir fetvaydı. Durum basitçe kıyasla alakalıydı. Ancak burada Mardin Üniversitesinde yapılan operasyonda karşı karşıya kaldığımız şey hem temel tasnif ve sabitelerin değiştirilmesi hem de İslami usulün ve çizginin yeni dünya düzenine uydurulmasıdır.

Kabul edilmiş uluslar arası anlaşma ve paktlar. Onlar bu anlaşmaları yürürlüğe koyanlar tarafından kabul edilmiştir. Bizler tarafından değil. Saldırganlığa karşılık vermeyi ve işgallere direnme dışındaki savaşları meşru olarak kabul etmeyen ifadeleri kabul edilebilir mi? Asla! Uluslararası toplum Amerika’nın Irak ve Afganistan savaşlarını asla bir suç olarak görmez. İsrail’in 1967 öncesindeki işgallerini suç olarak görmez. Rusya, Hindistan ve Çin’in Müslüman ülkelere yönelik yaptıkları “saygıdeğer işgalleri” suç saymaz. İspanya’yı Ceuta ve Melilla bölgelerini işgal ettiği için suçlu saymaz bırakalım İspanya’nın Müslümanlara ait bütün İber yarımadasını işgal etmesini suç saymasını.

Öyleyse bu alimler, bu uluslararası anlaşmalarla tam olarak neyi kastediyorlar? Bu deklarasyon kesinlikle saha koşullarına uygun sipariş edilmiş bir deklarasyondur.

Bütün dini, etnik ve ulusal hakları garanti altına alan medeni devletler dedikleri zaman buradaki medeni devletler başörtüsünü yasaklayan ve Muhammed’in (s) karikatürlerini yayınlamayı şiddetle savunan devletlerdir. Bu devletler sadece çok sınırlı ve kişisel ibadetlere izin verirler ve İslam’ın pratik uygulamalarını da şiddetle reddederler. Bu medeni devletlerin kadın ve çocuk üzerindeki yetkisi kocanın ailesi üzerindeki yetkisinden fazladır. Allah’ın kanunları bu medeni devletler tarafından kabul edilmez ve Müslümanlar bu devletlerde Allah’ın kanunlarına açıkça muhalif olan mahkemelerin, yine bu kanunlara zıt kararlarına uymaya zorlanırlar. Öyleyse toplamda bu modern medeni devletler, İslami hakları garanti etmez ve temin etmez.

Aynı zamanda “bütün dünyanın tolerans, barışçıl bir yer ve bütün dinler arasında ortak yaşama bilincinin bulunduğu bir yer olması gerektiğini deklare etmeyi gerekli kılmalı” derken İslam asla bir ineğe ya da bir puta tapan kişilerle beraber yaşanabileceğini kabul etmez ve bunu garantilemez. İslam şirki tanımaz ve reddeder. Allah bizi hidayetiyle onurlandırmıştır. İşte bu onurla birlikte bütün dünyaya bu hidayeti açıklamak ve yaymak ve Allah’ın nuru ile insanlığı da aydınlatmak sorumluluğu da bize düşmektedir.

Ben bu alimlere meydan okuyorum. Bana Hz Muhammed’in (s) bir defa sadece bir defa kafirlerle uyum içinde bir arada yaşadığı bir örnek versinler. Adem’den Muhammed (s.a.v.)’e hiç biri, tek biri bile kafirlerle, onlara meydan okumayı bırakarak yaşamamıştır.

Hiç biri, onlara muhalefet etmeden, yanlışlıklarını açıklamadan ve onların batıl yoluna direnmeden yaşamamıştır.

Hiç bir peygamber kafir toplumlarla sonuçta, safların ayrılıp iki toplumun ortaya çıkması sürecine kadar savaşmadan ve mücadele etmeden yaşamamıştır. Bu çatışmalardan iki kamp ortaya çıkmıştır hep. Biri inanç kampı diğeri ise küfür kampı. Daha sonra o inkâr edenler ya toplu helaklarla ya da inananların elleriyle yok edilmiştir.

İşte bu Peygamberler hakkında Kur’an’ın bizlere açıkladığı gerçektir. Kurana yönelik herhangi bir araştırma bizim kafirlere karşı tutumumuzun ne olması gerektiği yönünde bu kafa karışıklığını çözecektir.

Müslüman alimlerin ve İslami akademik kuruluşların sorumlulukları arasında aşırılığı, tekfiri ve İslam adına şiddeti besleyen fikirlerin analiz edilmesi ve anlaşılması da bulunmaktadır. Güvenlik önlemleri, ne kadar düzenli ve ciddi olursa olsun delilleriyle ve kanıtlarla desteklenmiş bir fetva kadar etkili olamazlar. Öyleyse İslam toplumları ya da gayri İslami toplumlarda değiştirme ya da protestoyu amaç edinen her türlü şiddet eyleminin Müslüman alimler tarafından lanetlenmesi bir sorumluluktur. Bu tür bir lanetleme ve kınama her türlü kafa karışıklığını ortadan kaldıracak derecede açık, sarih ve samimi olmalıdır.

Allahın elçisi çeşitli aşırı düşünceler taşıyan ve aşırı eylemler sergileyen haricilere karşı İslam ümmetini uyarmıştır. Haricilerin iki tür davranışları vardır. Birincisi onlar Müslümanları büyük günahlarından dolayı ve küfür olmayan ameller dolayısıyla tekfir ederler. Onlar bu tür büyük günahları işleyenleri ebedi olarak cehenneme girmiş olarak kabul ederler. Yani zina, alkol, hırsızlık gibi günahlar bir insanı ebedi bir cezalandırmaya götürür. Onlar ayrıca Rasulullahın dostları olan Ali ve Muaviye’yi de kafir olarak addettiler. İkinci durum ise şudur: Onlar Müslümanları katlediyorlar kafirlerin kanını ise bağışlıyorlar. Haricilerin Emeviler ve Abbasiler döneminde bir çok olay çıkardıkları bilinmekle birlikte kafirlere karşı cihad ettikleri hiç görülmemiştir. Öyleyse Hariciler İslami iktidar dönemlerinde ortaya çıkıp güçlenen ancak günümüzdeki gibi dönemlerde zayıflayan bir olgu olduğu söylenebilir. Evet günümüzde de geçmişteki gibi Hariciliği benimseyen bir azınlık olabilir, ancak aşırılık İslam’ın zayıf değil, güçlü olduğu dönemlerde ortaya çıkan bir problemdir.

Ancak üzgünüm ki bu yol, bu deklarasyonda bahsedilen yol değil. Bu deklarasyon vasat yolu temsil etmemektedir. Bu Mardin deklarasyonu günümüzde gücü elinde bulunduranlara yönelik dost canlısı olan ve bu düzeni tersine çevirmeye çalışanlara karşı mücadele ve karşı duruşu öngören iyi huylu sevecen bir İslami yolu temsil ediyor. Bu bildiri boş ve nafile bir şekilde İslam toplumlarında ya da gayri Müslim toplumlarda değiştirme ya da protesto amacı taşıyan her türlü şiddet girişimini lanetlemeyi öngörüyor.

Bu Gandi’nin ya da Martin Luther King’in yolu olabilir ancak “ben kıyamet öncesinde kılıç ile birlikte gönderildim” diye buyuran Muhammed (s) in kutlu yolu değildir.

İslam savaşarak değiştirme ve düzeltmeye izin verir ve Allah yolunda savaşmakta tam budur. Günümüzde Filistin, Irak ve Afganistan’ın askeri güçten başka bir yolla kurtarılabileceği asla düşünülemez. Amerika ve İsrail’in düşmanlık ve saldırıları güvercinler ve zeytin dallarıyla değil, kurşunlar ve bombalarla karşılanmalıdır. İsrail’i büyük İsrail projesinden vazgeçirip duvar ve bariyerlerin arkasına gizlenmesine neden olan şey Filistinli şehitlerin kahraman direnişidir.

Ariel Şaron’un bütün askeri güçlerini istemeye istemeye Gazze’den çekmesine neden olan şey bu askeri eylemlerdir. Filistinlilerin direniş stratejisi düşmanın yıpratılması konusunda başarılı oldu, imtiyazlar vermesine neden oldu. Filistinliler kendi aralarında ihtilafa girene kadar bu süreç hep İsrail’in aleyhine işledi.

Güçle alınan bir şey, ancak yine güçle geri verilir” kaidesi sadece klasik bir kaide değil aynı zamanda Kur’anın bir öğretisidir. “Öyleyse Allahın yolunda savaş (ey Muhammed) sen kendinden başkası için sorumlu olmayacaksın. Ve inananları da sana destek olmaları için teşvik et. Umulur ki Allah kafirlerin (askeri) emellerini boşa çıkarır. Allah emrinde yücedir ve cezalandırmasında da daha güçlüdür. (Nisa 84)

Günümüzde Kafirlerden gördüğümüz şey barışçıl yaklaşımlar değil güç gösterileridir. Ayetin de oldukça iyi açıkladığı üzere davaya sırt çevirmek, tavizler vermek karşı tarafa geçmek değil, ancak düşmana karşı imanla savaşmak kafirlerin püskürtülmesinde doğru ve sonuca götüren yöntemdir. Amerika’nın orduya harcadığı ödenekleri her geçen gün daha da kısmak zorunda kaldığı bir anda bu alimler bize direnişin her türlüsünü bırakmamızı ve kanuna göre yaşamayı öğütlüyorlar. Batı kanunları insanları yatıştırıp uyuşturuyor. Bu kanunlar bizden koyunlar, evcil hayvan sürüleri gibi yaşamamızı barışçıl ve itaatkar olmamızı istiyor. Bir buçuk milyar Müslüman en doğal hakları olan İslami kanunlar altında yaşama hakkından men edilmişler, doğrudan ya da dolaylı olarak ülkeleri işgal edilmiş ve kendilerinden koyun gibi yaşamaları isteniyor. Alimlerin rolü bu mu?

Amerika askeri bütçesini Marslılarla değil, Müslümanlarla savaşmak için arttırmaktadır. Diğer yandan İran bölgenin en büyük ordusunu donatmakla meşgul. Bir şii Safevi imparatorluğunun temelleri gözümüzün önünde atılıyor. Biraz ferasetle bakan biri, bu projeye kimin başkanlık ettiğini görür. Ortadoğu isimli bu bölge devasa bir savaşın eşiğinde. Ehli sünnet bu üç tarafı olan savaşın şu ana kadar en zayıf tarafı. Körfez monarkları ve askeri cuntalar bizi çoktan sattı. Lider ve yöneticilerimiz tarihin bu kritik döneminde bize tam anlamıyla ihanet etti. En son ihtiyacımız olan şey ise alimlerimizin de bu yolu takib etmesi. Ehli sünnet daha fazla moral bozukluğu istemiyor. Onlar gelecek dünya savaşı tam da bizim bölgelerimizi savaş alanına çevirecekken ve bu aşikarken biz İslam ülkelerinde yaşayan Müslümanlara alimlerin bize gözümüzdeki perdeyi kaldırıp uluslar arası anlaşmaların teminatı altında barış ve esenlik içinde medeni bir şekilde yaşamamızı söylemelerine ihtiyacımız yok.

Sevgili, saygıdeğer alimler. Lütfen bizi içersine attığınız hayal kırıklığıyla birlikte bırakın.
Allahın rasulü şöyle buyurmaktadır:
“Her kim Allah’a ve ahiret gününe inanırsa ya hayır söylesin ya da sussun.”
İnsanların imtihan edildiği böyle günlerde kendimize bu nasihati bir ders addetmeliyiz.


Açıklama şöyle devam ediyor: Bu tür bir lanetleme ve kınama açık ve sarih olmalıdır, ve doğru söz söyleyenler için tam ve cesurca bir manifesto niteliği taşımalıdır.

Cesaret mi? Kesinlikle değil. Cihadı kınamanın cesareti olmaz. Bunda korkaklıktan başka bir şey yoktur.

“İslam alimleri asırlar boyunca cihadın İslam dininin zirvesi olduğunu vurgulamışlardır. Fakat bu, bir tip cihad değildir; cihadın bir çok yolu vardır ve Allah yolunda savaşmak da bunun sadece bir yoludur. Cihadın bu türünü yürütmek ve yapmak hakkı, meşruiyet ve selahiyeti şeriat tarafından sadece toplumu yöneten kişilere verilmiştir. Çünkü böyle bir savaş kararı büyük zararları ve sonuçları olabilecek politik bir karardır. Bununla birlikte bir Müslüman birey ya da Müslüman grubun kendi başlarına savaş ya da saldırı cihadı ilan etmesi söz konusu değildir. Bu kısıtlama daha fazla fitnenin ortaya çıkmasını engellemek amacıyla hayati öneme sahiptir bu konudaki İslami naslar da tam olarak böyle demektedir.
Bu görüş bir açıklama gerektirmektedir. Cihadın yapılması için bir imamın olması gerektiği konusunda açık bir delil yoktur. Fakat bu alimler bu şartı diğer şartlardan çıkarmışlardır, zira cihad özel şartları ve koşulları olan kritik bir ibadettir. Bununla birlikte alimler bu kurala da bazı istisnalar getirmişlerdir. Bu konudaki bir istisna imamın olmaması durumudur. Ya da, imamın cihad görevini yerine getirmemesi durumu. Bu durumda bu alimlere göre hem saldırı hem de savunma cihadları devam etmeli ve bunu ümmet yürütmelidir. İbni Kudame’ye göre imamın olmaması durumunda cihad durmamalıdır ve savaş ganimetleri de mucahidler arasında şeriatın ölçülerine göre dağıtılmalıdır. İbni Rüşd şöyle buyurmaktadır: “İmam Müslümanlara günah işlemelerini emretmediği sürece ona itaat etmemek günahtır, ancak haramı emrederse artık itaat edilmez ayrıca Müslümanları cihaddan alıkoymak ta bir günahtır bu durumda da imama uyulmaz.

Cihadın meşru olmasının şartlarından biri ya savunma cihadı olması (sizinle savaşanlara karşı siz de savaşın ancak haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez. (Bakara Suresi 190) Ya da zayıf ve baskı altına alınmış kimseleri korumak ve yardım etmek amacıyladır (size ne oluyor ki Allah yolunda ezilmiş ve zayıf bırakılmış kimseler için savaşmıyorsunuz? (Nisa 75).

Ya da inanç ve ibadet özgürlüğü kısıtlandığı zaman savaşılır. (kendilerine karşı savaş ilan edilen kimselere savaş izni verildi zira onlar zulme uğradılar. Hac 39) İslama göre farklılıklardan ötürü ve savaş ganimeti elde etmek kastıyla savaş ilan etmek helal değildir.

Yukarıdaki cihadın meşruiyet kaideleri geçerlidir ancak yeterli değildir. Allah’ın elçisi şöyle buyurmaktadır. Ben insanlara karşı La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah diyene, namazı kılıp, zekatı verene kadar savaşmakla emrolundum. İşte kim böyle yaparsa ancak o malını ve canını benden korumuş olur. (Buhari Müslim) Hadis, müslümanın İslamı bütün dünyaya ulaştırma gayesi olduğunu gösteriyor ve bu hadisin uygulanması da sahabe efendilerimiz tarafından bize örnek olacak bir şekilde yapılmıştır.

İlk halife Ebubekir (ra) mürtedlere karşı savaştı ve çağındaki iki süper güç olan Romalılar ve İranlılara karşı da savaştı. Mürtedlere yönelik savaştaki amaç Arap kabileler arasında İslam’ın iktidarını yeniden tesis etmekti. Ebubekir, “Allah’a andolsun ki onlar Rasulullah’a verdikleri bir dinarı dahi mevcut yönetimimize verrmezlerse” onlara karşı savaşacağım demişti.

İranlılar ve Romalılara karşı savaş ise karşıdaki güçler tarafından kışkırtılmış değildi. Ancak hakikati insanlığa yayma amacı taşıyordu. İran kralına giden Müslüman elçi şöyle dedi: “Allah bizi insanları kula kulluktan çıkarıp sadece Allaha kul yapmak, ve bu dünyanın darlıklarından, bu dünyanın ve ahretin genişlik ve ferahına çıkarmak ve diğer dinlerin baskısından İslam’ın adaletine iletmek için gönderdi.”

Bu sözlerde hiç te öyle şirin görünmeye ya da gönül almaya yönelik ifadeler yok. Ve mesajı götürenin de hiç de öyle diğer dinlerle harmoni içinde yaşama derdi yok. O dönemdeki erdemli Müslümanlar Allaha karşı görevlerinin farkındaydılar ve İslam’ın izzetini taşıyorlardı ve bütün dinlerin bozuk ve yanlış olduğunu her tür yönetim şeklinin baskıcı olduğunu ve insanlığa adaleti ve kurtuluşu hem bu dünyada, hem de ahirette ancak İslam’ın sunabileceğini biliyorlardı.

Bu sahabeler diğerlerini dinlerinde ve yollarında serbest bırakmanın onların faydasına olmadığını, böyle yapmakla diğer din mensuplarına toleranslı davranmış olmayacaklarını tam tersine onları batıl yollarında bırakarak ebedi azabdan kurtulmalarını sağlayamayacaklarını biliyorlardı. Hristiyan ve Yahudilere cizyelerini vermeleri ve ezik bir pozisyonda yaşamaları şartıyla dini özgürlük ve yaşam hakkı tanınması konusunda bir istisna yapılmıştır. Onlara dinlerinin ve yollarının bozuk ve yanlış olduğu fark ettirilmeliydi ve İslam’ın Hristiyanlık ve Yahudiliği kabul etmediği ve onların yanlış yönlendirilmiş ve cehenneme mustehak oldukları onlara fark ettirilmeliydi. İlk dönem Müslümanları Yahudi ve Hristiyanların bunu çok açık ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilmelerini sağladılar. Bunu onlara merhametlerinden, yanlış yolu sorunsuz ve doğru yol sanmamalarını istediklerinden ve onları hakka davet etme isteklerinden dolayı yaptılar.

Açıklamaya gelirsek Mardin Artuklu Üniversitesi’nde bir araya gelen bu din adamları şöyle diyorlar: “Dindeki farklılıklar ve ganimet elde etme gayesiyle savaş ilan etmek şer’i değildir.” Bu yanlış bir görüştür. Arab putperestlerle savaş yapıldı çünkü onlar putperestlerdi. İranlılarla savaş yapıldı zira onlar mecusiydiler ve Romalılarla da Hristiyan oldukları için savaş yapıldı. Büyük Sultan Mahmut ibn Sebüktekin (Gazneli Mahmud) Hindularla savaştı çünkü onlar Hindu inancındaydılar ve bu sultan ordusunu bütün risk ve tehlikelere rağmen Hindistan’daki bütün putları kırmak amacıyla Hindistan’ın ortalarına kendisi de en önde olduğu halde sürdü. O işte bizim Mardin’deki din adamlarımızın küçük görüp yok saydıkları bu amaç için dini farklılıktan dolayı savaşlar yaptılar.

Allah şöyle buyurmaktadır: Onlarla fitne kalkıp din yalnız Allah'ın oluncaya kadar savaşın (Enfal 39)

Alllah’ın elçisi: Allahtan başka tapılacak hiçbir şey kalmayıncaya kadar insanlarla savaşmak üzere emir aldım.

Allah yolunda savaşmak ayrıca ganimet elde etme gayesiyle de yapılır. Allah elçisinin Medine’deyken gönderdiği seriyyelerin bir çoğu ganimet elde etmek amacıyla gitmiştir. Bedir savaşının kendisi ganimet arayışının bir sonucu değil midir? Ve bizzat Muhammed (s) tarafından yönetilmiş ve Kurayş’e ait kervanları hedef alan bir savaştır.

Aslında selef alimlerinden İbni Receb el Hanbeli, Müslümanlar için en temiz ve helal rızık yolu ganimettir, çünkü ganimet, Allahın kendi elçisi Muhammed (s) için seçtiği rızıktır demektedir.

Allah’ın elçisi şöyle buyurmaktadır: “Benim rızkım mızrağımın altında yaratıldı.”

Siretten aldığımız bilgilere göre Allah’ın elçisi Kur’an’da da belirtildiği gibi ganimetlerin beşte biri ile geçimini temin etmekteydi. İlk dönemlerde İslam hazinesinin en önemli gelir kaynağı cihaddan elde edilen gelirler, savaş ganimetleri, cizye, haraç vergisi gibi gelirlerden oluşuyordu. Bütün bunlar İslam tarihinde kara bir leke mi?

İslamda fetva meselesi oldukça önemli ve ciddi bir konudur. Bu nedenle İslam alimleri fetva verecek kişide oldukça önemli şartlar aramışlardır. Bunlardan biri de o kişinin İslami ilimler açısından oldukça donanımlı olmasıdır. Bununla birlikte fetva konusunu yeri ve zamanı ilgilendiren çeşitli başka şartlar da vardır. Dostluk ve düşmanlık meselesi (Vela ve Bera) açık bir küfür ameli olmadıkça asla bir insanın İslam sınırları dışında kabul edilmesinde kullanılamaz. Diğer bütün durumlarda fıkha göre birçok kural işletilerek bu konu uygulanır. İzin verilen dostluk, tavsiye edilen, edilmeyen, izin verilmeyen ve gerekli olan. Öyleyse kafirlerle dostluğun çeşitli şart ve durumları olabilir ve bu “vela ve bera olgusu” Müslümanları İslam’ın sınırından çıkmakla itham etmekte kullanılamaz.

Evet, fetva çok ciddi bir meseledir ve sadece yeterli ve ehil kimseler tarafından verilebilir. Bununla birlikte Müslümanlar günümüzde (Mardin fetvası gibi) bilinen, kabul edilen ve sağlam bir zemine dayanan her türlü İslami fetvayı yeniden yorumlamak, değiştirmek ve saptırmak gibi konularda daha fazla uyanık ve dikkatli olmalıdır. Hele bu fetvayı veren kimseler geçmişte ummet tarafından beğenilen, itibar gören ve hakkında şahitlik edilen kimseler olursa. Bizler batının artık açık açık Müslümanları Müslümanlarla savaşlarında kullanacaklarını söyledikleri bir zamanda yaşıyoruz. Onlar bu savaşta alimleri de Müslümanların kalplerini ve zihinlerini yönlendirmekte kullanacaklarını açıklıyorlar. Tıpkı bir CIA uzmanının dediği gibi: “Eğer Molla Ömer’i bir sokak köşesinde bunu yapıyorken görürseniz, Molla Brader’i de sokağın diğer yanında ona karşı başka bir şeyi savunuyor ve ona muhalefet etmesi için görevlendirmelisiniz.”

Abdullah bin Mesud (r.anh) şöyle buyurmuştur: Hayatını kaybeden kimseleri takib ediniz. Zira hayatın fitnelerinden hiç kimse güvende değildir. (Dünyadaki imtihanlar insanların dini algılarını değiştirmelerine ve hatta kaybetmelerine neden olur)

Önceki İslam nesilleri bu deklarasyonda bahsedilen meselelerin tümüyle alakalı bir çerçeve çizmiştir. Cihad, aşırılık, tekfir meselesi, vela ve bera. Öyleyse günümüzdeki dünya güçlerini ya da Batıyı memnun edecek ve onların istediklerini onaylayacak şekilde tanımlamalar yapmak için bu İslam’ın temel sabitelerinin yeniden düzenlenmesine gerek yoktur.

Sözlerimin sonuna yaklaşırken bireylerin bu deklarasyonu hazırlayanların, Artuklu Üniversitesi akademisyenleri ve bazı entelektüellerin İbni Teymiyye’nin bu Mardin fetvasına neden bu kadar önem verdiklerini düşünmesi gerekir. Bu fetva hem ondan önceki hem de ondan sonraki alimlerin söylem ve düşüncesiyle uyum içindedir. Bu nedenle mucahidler bu fetvaya dayanır ya da dayanmaz. Hatta bir çok mücahidin bu fetvadan haberi dahi yoktur. Ancak İslam’ın ve cihadın dayanakları bununla sınırlı değildir.

Dünya medyası da bu “yeni Mardin deklarasyonuna” büyük ilgi gösterdi. İşte bazı medya kaynaklarının olaya yaklaşımı.

Müslüman alimler Usame’nin cihadını reddetti. (CNNi Report 01 April 2010)
Alimler Fetva’nın şiddeti reddettiğini açıkladı. (The Vancouver Sun 01 April 2010)
Usame bin laden Cihad fetvasını yanlış yorumlamış. (ZeeNews.com 01 April 2010)
Müslüman alimler meşhur cihad fetvasını yeniden düzenledi. (Reuters News Agency 31 March 2010)


Öyleyse neden Batı medyası bu Yeni Mardin Fetvası’na gereğinden fazla önem verdiler? Çünkü bu olay günümüzdeki cihad probleminin çözümü için çok şey vaad etmekte ve bir çıkış yolu olarak algılanmaktaydı. Ancak bu olay çok anlamsızdır. Türkiye Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu bile olayı çeşitli nedenlerle reddetti ve çok anlamsız olduğunu açıkladı. Bu olay konuyu sütunlarına taşıyan bir gazete tarafından şöyle açıklandı.

“Ancak Türkiye’li önemli dini liderlerin bu toplantıya katılmamaları dikkat çekiciydi. Sunday’s Zaman gazetesine konuşan bir çok yerel medya sorumlusu halkın bu toplantıya daha başlamadan önce olumsuz duygular ve şüpheyle yaklaştığını açıkladı. “İnsanlar bu konferansın İngiliz hükumeti tarafından finanse edildiğini ve bütün amacının Müslümanların kendi kaynak ve nasslarını kullanarak konu direniş ve işgale karşı cihad konusuna geldiğinde onların elini kolunu bağlamak olduğuna inanıyor” İnsanlar bu gibi toplantılarla günümüzde cihadın meşru olmadığı görüşünü yaymak olduğuna inanıyor ve bu gibi insiyatiflerle günümüzde Filistin’de olduğu gibi baskı ve zulüm altında bile direnişin meşru olmadığı görüşünün yayılmak istendiği düşünülüyor.”

Bir gazeteci bazı dini liderlerin toplantıya katılmamasının nedeninin halkın bu olaya tepki duyması olduğunu söylüyor. Bununla beraber bu olayın pazarlanmasında kullanılan tarz oldukça ilgi çekiciydi. Dünyanın değişik ülkelerinden bir araya gelen liderler Mardin’de bir araya geliyorlar ve burada tamamen Mardin fetvasını konuştukları bir çalıştay düzenliyorlar. Ve daha sonra konferansın basın kurulu toplantı sonunda çok özel bir deklarasyon yayınlayacaklarını açıklıyorlar.

Ve bütün katılımcı alimlerin altına imza attıkları Yeni Mardin Deklarasyonu bu tarihi ana şahidlik edilecek fotoğraflar ve kamera şovları eşliğinde açıklanıyor. Aslında meselenin özü şudur. Yeni Mardin fetvası altına imza atan insanların düşündüğünden daha fazla bir şekilde batılı medya ve güç odaklarının amaçlarına hizmet etmekteydi.

Sonuç
Alimlerimiz barıştan çok adalet konusuna eğilmelidirler. Toprakları işgal edilen, zenginlikleri, Batılı ittifak ve şirketler tarafından yağmalanan, yöneticileri sadece Batılı efendileri adına hareket eden bağımsız olmayan ve halklarını baskı altında tutup onların servetini çalan kişiler olan kadın ve çocukları Amerikan ateş gücünün önünde bir oyuncağa döndüğü, bir ümmetin İslam’ın barış dini olduğu tantanalarını duymaya ihtiyacı yoktur. Onların ihtiyaç duydukları şey İslam’ın nasıl adalet ve zalimlere ceza getireceğini duymaktır. Onlar İslam’ın bu işgalleri nasıl sona erdireceğini duymak istiyorlar. İslam’ın onlara kendi yönetim şekilleriyle ve kendi insanları tarafından yönetilerek onur ve izzetleriyle nasıl yaşayacaklarını öğretmesini duymak istiyorlar. Güçlendirilmek ve cesaretlendirilmek istiyorlar. İşte Müslümanların saygıdeğer âlimlerimizden asıl duymak istedikleri bunlardır.

Yeni Mardin deklarasyonu kendisi hakkında karalanan ve harcanan murekkep kadar dahi bir anlam ifade etmemektedir. Mardin Artuklu Üniversite’sinin yaptığı bu toplantı katılımcılar için ancak bir zillet ve aşağılanma olabilecek bir toplantıdır ve Allahın insanlık için gönderilen en hayırlı ümmet olarak tanımladığı İslam ümmetine hiçbir faydası yoktur.

Ummetin tâkib edeceği yolu belirlemek ve gelecek usulünü çizmek bizim görevimiz değildir. Bu Muhammed (s) tarafından zaten yapılmıştır. O şöyle buyurmaktadır: “Ummetimden bir grup kıyamet gününe kadar Allah yolunda cihad etmeye devam edecektir.” Ayrıca o şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan başka tapılacak hiçbir şey kalmayıncaya kadar insanlarla savaşmak üzere emrolundum.”
Bizler, sevgili “savaş ve barış” peygamberimizin bu sözlerinin arkasında gururla duruyoruz. Ve inşallah bu görüşleri yaymak ve diğer insanları da bu davaya davet etmek için cihada devam edeceğiz. Bizler ümmetin saygıdeğer onurlu imamlarının arkasında duruyoruz ve günün propagandalarına aldanmıyoruz. İslami şeriatı değiştirmeye, dönüştürmeye ve Yeni Dünya Düzenine uydurmaya yönelik hiçbir girişim bize ait değildir ve bu girişimlere meydan okunmalıdır.
Halifelik ve Şeriat kanunları daha yeni kaldırılmışken şimdi de fıkhın sabitelerinin ortadan kaldırılmaya ya da değiştirilmeye başlanması gibi tehlikeli bir süreçten geçiyoruz. İbni Teymiyye’nin bu fetvasını değiştirme girişimi kesinlikle fıkhi ve ictihadi zeminde İbni Teymiyye’nin görüşlerine bir itiraz olarak adlandırılmamalı bunun yerine Batı sponsorluğunda düzenlenen ve onlarla eş zamanlı ve ortak yapılan yüzyıllardır bu ümmetin en hayırlılarının hazırladıkları ortak mirası ve usulü zemininden caydırma harekatı olarak algılanmalıdır.

Bunun dışındaki bir anlam yüklemek olayı basitleştirmektir. Bu İslami anayasa ve egemenliği öngören saldırı ve işgale direnişi öğütleyip emreden, İslam’ın aydınlık öğretilerini yaymayı teşvik eden Kur’an ayetlerinin ve sünnetin bu görüşlerinin sonlandırılmasına yönelik kasıtlı bir çabadır. Bu alimlere göre bu görüşlerin açıkçası modern dünyada yeri yoktur. Onlara göre Yeni Dünya Düzeni’ne uygun olan Yeni bir Fıkıh Düzenine ihtiyaç vardır. Her şeye cevaz veren, Sezar’ın hakkını Sezar’a veren ve korkaklara barış içinde yaşama hakkını bahşeden bir fıkıh. Yaşasınlar da barış içinde nasıl hangi şartlarda yaşadıkları hiç önemli değil.

Olayları ve devam eden anlayışı tersine çevirmek o kadar da basit değil. Geminin batması herkese zarar verir. Peygamberler güçlüler ve müreffehler tarafından savunulup temsil edilen güç odaklarına karşı mücadele ettiler ve onların geleneğini, değiştirmeye çalıştılar. Onlar da, tâkibçileri de çok sıkıntılar yaşadılar. Fakat bu sıkıntılar onları bu görüşlerini ve davalarını savunmaktan alıkoymadı. Günümüzde ise güç ve iktidar belli bir takım güç odaklarının elindedir ve onlara hayır diyebilmek her babayiğidin harcı değil.

Eğer bu dünya düzenini benimsemezseniz çok sıkıntı çekersiniz. Bir bedel ödersiniz. Bu düzeni tersine çevirmek isteyenlere karşı çıkanlar ise bu düzene olduğundan fazla güç atfediyorlar ve onu dönüştürüp yıkmaya çalışan ona meydana gelenlere karşı duruyorlar ve bu eylemi delilikle eşdeğer kabul ediyorlar. Maalesef günümüzde de Mardin Artuklu Üniversitesi’ndeki bu toplantıya katılan alim ve entelektüeller gibi bir çok alim İslam’ı ve dini güvene almak yerine kendilerini güvene almanın derdindeler. Problem şudur ki, bu kişisel zayıflık ve korkaklıkları dini bir kılıfa bürümeye çalışıyorlar ve ne tarih ne de din ile meşru gösterilemeyecek olan bu pozisyonlarını din ile meşru göstermeye çalışıyorlar.
Cihad değişik türleriyle devam edecek ve savaş kıyamet gününe kadar devam edecektir. Ve cihada darbe vurmaya ve ihanet etmeye çalışan hiçbir güç ona zarar veremeyecektir!

Çeviri: Abdullah Mansur
 
Abdulmuizz Fida Çevrimdışı

Abdulmuizz Fida

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
Admin
İbn Teymiyye'nin Meşhur Mardin Fetvası


Tatarlar, Mardin beldesini işgal ettiği zaman bazı insanlar ibn-i Teymiye’ye:

Mardin ehlinin hükmü nedir? Hicret etmeleri gerekir mi?’ gibi sorular sorulunca,
Şeyhulislam ibn-i Teymiyye onlara:
Mardin beldesi ne halkı Müslüman olan dar’ul-İslam’dır ne de halkı kafir olan dar’ul-Küfür’dür. Onda iki mana vardır, yani dar’ul-Mürekkep’tir. Kur’an da geçen bütün tehditler bu yöneticileri kapsar. Müslümanın ise her yerde canı ve malı koruma altındadır.’


İbn-i Teymiye’nin bahsettiği vakıa şudur:
Kafir İslam beldesine savaş açmış, Müslümanlar kafirlerle savaşırken savaşı kaybetmiş, kafirlerde beldeyi istila etmişlerdir. Ayrıca Tatarların en büyük özelliği şudur: Tatarlar işgal ettikleri beldelerde, kendi aralarında ‘Yesak’ isimli kitaplarına göre hareket ederler. Müslümanların başına ise kadılar tayin ederek, bu şekilde hükmederler.




Fetva metni aşağıdaki gibidir:


İbn Teymiyye, Mardin arazi hakkında istendi .
Savaş ya da barış bir kara mı ? Diğer Müslüman ülkelere göç etmek zorunda orada yaşayan Müslümanların musunuz?Göç kara zorundadır ve bunu yapmak için günahkar?, Onlar bunu yapmak için başarısız ve kendi can ve mal İslam düşmanlarına yardımcı olursa Bunu yapmak için günahkar ikiyüzlülük onları suçlamak edenler ve onları kötü huylu musunuz?



İbn-i Teymiyye yanıtladı:
Allah'a hamd olsun. Mardin'de yaşayan olup olmadığını ya da başka bir yerde yaşıyor ve Müslümanların mülkiyet dokunulmazdır. İslam'a muhalif hareket edenler yardımcı olmak destek vermek edenler Mardin halkı veya başkaları olsun, yasa dışıdır. Orada yaşayan insanlar, kendi dinine inanma ve uygulama yapamıyorsanız, o zaman göç etmek zorundadırlar. Aksi takdirde, bunu bir zorunluluk değil, tercih. Müslümanların düşmanları onları kendi can ve mal ile yardım etmek için, yasa dışıdır. Onlar, kendileri absenting gibi kaçamak ya da dalkavukluk gösteren, onlar aracılığı ile ne olursa olsun bunu yapmak için başvurmalıdır. Onlara açık olan tek yolu göç etmek ise, o zaman ne yapmanız gerekir. Malign kategorik ya da ikiyüzlülük onları suçlamak için yasal değildir . Aşağılarken ve ikiyüzlülük suçlamalarına Kur'an ve Sünnet'te belirtilen tanımlamalara göre başka bazı insanlar için geçerli olduğu gibi, Mardin bazı insanlar için de geçerlidir olmalıdır .
Savaş ya da barış bir arazi olup olmadığını, kompozit bir durumdur. İslam hukuk kurallarına ve onun silahlı kuvvetleri Müslüman olan bir meskeni barış değildir. Ne o sakinleri kâfir olan savaş bir meskeni olarak aynıdır. Bir üçüncü kategori. İslam Hukuku yetkisi dışında orada yaşayan gayrimüslimler kendi haklarına göre tedavi edilmelidir ise orada yaşayan Müslümanlar, Müslüman olarak kendi haklarına göre tedavi edilmelidir.

Gayrimuslimler, İslam Hukuku yetkisi dışında orada yaşayan bir farklılık tedavi edilmelidir, final geçit bağlamda, "yaşayan Müslümanlar orada Müslümanlar olarak kendi haklarına göre tedavi edilmelidir fetva bazı basılı sürümleri geldi kendi haklarına göre. "



Bazı basılı sürümleri, metni okumak için bozuk: "... onların nedeniyle İslam Hukuku yetkisi dışında orada yaşayan gayrimuslimler olduğu gibi mucadele edilmesi gerekir."

Bu anlam değişikliği, tek bir sözcük içinde iki harf ikame sonucudur. Bunun yerine doğru kelimeyi yu `Amal (tedavi edilmelidir), kelime yuqātal (mucadele edilmelidir) oluşturulur. Bu tipografik hata cümlenin anlamını büyük ölçüde değiştirir.

Fetva aşağıdaki kaynaklardan doğru bir ifade görünür:

1. Şam'da Esad Kütüphane'de arşivlenir Zahiriyyah Kütüphane el yazması (2757) fetva bilinen tek el yazması kopya.
2. "... Gayrimuslimler, İslam Hukuku yetkisi dışında orada yaşayan süre olması gerekmektedir: fetva işini Adab al-Shari` ah (1 / 212), onun doğru ifade ile İbn-i Teymiyye Kullanıcı öğrenci ve çağdaş İbn Muflih alıntı . Kendi haklarına göre tedavi edilmelidir. "
3. Ayrıca el-Durur al-Saniyyah (12/248) doğru kote
4. Şeyh Raşid Rida dergisi Al-Manar doğru tırnak.



Bozuk ifadeler ile ilgili olarak, İbn-i Teymiyye Fatawathat 1909 sayısında yaklaşık 100 yıl önce ilk kez görücüye çıktı. Faraj Allah al-Kirdi tarafından basılan ve yayımlanan yapar. Bundan sonra, Şeyh Abdurrahman el-Kâsım baskı baskılı ve Kirdi baskısının metni üzerine dayanır yayınlanan, ve bu nedenle hata kopyalayan (28/248) idi.
Feteva bu sayısında geniş yer nedeniyle, yanlış ifadeler, dini bilginin halka ve öğrencilere de bilinen biri oldu. Aynı şekilde, fetva, İngilizce, Fransızca, ve diğer dillere tercüme edildi, hata içeren baskılı baskısı üzerine dayanıyordu oldu. Bir sonucu olarak, İslam itibarını tehlikeye, hem de İslam'ı Batı birkaç gençlerin İslam öğretilerinin yanlış bir izlenim var.
 
Üst Ana Sayfa Alt