İlmi Konu Rabıta'nın İç Yüzü : Fecr-i Sadık Doğdu, Maske Görüldü (Kitab)

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
FECR-İ SADIK DOĞDU, MASKE GÖRÜLDÜ :
RABITA'NIN İÇ YÜZÜ


İŞTE RABITA





Rabıta : Bağlantı, bağlantı vasıtası, bağlılık, tutarlılık, tertip, düzen, bağ, munâsebet, ilgi; mûridin, şeyhini düşünerek, kalbinden dünya ile ilgili şeyleri çıkarması, şeyhi vasıtasıyla Peygamber (s.a.v.)'e ve ALLAH'a kalbini bağlaması anlamında bir tasavvufî terim. "Rabıta" Arabca bir kelime olup, "r-b-t" kökünden türemiş bir isimdir. Çoğulu "revâtib"dir.

Kur'an'da "rabıta" kelimesi geçmemekle beraber, kökü olan "r.b.t" mazi fiili iki yerde, muzarisi olan "yerbitü" bir yerde, emri çoğul olarak "râbitu" şeklinde bir yerde ve aynı kökten gelen "ribât" ismi de bir yerde geçmektedir.

-(Ashabı Kehf'in) kalblerini (sabır ve metânetle) bağla(yıp kuvvetlendir)mıştık" (Kehf, 14);
-"Musâ'nın annesinin gönlü bomboş sabahladı. Eğer biz (vâ'dimize) inananlardan olması için onun kalbini iyice pekiştirmemiş(sabır ve sukûnete bağlamamış) olsaydık, neredeyse işi açığa vuracaktı" (Kasas, 10).
-"O zaman sizi, ALLAH'tan bir güven almak üzere hafif bir uyku bürüyordu; üzerinize sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (içinize attığı kötü düşünceleri) sizden gidermek, kalblerinizi birbirine bağlamak ve ayaklarınızı pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu" (Enfâl, 11).

Bu ayetlerde geçen "r.b.t" kelimesi, insanı sabır, sukûnet ve metanette sabit kılmak, ona bu duyguyu vererek itmi'nana kavuşturmak demektir.
(ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kâhire1977, IV,216;el-Beydâvî, el-Envâr, Mısır 1955,II,3)

Bazen de, "ribât" kelimesi, bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları) manasını ifâde etmektedir:

-"Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları) hazırlayın. Bununla ALLAHın düşmanını, sizin düşmanlarınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, ve hiç haksızlığa uğratılmazsınız" (Enfâl 60).

"Râbitu" şeklindeki emrin bulunduğu ayetin meâli de şöyledir:
-"Ey iman edenler, sabredin; direnip (düşman karşısında) sebât gösterin; üstün gelin; cihad için hazır ve rabıtalı olun" (Âl-i İmran, 200).

Bu ayette söz konusu olan "rabıta''nın ne demek olduğu hususunda alimlerin farklı yorumları vardır.

Alimlerin bu husustaki değişik tariflerini şöyle sıralamamız mümkündür:

1- Atlarla saf bağlayıp tam bir irtibat halinde düşmana karşı durmak.
2- Düşman hudutlarındaki karakolları beklemek.
3- ALLAH düşmanlarının saldırısını önlemek için nöbet beklemek.
4- Bir namazdan sonra diğer namazı beklemek.
(et-Taberi, Camiul-Beyân on Te'vili Ayetil-Kur'an, Mısır 1954,

IV, 221 v.d.; el-Kurtubî, el-Camiul i Ahkamil-Kur'an, Mısır 1967, IV, 323 vd.; er-Razî, et-Tefsirul-Kebir, IX, 156.)

Bazıları da bu ayette kastedilen rabıtanın tasavvufî manada olduğunu söylemişlerdir.
(Muhammed Vehbi, Hulâsetul-Beyân fi Tefsiril-Kur'an, Şehzadebaşı 1341-1343, III, 289.)

Murabata – rabıta iki türlüdür:

1. Yukarıda söylediğimiz, İslam ülkesinin sınır boylarında nöbet tutmak ve düşmana karşı uyanık olmak. Bu mana murabatanın hakiki manasıdır.
2. Nefsin hilelerine karşı uyanık olmak. Bu da murabatanın mecazi manasıdır.
Bu manada olarak Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:
Bir namazın ardından diğerini beklemek ribat/rabıta kabilindendir.” “Size ALLAH’ın hatalarınızı ne ile sileceğini, derecelerinizi ne ile yükselteceğini söyleyeyim mi? Evet, buyur, söyle dediler. Zor şartlarda dahi mükemmel bir abdest almak, mescidlere doğru çok adım atmak, bir namazın ardından diğerini intizar etmek… İşte ribat/rabıta budur, rabıta budur, rabıta budur

Osman (radıyalahu anh) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim şöyle diyordu:
"ALLAH yolunda bir günlük ribât, diğer menzillerde (ALLAH yolunda geçirilen) bir günden daha hayırlıdır."
(Tirmizî, Fedâilu'l-Cihâd 26, 1667, 1664, 1665); Buharî, Cihâd 73; Muslim, İmaret 163; İbnu Mâce, Cihâd 7, Nesaî, Cihâd 39, 6, 39).Kutub-i sitte: 962)

Fadâle İbnu Ubeyd (radıyalahu anh) anlatıyor:
"Her ölenin ameline son verilir, ancak ALLAH yolunda ölen murâbıt mustesna. Çünkü onun ameli kıyamet gününe kadar artırılır. Ayrıca O, kâbir azabına da uğratılmaz."
(Tirmizî, Fedâilu'l-Cihad 2,(1621); Ebu Dâvud, Cihâd 16, (2500). Kutub-i sitte: 963)

Kurân-ı Kerim’de ve sünnette bulunan bir kavramı Peygamber’in ve onu izleyenlerin anladığı gibi anlamak esastır. Bu ve benzeri kavramları doğru anlayabilmek için muhtaç olduğumuz birinc kural budur.
İkinci kuralımız ise, sık sık tekrarladığımız gibi şudur:
İbadetler tevkîfidir, yani Peygamber tarafından sabitlenmiştir, onlarda hiçbir artırma ve eksiltme olmaz. Çünkü ibadetlerin neler olduğu ve nasıl yapılacağı akıl üstü konulardır ve bizler ibadetlerden hiçbir şeyi kaldıramayacağımız gibi, onları değiştiremeyiz ve eklemeler de yapamayız. Onlar tamamen Mabudun hakkıdır ve onlara müdahale bidat sayılır. Efendimizin ifadesiyle; “Bütün bid'atler dalâlettir ve bütün dalâletler de cehenneme götürür”.

Rabıtacıların tevil ettikleri Mâide Sûresi'nin 35'inci ve Tevbe Suresi’nin 119'uncu âyet-i kerîmelerine ilişkin İslâm âlimlerinin tefsirlerinden örnekler:

_1. Ebu Cafer Muhammed bin Cerîr Et-Taberî (Öl. H. 310)'ye ait Câmi’ul-Beyân Fi Tefsîr'il Kur'ân adlı tefsirinden:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması: «O'na yaklaşmak için vesîle arayınız.»
«Diyor ki: O'na, kendisini hoşnut kılacak amelle yakınlık arayınız. vesîle kelimesine gelince: (Arapça) faîle veznindedir. Şöyle ki: Kişi “Filan kese tevessül ettim“ der ; Bu, ona yaklaştım demektir. Yine bu cümleden olarak (Şair) Antere şöyle diyor: »
«Vardır sana gençlerde yiğitlerde vesîle, Çek sürmeyi kına yak madem ki öyle.»
Taberî bu açıklamadan sonra bazı hadislerle de yine “vesîle“ kelimesinin, yakınlık kazanmak için arayış anlamına geldiğini kanıtlamaya çalışmaktadır.
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«Kelamın manâsı ancak şudur: »
«ALLAH'ın emir ve yasaklarına dünyada titizlikle uymak suretiyle ahrette sadıklarla beraber olunuz. (...) Tefsircilerden bazıları da şöyle demişlerdir: “Bunun manâsı: Ebubekr ile, Ömer'le, ya da Hz. Peygamber ve muhacirlerle birlikte olunuz.“ ALLAH onlara rahmet eylesin.»

_2. Mu'tezileden Ebulkasım Jârullah Mahmûd b. Omar ez-Zemakhşerî (Öl. H. 538)'nin, El-Keşşâf An Hakâik'i Gavâmıd'ıt-tenzîl adlı tefsîrinden:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«Vesîle: Başvurulan her araç vesîledir. Yani bir yakınlık, bir iş, ya da başka bir şey... Bundan esinlenilerek emirlere uymak veya yasaklardan sakınmak suretiyle ALLAH'a yakınlık için başvurulan herhangi bir şey demektir.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«Sadıklarla birlikte...»
Sadıklar: Niyet, söz ve eylem olarak ALLAH'ın dininde dürüst davrananlardır ; Veya: “Onlar ALLAH'a verdikleri sözü yerine getiren kimselerdir.(enbiya 23) âyetinden anlaşıldığı üzere gerek imanlarında, gerekse ALLAH' a ve Rasûlüne verdikleri sözde bağlılık gösterenlerdir.
_3. Fahruddîn-i Râzî (Öl. H. 606) olarak bilinen Muhammed b. Omar b. el-Hasan el-Bekrî'nin Mefâtîh'ul–Gayb adı altında kaleme aldığı Tefsîr-i Kebîr'inden:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“O'na yaklaşmaya yol arayınız“ ALLAH'ın yasaklarını çiğnemekten sakınanlar olunuz ; ALLAH'ın hoşnutluğunu kazanmak için O'nun emirlerine tevessül ediciler olunuz. »
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“Doğrularla beraber olunuz.“ yani, savaşlarda Peygamberle ve ashabıyla birlikte olunuz; Sakın münâfıklarla birlikte savaşlardan geri durup evlerinizde oturmayınız.»
_4. Kurtubî Tefsiri olarak bilinen Endülüslü İslâm bilginlerinden Ebu Abdillâh Muhammed b. Ahmed el-Ensârî (Öl. H. 671)'ye ait, El-Jâmi' li-Ahkâm'il-Qur'ân adlı kaynaktan:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“Ey iman edenler, ALLAH'ın emir ve yasaklarına titizlikle uyunuz ve O'na yaklaşmak için vesîle arayınız “: vesîle, yakınlık kazanmak demektir. (...) Ve vesîle, yakınlık kazanabilmek için başvurulması gereken şeydir.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
« “Doğrularla birlikte olunuz“ Yani, münâfıklarla değil, Peygamberle beraber çıkanlarla birlikte olunuz; Yani, sadıkların anlayışı ve yolu üzere olunuz. Denilmiştir ki, onlardan amaç peygamberlerdir.»
_5. Kadı Beyzâvî Tefsîri (Öl. H. 691) olarak bilinen, Nâsiruddîn Ebu Said Abdullah b. Omar el-Baydâvi'nin yazdığı, Envâr'ut-Tenzîl ve Esrâr'ut-Te'vîl isimli eserden:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ Yani gerek O'na tâatta bulunmak (emirlerini yerine getirmek), gerekse ma'siyetleri terk etmek (günah işlemekten sakınmak) suretiyle sevabını ve yakınlığını kazanmak için arayışta bulununuz.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:


«“Doğrularla beraber olunuz“ Yani yeminlerine ve keza verdikleri söze olan bağlılıkları bakımından, ya da ALLAH'ın dininde (ALLAH'a karşı olan muamelelerinde) gösterdikleri içtenlik ve dürüstlük bakımından doğrular (doğruluktan şaşmayan insanlar) la birlikte olunuz, (onlar gibi davranınız.»

_6. Medârik'ut-Tenzîl ve Hakâik'ut-Te'vîl adı altında, Ebu'l-Berekât Abdullah b. Ahmed b. Muhammed en-Nesefî (Öl. H. 701) tarafından yazılan ve kısaca Nesefî tefsiri olarak bilinen eserden:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ âyet-i kerîmesindeki (vesîle):Herhangi bir surette (O'na) yaklaşabilmek ve yaklaşmayı sağlayabilecek bir iş yapmak üzere başvurulan her türlü çaredir. Bu çareler, ALLAH Teâlâ'nın hoşnutluğunu kazanabilmek için tâatlarda bulunmak ve kötü eylemlerden sakınmak anlamında kullanılmıştır.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“Doğrularla beraber olunuz“ Yani, imanlarında doğru olanlar gibi olunuz, münâfıklar gibi değil. Ya da savaştan geri durmayanlar veya gerek niyet, gerek söz ve gerekse eylem olarak ALLAH'ın emir ve yasaklarına uyanlarla birlikte olunuz.»

_7. Alâuddîn b. Muhammed b. İbrahim (Öl. H. 741) tarafından yazılan ve Khâzin Tefsiri olarak bilinen Lubâb'ut-Te'vîl Fi Maânit-Tenzîl adlı kaynaktan:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması: «“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ Yani emirlerine uyarak ve rızasına erişebilecek davranışlarda bulunarak O'na yakınlık kazanma yollarını araştırınız.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“Doğrularla beraber olunuz“ Yani, Peygamber (s)'e ve arkadaşlarına savaşlarda bağlılık gösterenler ve onları onaylayanlarla birlikte olunuz; Savaştan geri kalıp evlerinde oturan ikiyüzlülerden olmayınız.»

_8. İbn Kesîr Tefsiri (Öl. H. 774) olarak bilinen ve Ebu'l Fidâ İsmail İmâduddîn b. Omar b. el-Kethîr tarafından yazılan Tefsîr'ul-Kur'ân'il-Azıym adlı eserden:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ Yani Onun emirlerine uymak ve O'nu razı edecek işler yapmak suretiyle yakınlığını kazanınız.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“Doğrularla beraber olunuz“ Yani Muhammed (s) ve arkadaşlarıyla birlikte olunuz..»
_9. Ebu Tahir Muhammed b. Ya’kûb el-Firûzâbâdî (Öl. H. 817) tarafından yazılan, Tenvîr'ul-Mikbâs Min Tefsîr'i İbn. Abbas adlı kaynaktan:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ ALLAH katında üstün dereceler kazanmak için çarelere başvurunuz demektir. Nitekim yararlı işler yaparak, üstün derecelere nail olmak amacıyla arayışlarda bulununuz denmektedir.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“Doğrularla beraber olunuz“ Yani gerek hazarda, gerek savaş için evden ayrılma sırasında, gerekse fiilen savaşta Ebubekr'le, Ömer'le ve onların dâvâ arkadaşlarıyla birlikte olununuz.»
_10. Kanûnî döneminin ünlü Şeyhu'l islâm Ebussuûd el-İmâdî (Öl. H. 982)'nin yazdığı İrşâd'ul-Akl'is-Selîm İla Mazâyâ'l-Kitab'il-Kerîm adlı tefsirden :
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«Ey İmân edenler! ALLAH'dan sakınınız.» «Can almanın ve bozgunculuk yapmanın ne dehşetli hadiseler olduğu
(önceki âyetlerde) anlatıldıktan sonra; İkisinin hükmü açıklandıktan ve cinâyet işleyenin tevbe ettiği takdirde ALLAH'ın onu bağışlayacağına işaret edildikten sonra; sakınılması gereken can alma ve fesat çıkarma gibi ALLAH'a başkaldırı sayılan eylemlerden uzak durmak; ruhları yaşatmak ve bozgunculuğu bertaraf etmek gibi tedbirler almak; bununla birlikte tevbede acele etmek suretiyle mü'minlerin her hâlükârda ALLAH'ın öfkesinden sakınmaları emrolunmuştur.»
«Arayınız» «Yani kendiniz için arayınız.» «O'na» «Yani O'nun vereceği sevabı kazanmak ve O'na yaklaşmak için» «Vesîle -arayınız-»
«Vesîle: (Arabca) Faîle veznindedir ve ALLAH'a yakınlık kazanmak için emirlere uymak ve yasaklı şeyleri bırakmak anlamına gelir.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«Ey İman edenler!» «Burada hitap geneldir. Bütün tevbekârlar öncelikle buna dahildir. Bununla birlikte, özellikle Tebuk Seferi’ne katılmaktan kaçınanların amaçlandığı söylenmektedir.»
«ALLAH'dan sakınınız.» «Gerek işleyeceğiniz, gerekse bırakacağınız her şeyde (ALLAH'dan sakınınız.) Öncelikle savaşlar konusunda Hz. Peygamberle olan ilişkiler bu hitabın kapsamına girmektedir.»
«Ve sadıklarla birlikte olunuz.» «İmanlarında ve verdikleri sözde (onlarla) beraber olunuz. Ya da ALLAH'ın dini ile ilgili olarak (genel anlamda): niyette, sözde ve eylemde onlarla birlikte olunuz; veya her konuda (doğrularla beraber olunuz.) Veyahut tevbelerinde ve bağlılıklarında onlarla birlikte olunuz. Bu takdirde amaç, şu üç kişi ve benzer durumda olanlardır.»

** Bütün bunlara ek olarak bir de Şiî (Ca'ferî) Mezhebi'ne mensup ulemâdan Ayetullah Nasır Mukârim Şirâzî başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanmış bulunan Tefsîr-i Numûne adlı eserden söz konusu iki âyet-i kerîmenin yorumu aşağıda sunulmuştur.
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«Ey iman edenler! ALLAH'dan sakınınız ve O'na (yakınlık kazanabilmek için) vesîle arayınız.»
«Ey iman edenler! Sakınmayı kendinize huy (kural, alışkanlık) edininiz ve ALLAH'a yaklaşabilmek için kendinize bir vesîle seçiniz.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«Ey iman edenler! ALLAH'dan sakınınız ve sadıklarla beraber olunuz.»
«Ey iman edenler! ALLAH'ın emrine (muhâlefet etmekten) sakınınız ve sadıklarla beraber olunuz.»

***

İşte Nakşibendîlerin, tezlerini kanıtlamak için ileri sürdükleri iki âyet-i kerîmenin gerçek ve özlü açıklamaları bunlardır. Bu açıklamalar,dünyadaki Müslüman çoğunluğun güvendiği ve saygı duyduğu, aynı zamanda ilim adamlarının başvurduğu tefsirlerin başında gelen ve yukarıda adları geçen kaynaklardan aktarılmıştır.

Ancak ne hayret verici bir husustur ki, kitap ve sünnet çizgisinden sapmış olan Şiîler ve Mu'tezilîler bile (yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere) bu iki âyet-i kerîmeyi tefsir ederlerken kişisel yorumlarını ortaya koymaktan âdetâ dikkatli bir şekilde sakınmışlardır. Buna karşın, Sünnilikte kimseye sıra vermeyen tarîkatçılar ALLAH'ın yüce kelâmına istedikleri her anlamı yakıştırmaktan çekinmemiş, üstelik bu yorumlarını günümüzde bir kitab haline getirmek suretiyle de cür'et ve pervâsızlıklarını sergilemişlerdir.

Görüldüğü üzere yukarıdaki tefsirlerin hiç birinde ne kelime olarak, ne de kavram olarak «râbıta» denen bir şeyden söz edilmemektedir. Özellikle burada şu noktayı hatırlatmakta yarar vardır ki Kurân-ı Kerîm'in bütün âyetleri birer nedene bağlı olarak inmişlerdir. Bunlardan bazen birkaçının iniş nedeni aynıdır. Bu nedenlere İslâm'ın akademi dilinde «Esbâb-ı nüzûl» denir ve bu konu o kadar önemlidir ki Kur'ân ilimleri arasında bir bilim dalı olmuştur. Bu branş, âyetlerin iniş nedenlerini incelemekte, bir, ya da birkaç âyetin birden inmesine sebep oluşturan hadiseleri açıklamakta, bazen ilgili yer ve kişiler hakkında da bilgi vermektedir.

Daha ziyade hadisten desteğini alan bu ilim dalında örneğin, Eb’ul-Hasan Ali b. Ahmed el-Vâhidî, ve Celaluddîn Abdurrahman es-Suyûtıy gibi İslâm âlimleri değerli eserler vermişlerdir. İşte yukarıda sözü edilen iki âyet-i kerîmeyi bu açıdan da ele aldığımız zaman görmüş oluruz ki her birinin belli bir iniş nedeni vardır . Bu nedenlerin ise râbıta diye bir şeyi çağrıştıracak hiç bir yanı yoktur.

Evet Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmesi de -kaynaklara bakılacak olursa - ondan önceki iki âyet ve sonraki iki âyetle birlikte beş âyet olarak aynı olay hakkında birbirlerini tamamlayıcı şekilde inmişlerdir.

Rivâyet edildiğine göre Ukl ve Urayna Kabîleleri'nden bir topluluk Medîne'ye gelerek Peygamber (s.a.v.)'i ziyaret etmiş ve Müslüman olmuşlardı. Çölün mahrumiyetinden şikâyette bulunan bu adamlara ALLAH'ın Elçisi ilgi göstermiş, hem İslâm'a ısınmaları, hem de dinlenmeleri için onları Medîne dışında havadar bir yerde ağırlamak istemişti. Ne var ki bu vahşi çöl adamları konuklandıkları bu mevkide bir süre kalıp rahatladıktan sonra Peygamber (s.a.v.) tarafından onlara, sütünden yararlanmaları için tahsis edilmiş olan deve sürüsünün çobanını öldürmüş, develeri de alıp kaçmışlardı.

İşte Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmesi, yakalanan bu canilere uygulanacak cezayı bildirmek üzere inerken, bu münasebetle savaşlarda düşmana karşı nasıl davranılacağı ve ALLAH'ın hoşnutluğunun (başta cihad olmak üzere) çeşitli hayırlı amellerle nasıl kazanılacağı hakkında 34. 36. ve 37'nci âyet-i kerîmeler de (belki bu ilgiyle ve) bir çeşit tamamlayıcı bilgi olarak inmişlerdir.
Hiç kuşku yok ki Kurân-ı Kerîm, tüm beşeriyet âlemine çağlar üstü bir ilâhî mesaj olarak gönderildiği için âyet-i kerîmeler (gerek iniş sebeplerine göre, gerekse taşıdıkları çok yönlü mânâ ve hikmetlere göre) her devirde insanlara, özel ve genel hayatlarında ışık tutacak ve yollarını aydınlatacaktır.
Şu var ki bazı âyetler çok genel anlamlar taşımaktadır. Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmesi gibi. Burada ALLAH Teâlâ'nın bizden istediği şey: O'na yakınlık kazanmak için her yararlı işe sarılmak ve bütün hayırlı yolları denemektir. Çünkü bu âyet-i kerîmedeki «vesîle» araç demektir. Öyle ise Rabb'imizin yakınlığını ve hoşnutluğunu bizim için sağlayacak olan her şey, bu âyet-i kerîmenin kapsamı içine girmektedir.
Şu halde âyet-i kerîmedeki bu sınırsızlığı inkâr edercesine onu sırf râbıta için bir kanıt olarak ileri sürmek; ya da genelliğini kabul etmekle beraber hiç bir alâka yokken onu râbıta ile iliştirmek ve hele bütün bunların ötesinde, (kaynağını Budizm'den aldığı ve İslâm'a zaman içinde yamandığı bütün çıplaklığıyla ortada bulunan, üstelik bir Hind meditasyonundan asla başka şey olmayan) râbıtayı meşrulaştırmak için bu âyet-i kerîmeyi alet etmek, iki ihtimali ortaya getirmektedir:

Birinci ihtimal : İslâm'ı çarpıtmak ve onu içeriden çökertmek için amaçlı düşmanlıktır ki bu ihtimali râbıta yapanlar ve yaptıranlar için düşünmek (ileride ayrıntılarıyla açıklanacağı üzere) mümkün değildir.

İkinci ihtimal : Bilgisizlik, ya da bilgi yetersizliğidir; Buna bağlı şartlanmışlık altında gösterilen direniş ve inattır. Yani bu iş, esasen akıllı bir düşmanın marifeti olmasa gerektir.

Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyet-i kerîmesine gelince, bu da yine tefsir âlimlerinin tesbitine göre Peygamber (s.a.v.)'in H. 8/M. 630 yılında tertip buyurduğu Tebuk Seferi'ne katılmaktan bilinçli olarak geri kalan Şair Kâab b. Mâlik, Hilâl b. Umeyye ve Mirâra b. Rabi' adlarındaki üç zat hakkında inmiştir ki zaten bundan önceki âyette (yani Tevbe Sûresi'nin 118'inci âyet-i kerîmesinde) adları açıklanmamış olsa bile bu asker kaçaklarının üç kişi oldukları ifade edilmektedir.

Dolayısıyla âyetin iniş sebebi berrak bir şekilde ortadadır. Şimdi, bu âyet-i kerîmeyi başka yönlere çekenlerin iman, akıl, bilgi ve ahlâk bakımından hangi derekelerde bulunduklarını bir kez daha teşhis edebilmek için onu, önceki iki âyetle birlikte tekrar incelemeye çalışalım. Evet ALLAH Teâlâ, Tevbe Sûresi'nin, 117. 118 ve 119'uncu âyet-i kerîmelerinde meâlen şöyle buyurmaktadır:

Tevbe 117: «Gerçek şu ki ALLAH, Peygamber (s.a.v.)'i ve O'na o zor saatte uyan muhacirleri ve ensârı bağışladı. İçlerinden bazılarının kalpleri kaymaya yüz tutmuşken yine de onların tevbesini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı şefkatli ve esirgeyicidir.
Tevbe 118: «Keza seferden kendilerini geri bırakan o üç kişinin de tevbesini kabul etti. Dünya bütün genişliğine rağmen onların başına daralmıştı. Canları sıkıldıkça sıkılmış, ancak ALLAH'a sığınmaktan başka çareleri olmadığını anlamışlardı. (Nihâyet) tevbe etsinler diye ALLAH onların tevbesini kabul buyurdu . Çünkü elbette tevbeyi kabul eden ve elbette ki esirgeyen ALLAH'dır.»
Tevbe 119: «Ey iman edenler! ALLAH'ın emir ve yasaklarına titizlikle uyun ve doğrularla beraber olun.»

Görüldüğü üzere son âyet, öncekileri âdetâ tamamlayıcı bir anlam sergilemekte ve çok genel bir mesaj vermektedir. Dolayısıyla bu olayın gerek o günün şartlarında uyandırdığı izlenimler ve sebep olduğu olumsuzluklar, gerekse dünya durdukça meydana gelecek benzerlerinin neden olabileceği sonuçlar bakımından bu âyette bizlere yöneltilmiş o kadar büyük bir uyarı vardır ki bu noktayı bilinçli olarak göz ardı edip onu Hind kaynaklı bir meditasyon uygulamasına kanıt göstermek, ALLAH'ın yüce kitabını alaya almaktan başka bir şey değildir!
Bu ise ister bilgisizlik, isterse bir hamâkat eseri olsun, bir yanlışlık ya da mazeret olmaktan uzaktır.
Başta Halid Bağdâdî olmak üzere bu şahıslar, meşruluğunun da ötesinde onun kaçınılmaz gerekliliğini, hatta râbıtanın, kaynağını Kurân-ı Kerîm'den ve Rasulullah (s.a.v.)'ın sünnetinden aldığını kanıtlamak için olağanüstü çaba sarf etmişlerdir. Râbıtaya bazı izahlarla belli bir boyut kazandıranlar, yakın tarihte yaşamış olan Nakşibendî şeyhleridir.


1. Bölüm
 

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
Ehl-i Tasavvufun Rabıtaya delil diye sarıldıkları rivâyetin tahkiki:
"Kudsi hadiste Allah (Celle Celalühü) şöyle buyuruyor:
Zira kullarımdan velilerim, yarattıklarımdan seçkin dostlarım o
kimselerdir ki, benim zikredilmeme (benim hatırlanıp akla getirilmeme)
onlar zikredilir (hatırlanıp akla gelirler), onların zikredilmesi (hatırlanıp
akla getirilmesi) ile de, ben zikredilirim (hatırlanıp akla gelirim).

[AHMED BİN HANBEL, EL-MÜSNED, CİLD; XII, SAYFA; 226, HADİS NO: 15486]


Evvelâ rivâyetin tam metnini ve asıl mânasını bir görelim ki sofiyye Rabıtaya delil diye sarıldığı hadis ne durumda ve asıl mahiyeti nedir anlayalım, anlayalım ki saptırıcıların oltalarına takılmayalım.


عَنْ عَمْرِو بْنِ الْجَمُوحِ، أَنَّهُ سَمِعَ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: «لَا يَحِقُّ الْعَبْدُ حَقَّ صَرِيحِ الْإِيمَانِ حَتَّى يُحِبَّ لِلَّهِ، وَيُبْغِضَ لِلَّهِ، فَإِذَا أَحَبَّ لِلَّهِ، وَأَبْغَضَ لِلَّهِ، فَقَدِ اسْتَحَقَّ الْوَلَاءَ مِنَ اللَّهِ، وَإِنَّ أَوْلِيَائِي مِنْ عِبَادِي، وَأَحِبَّائِي مِنْ خَلْقِي الَّذِينَ يُذْكَرُونَ بِذِكْرِي، وَأُذْكَرُ بِذِكْرِهِمْ»
Amr b.Cemuh, Rasulullah (a.s.)’in şunları söylerken duyduğunu bildirmiştir:
Kul, Allah için sevib Allah için buğz etmedikçe, hakiki iman sahibi olamaz. Eğer Allah için sever ve Allah için buğz ederse, Allah’ın dostluğunu hak etmiş olur. (kopuk bir ibare vardır: o da şu olmalıdır: ‘Ve Allah buyurdu ki: Şubhesiz kullarımdan dostlarım ve yarattıklarımdan sevdiklerim öyle kimselerdir ki, ben anıldığım zaman onlar da anılırlar, onlar anıldıklarında ben de anılmış olurum.”
(Ahmed İbn Hanbel, Hadis no: 15499)

Nûraddin el-Heysemî; ilgili rivâyetin isnâdındaki râvî Rişdin bin Sâ'd, çoğu âlimler tarafında zayıf bulunduğu ve ayrıca hadisin senedinin kopuk olduğunu bildirmiş, bu sebeble de rivâyeti illetli olduğundan reddetmiştir. (Nûraddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, 1/89)
[FONT=Palatino, Palatino Linotype, Palatino LT STD, Book Antiqua, Georgia, serif]
Hasen bir hadis-i şerifde Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Allah’ın velileri/dostları, görüldükleri zaman Allah’ın hatıra geldiği kimselerdir.(Taberi, 15/120) (Elbâni, Sisiletu’l-Ahadisi’s-sahiha, 6/836)


Allah’ın veli kulları, güzel ahlaklarıyla İslam dininin güzelliklerini yansıtırlar. Onları görenler, takvalarından, haya ve edeblerinden, şefkatlerinden, insani erdemlerinden ötürü “İşte müslüman dediğin böyle olur” derler. İslam dinini hatırlayanlar tabi ki Allah’ı hatırlarlar. Fakat bu konunun rabıta adı altındaki şirk ile hiçbir bağı yoktur ki delil diye alınabilsin. Rabb'im ıslah etsin...


Rabıta tanımlarından başlıcaları şunlardır :



Halid Bağdâdî'ye mal edilen açıklamada şöyle denilmektedir:
«Tarîkatta râbıta: Mürîdin, ALLAH'da fânî (Fânî olmak: Bir tasavvuf terimidir. Sûfîler arasında genel olarak «ALLAH'da fânî olmak» ya da «fenâfillâh» şeklinde de ifade edilmektedir) olmuş bulunan şeyhinin şeklini hayâlinde sürekli canlandırmasıyla onun rûhâniyetinden yardım istemesi (Tarîkatların hemen tamamında ve özellikle Nakşibendî Tarîkatında çok önemli bir inanış şekli olan «Rûhâniyetten istimdâd» ya da günümüzün Türkçe’siyle (Evliyaların ruhundan yardım dilemek), kaynağını Animizm'den alır. «Animizm, ataların ruhlarına tapma esasına dayanan politeist bir inançtır.») demektir. Bu da mürîdin edeblenmesi (saygılı olmaya alışması) ve tıpkı şeyhinin yanında bulunuyormuş gibi gıyabında da ondan feyiz alabilmesi için lüzumludur. Çünkü mürîd, şeyhinin şeklini hayâlinde canlandırmakla ancak huzur bulur, nurlanır ve bu sayede çirkin davranışlarda bulunmaktan sakınır.
(Halid Bağdâdî, Risaletun fi Tahkıyk’ır-Râbita (Raşahât'ın kenarı, s. 221-232)




Kişi doğrudan doğruya ALLAH'ı düşünür, bir nevi ALLAH ile manevi bir bağ kurar ve hep O'nunla beraber olduğunu tasavvur eder. Bu şekilde manevi bir bağ kuramazsa, bağlı bulunduğu mürşidini düşünür. Onun bağlı bulunduğu şeyhlerin silsilesi ile Muhammed (s.a.v.)'e ulaşır. O'nun vasıtası ile de ALLAH'a ulaşır ve O'nunla manevi bağ kurar. Tasavvuftaki rabıta, bu şekilde dolaylı yoldan ALLAH'a gitmek ve aracılar vasıtasıyla O'nunla manevi bağ kurmaktır. Doğrudan ALLAH ile manevi irtibat kuramayanlara bu şekildeki rabıta tavsiye edilmiştir. Aksi hallerde buna lüzum görülmemiştir.
(M. Halid, Rabıta hakkında risâle, İstanbul 1924,s.238; Selçuk Eraydın, tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul 1990,s.447)


Rabıta bir müridin, mürşid-i kamilinin ruhaniyetiyle beraber, suretini kalp gözünen önüne getirerek hayal etmesi ve kalbiyle ondan yardım istemesinden ibarettir.
(Ruhu'l Furkan, c.II, s.64)


Muhammed Halid Hazretleri, Risale-i Halidiye’sinde şöyle buyuruyor:

Rabıtanın en üstün derecesi, iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin ruhaniyetinin yüzüne hatta iki gözünün arasına bakmaktır. Zira orası feyiz kaynağıdır. Ondan sonra mürşide karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvarmak ve onu Mevlâ ile kendi arana vesile kılmak üzere, mürşidin ruhaniyetinin hayal hazinesine girip oradan kalbine ve derinliklerine yavaş yavaş indiğini düşünüp, senin de peşinden yavaş yavaş oraya aktığını ve indiğini hayal ederek, şeyhini, kendi nefsinden geçinceye kadar hayal gözünden kaybetmemektir.
(Ruhu'l-Furkân c. II, s 79)


Bunu da şu söze dayandırmaktadırlar :
Ebubekr radıyALLAHu anh kaza-i hacet (tuvalet) için Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellemden hali bir yer bulamadığından, bu durumu Efendimiz’e şikayet etti. Efendimiz de ona ruhsat verdi” yani Ebubekir tuvalette, ihtiyacını karşılarken bile Muhammed sallALLAHu aleyhi ve sellemi hayal ediyordu.


Tabi bu durum ne derece delilleri olur ayrı bir konu çünkü çok sevdiği kişinin hayali insanın gözünün önünden gitmez. Şair, sevgilisi için “Gündüz hayalimde, gece düşümde” diyor. Bu gayet normaldir.
Ebubekir (r.anh), Muhammed sallALLAHu aleyhi ve sellemi çok sevdiği için tuvalette bile aklından çıkaramadığını ifade etmektedir. Tarif edilen rabıtayla bunun bir ilgisi yoktur . Sebebi ise Rabıta sırasında şeyhin ruhaniyetinin müridin yanına geldiğini iddia etmektedirler. Şeyhin ruhaniyeti müridin yanına nereden geliyor ki mürit ondan yardım istesin?

Ebubekir (r.anh) efendimiz , tuvalette iken bile Muhammed (s.a.v) efendimizi ister istemez aklına hayaline geldiğini , bunda da bir sorumluluk olup olmadığını sorduğunda Rasulullah (s.a.v.) efendimiz bunun fıtri bir şey olduğunu , önüne geçilemeyeceğini , bir vebali olmadığını bildirmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus ise Rasulullah (s.a.v.) ben de senin tuvalette beni hayal ettiğini, düşündüğünü biliyorum , sana yardım ediyorum , nerede ne yaptığından haberdarım dememiştir !
Kişinin annesini , babasını, evladını , öğrencisini, şeyhini, işini vs düşünmesi hatırlamaktır . Rabıta değil. Çünkü rabıta da karşılıklı düşünme ve haberdar olma yardımlaşma ve ne yaptığından haberdar olmak anlatılmaktadır !


İşte bu tür sapkın anlayışlarda şeyhinin kendini her halde iken gördüğünü sanan cahil softalar tuvalet ve banyoya bile günlerce girememektedirler . ALLAH c.c. akıl fikir ve sahih bir itikat versin.

Rabıta sırasında şeyhin ruhaniyetinin müridin yanına geldiğini iddia etmektedirler. Buna delil olarak ta şu ayetin tefsirini yaparak verirler:
"(Yusuf aleyhisselam kasıtsız olarak, elinden gelmeyerek) ona (Zuleyha'ya) meyletti. Rabbisinin burhanını (delilini) görmeseydi, (o meyline göre hareket edebilirdi). (Yusuf 24)
Yakub aleyhisselamın ruhaniyyetinin, şaşkınlığından parmaklarını ısırmış olduğu halde Yusuf aleyhisselama gözükerek “O kadından sakın.” dediğini açıklamıştır . Bunu da kendi kitaplarına Mufessir Zemahşeri böyle açıkladı diyerek kitaplarına koymaktadırlar.
(Ruhu'l-Furkan, c. II, sf: 65, 66.)


Halbu ki Zemahşeri böyle diyenler var diyerek onları eleştirmek için yazmıştır. Çünkü Zemahşeri'nin konuyla ilgili ayetin tefsirinde aynen şu ifadeler bulunmaktadır :
Bu ve bunun gibi şeyler hurafeci zorbaların tutundukları şeylerdir. ALLAH Teâlâ’ya ve peygamberlerine iftira bunların dini olmuştur...”
(Mahmut b. Ömer ez-Zemâhşerî, el-Keşşâf, c. I, s. 467, el-Matbaat'uş-şarkiyye.)


Biraz düşünülse bunun Yusuf Suresindeki başka âyetlere de aykırı olduğu görülür. Bir âyette şöyle buyuruluyor:
“(Yakub) Onlardan yüz çevirdi Vah Yusuf’um vah!” dedi. Üzüntüden iki gözüne de ak düştü. Kederi içine gömülüydü.“ (Yusuf 84)


Bu olay, Yusuf’un, Mısır’a gelen kardeşlerinden Bunyamin’i, hırsızlık bahanesiyle alıkoymasından sonra olmuştu. Eğer Bunyamin'i Yusuf'un alıkoyduğunu bilseydi Yakub, böyle üzülür müydü?



2. Bölüm
 

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
Râbıtayı Kanıtlamada Nakşibendîlerin Kullandığı Uslûb

RABITA ŞİRKİ BELGESELİ


Rabıta Belgeseli - 1

Rabıta Belgeseli - 2

Rabıta Belgeseli - 3

Rabıta Belgeseli - 4


Rabıta Şirki



Rabıta ve Tarihi Seyri

Kusheyrî ve Gazalî gibi iyi eğitim görmüş nadir şahsiyetler istisna edilecek olursa esasen bütün tasavvufçuların anlatım ve açıklama tarzları perişan, rasgele ve dağınıktır. Bu durum elbette ki Nakşibendîler için de aynen söz konusudur. Genellikle bütün yazıp çizdiklerinde ve özellikle râbıtaya ilişkin olarak kaleme aldıkları mektup ve kitapçıklarda bir anlatım mantığına rastlamak mümkün değildir. Bu nedenle, yazılarında hiç bir metod ve disiplin yoktur.
Hiç kuşku yok ki anlatım mantığının temeli diyalektik kurallar üzerinde kuruludur. Çünkü kanıtlamak, ilim kaynaklarına akılcı yollardan başvurmak suretiyle gerçekleri belli bir açıklama düzeni ve mantık silsilesi içinde ortaya çıkarma sanatıdır. Bu sanatın icrasında eğer tez ile kanıt arasında hiç bir ilgi ortaya konamazsa, ya da bu iki şey arasında herhangi bir ilgi yokken bunun var olduğu yolunda kuru bir inat sergilenirse bunda artık bir anlatım mantığı aramak abes olur. Doğrusu böyle bir tutuma, müzmin bir megalomani tezahürü demek daha doğru olur.
Nitekim râbıta konusunda Nakşibendîlerin sergilediği inat aynen böyledir. İşte örnekleri:
Son dönem Nakşî şeyhlerinden İsmet Garibullah râbıtasız çalışan insanın deli olduğuna kesin şekilde hükmetmekte ve bu konuda aynen şunları söylemektedir:
«Bin yıl olsa ah vah sırr-u celî,
Hakka vasıl kimsenin olmaz dili ;
Manevi sohbetle vasıl her velî ;
Râbıtasız sa'yeden mutlak deli.» (Risâle-i Kudsiyye s. 95)
Demek ki bir insan eğer gidip bir Nakşî şeyhine bağlanmamışsa ve tabiatıyla “mürşidsiz olduğu için“ böyle birinin şeklini de zihninde canlandırmaksızın çalışıyorsa (yani ibâdet ediyorsa!) o insan, İsmet Efendi'ye göre mutlak surette delidir! Bu konudaki kanıtı da aynen, kendisinden önceki şeyhlerin ileri sürdüğü gibi Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyetidir (!) (Risâle-i Kudsiyye s. 92)
Bir başka örnek de Halid Bağdadî'ye mal edilen Risâle-i Hâlidiyye tercümesindeki şu ifadelerdir:
«Eğer denilirse ki râbıtaya delil-i sâbit var mıdır ? Biz deriz ki:
–Naam, (yani evet) kitab ve sünnet ve kıyas ile delil sabittir. Emma kitâb ile sübûtu, Hak Teâlâ'nın “ve'bteğû ileyhi'l-vesîlete" kavl-i şerifidir.»(maide35)
(Risâle-i Hâlidiyye tercümesi S. 11)
Ne ilginçtir ki Nakşibendîler bu kitabın Halid Bağdâdî'ye ait olup olmadığını bile şimdiye kadar kanıtlayamamışlardır. Çünkü bu kitapçık onların iddiasına göre Bağdâdî tarafından yazılmış olan Arapça bir metnin tercümesidir. Bu metnin nerede olduğu hakkında ise hiçbir şey söylememektedirler. Hal böyle iken râbıtanın, sözde ALLAH'ın kitabında ve Rasulullah (s)'ın sünnetinde sabit delilleri bulunduğunu bu kitapçığa dayanarak söylemektedirler!
ALLAH'ın kitabından, davâlarına kesin birer delil olarak ileri sürdükleri Tevbe Sûresi'nin 119'uncu ve Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmelerinden râbıta diye bir anlam çıkarmak, Nakşibendîlikteki mantık iflasının sadece bir tek kanıtı değil, görüldüğü üzere bu düşünceyle sergiledikleri anlatım üslûbu da onların ilim divanında ne duruma düştüklerini açıkça ortaya koymaktadır.
Bir tarîkat şeyhine bağlanmayı, ondan sonra da belli bir şekilde hareketsiz oturup o insanı zihinde canlandırmayı ve onun (her ne demekse) rûhâniyetinden medet ummayı bu iki âyet-i kerîme ile açıklamaya çalışmak acaba hangi ilgiyle mümkün olabilmektedir?


Râbıtanın Tarihi ve Kaydettiği Aşamalar

Râbıta ne kadar bir geçmişe sahiptir, ya da bugünkü anlamda ilk kez ne zaman söz konusu edilmiştir? Bu inanış tarzı kim ya da kimler tarafından Nakşibendî doktrinine yerleştirilmiştir?
Aslında bu ve benzeri soruların cevabını Nakşibendî Tarîkatı'nın, kaydettiği evrimin akışı içinde aramak lazımdır. Çünkü bizzat bu tarîkatın ruhanileri ve ileri gelenleri tarafından bu konuda söylenmiş olan sözlere bakılacak olursa Tarîkat, tarih boyunca aşamalarla çeşitli adlar almış ve içinde faaliyet gösterdiği muhitlerin gelenek ve anlayışlarıyla yeni yeni içerikler kazanmıştır.
Müteveffa eski Ağrı Milletvekili ve «Doğu»'nun ünlü Nakşî şeyhlerinden Muhammed el-Küfrevî'nin torunu ve O'nun temsilcisi Kasım Kufralı (Küfrevî), 1949 yılında yazdığı «NAKŞİBENDÎLİĞİN KURULUŞ VE YAYILIŞI» adlı eserin önsözünde aynen şunları söylemektedir:
«İlk şeyhlerinin Türkistan ve Maverâünnehrli olmaları dolayısıyla Nakşibendîliğe bu muhitin anane ve âdetleri de girmişti. Tesirleri türlü şekillerde tezahür eden bu gelenekler dolayısıyla Nakşibendîliğin Türk fikriyâtı bakımından da tetkiki gerekiyordu.»
Nitekim Kasım Kufralı bunları tetkik etmiş, (incelemiş) ve birçoğunu ortaya çıkarmıştır; ki bunların en önemlisi Nakşibendî Tarîkatı'nın hangi tarihlerde kurulduğu konusudur. Çünkü Nakşibendîler, «Silsile-i Sâdât» diye adlandırıp, birbirine bağladıkları birkaç düzine insandan oluşan hayâlî bir tarîkat zinciri aracılığıyla bu teşkilatı her ne kadar Ebubekr'e kadar bağlıyorlarsa da Kufralı bunu âdetâ yalanlarcasına (yine bu kitabının önsözünde) şunları kaydetmektedir:
«Mevcut eserlere dayanılarak Nakşibendîliğin teessüs tarihi Gazneliler zamanına kadar çıkarıldığı için, tarîkatın bu hanedân zamanından itibaren hakiki hüviyetini ihraz etmeye başladığı, Hâce (Bu kelime Farsça’dır. Efendi, reis, öğretmen, başkan ve önder gib)Yusuf el-Hemedânî devrine kadar geçirdiği istihâle tetkike mebde' ittihaz edilmiştir.»
Nakşibendîliğin âdetâ cenneti haline getirilmiş bulunan Türkiye'de «bu tarîkatın bağlıları, neden son zamanlarda râbıta üzerinde titizlikle durmaya başladılar?» sorusuna gerçek anlamda bir cevap bulabilmek için bu tarîkatın tarihini irdelemekle ancak mümkün olabilecektir. Her ne kadar Nakşibendîliğin tarihi amaç değilse de konunun ana çekirdeğini oluşturan râbıta hakkındaki ayrıntıların su yüzüne çıkarılabilmesi açısından bu mistik akımın geçmişini biraz eşelemek burada az çok önem taşımaktadır.
Nakşibendîliğin, genelde Türklere mahsus bir İslâm modeli olduğunu söylemek yanlış olmaz. (Sırf Kurân-ı Kerîm'e ve Rasulullah (s.a.v.)'ın Sünnetine bağlı Müslüman azınlığın dışında kalan) Anadolu’daki hemen bütün Türkler, bilerek veya bilmeyerek İslâm’ı bu model içinde benimsemişlerdir. Hatta ve hatta Türkiye'deki «dindar» Kürtler’in, Melez Arapların ve diğer Müslümansı azınlıkların da İslâmî anlayışı, egemen kitle olan Heterodoks Sünni Türklerin etkisi altında Nakşibendîleşmiştir.
Bu bakımdan kurallarıyla, âyinleriyle ve dış dekoruyla topluma aşıladığı zihniyet ve ona verdiği yön bakımından, Nakşibendîliğin serüvenini araştırarak râbıtanın tarihi hakkında tesbitler yapmak daha doğru olur. Bu tarîkatın gerçek anlamda Türklerin milli dini olduğunu en çarpıcı şekilde kanıtlayan aşağıdaki sözlerin bizzat Şah-ı Nakşibend tarafından söylendiği Nakşibendîliğin en güvenilir bir kaynağında yer almaktadır.
«Ol hâbı ana dedim. Buyurdular ki: " Ey oğul ! Sana meşayih-i Türkden nasib erişse gerektir.»(Nefehât Terc.)

Nakşibend'in, gördüğü bir rüyayı büyükannesine anlattığı zaman O'nun, bu düşü nasıl yorumladığını anlatan yukarıdaki sözler bugünkü Türkçe ile şöyledir: «O rüyayı ona söyledim. Buyurdular ki: " –Ey oğul! sana Türk şeyhlerinden bir pay ulaşsa gerektir. » Yani Türk şeyhleri seni eğitecek ve sana yön vereceklerdir.
Bu iki cümleden bile çok rahatça anlaşılmaktadır ki: Türklük ideali, Nakşibend'in doğduğu ta Miladî 1318 yıllarından itibaren İslâm'ı sırf bu millete mahsus bir din kalıbına dökmek için Nakşibendî Tarîkatı'na çok önemli bir rol yüklemeye başlamıştır. Bu ipucundan hareketle iz sürülürse çok net bir şekilde görülecektir ki doğrudan doğruya İslâm'ı Kur'ân'dan anlamak ve O'nu, orijinal nitelikleriyle alıp hayata geçirmek, daha o zaman Türkün milli idealine sığmamıştır. Çünkü tarîkat kapısından girerek İslâm'la tanışan Türk insanı, genellikle «Ben önce Türküm, ondan sonra Müslümanım» diye düşünmüştür. Bu özellik aynı zamanda İranlılar için de söz konusudur. Nitekim, İranlılar için Şiîlik, nasıl ki bir İslâm modeli haline gelmişse Türkler için de Nakşibendîlik bir İslâm modeli haline gelmiştir.
Bu nedenle, İranlı Şiî’nin vicdanında «Âyetullah» denen kutsal kişiliğin yeri ise Nakşibendî Türkün vicdânında da «Efendi Hazretleri»'nin yeri odur. Arı İslâm'ın eski Türkler arasında salt bir Arap dini olarak algılanmış olması gibi çok güçlü bir ihtimalin varlığını eğer düşünecek olursak, elbette ki dil ve kültür farklılıklarından kaynaklanan bir takım sorunların, İslâm'ın Nakşibendîleştirilmesinde büyük etken oluşturduğuna da inanmamız gerekir.

Dolayısıyla «Alternatif bir İslâm şekli»'nin elde edilebilmesi için elbette ki çeşitli malzemelere gereksinim vardı. Nitekim eski Türk rûhânîlerinin yaptığı iş, bu malzemeleri bulmak olmuştur. İşte bunlardan biri de «râbıta»'dır.
Şunu da bilmeliyiz ki, tasavvuf diye anlatılan şey; bir hal, İslam’ın daha dikkatli ve hassas yaşanma biçimi; zikir, zühd, ibadet ve tefekkür olarak Peygamber’den beri var olan bir yaşama biçimi {olmalıdır. İbadeti yalnız ALLAH'a has kılmak ise} İslam’ın ta kendisidir. Tarikatlar ise –Kitap ve sünnet çizgisinde kaldıkları sürece- tasavvufun mektepleri ve mezhepleridirler. Ancak rabıta tasavvufun şartlarından değildir ve tasavvufun ehli sünnet çizgisinde yaşandığı ilk yüzyıllarında da onda bu anlamda bir rabıta hiç olmamıştır. Sevginin, bağlılığın, kardeşliğin, ittibaın rabıta diye anlatılması da elbette isabetli olmaz.
Dolayısıyla rabıtayı kabul edip etmemekle, tasavvufu kabul edip etmemek farklı şeylerdir.
Bazı tarikatlerdeki güzel sanılan insanların hatırı için rabıtayı da onların anladığı gibi kabul etmek isterdik. Ancak İslamın ve hakikatın hatırı daha büyüktür ve buna karşı saygısızlığı hiç göze alamayız, bu sebeple de dini bir delile dayanmayan bir uygulamayı red ederiz !
Bu noktada şunu da zikretmeliyiz ki, tasavvuf bu günkü hali itibariyle bir Rabbani alimlere muhtaçtır. Nasıl onlar zamanında tarikatlar İslam’dan çok uzaklaşmışlardı ve o bu konuda bir tecdid gerçekleştirip, onları tekrar Sünni ve Kurânî çizgiye oturttu ise, bu gün de bunu yapacak birisine şiddetle ihtiyaç vardır. Çünkü çoğu tarikatlar bu gün ya cehalet ve sapmaların, ya da sahtekarlık, derin ilişkiler ve düzenbazlığın hakim olduğu karanlık odaklardır. Ancak tecdid, teceddüt ve yeniden Kurânî çizgiye gelme ihtiyacının umumi olduğunu ifade ediyoruz .

3. Bölüm
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
RESİM KULLANARAK RABITA YAPMAK -
"teknolojik rabıta"



Tasavvufta rabıta denince, Nakşiler tarafından (Yani Peygamber’den yaklaşık 700 sene sonra) geliştirilen bir disiplin akla gelir. Mürit şeyhini sevecek, ona kalben bağlanacak, buradan Peygamber’e, oradan da ALLAH’a ulaşılacak ve O’nunla irtibatlı olunacaktır. Bunun için mürit öncelikle şeyhinin suretini hayal edecek, onun güzelliklerinin, ahlakının kendisine feyezan etmesini isteyecektir. Hatta şeyh müridini ALLAH’a bağladığı için onun kendisi bizatihi rabıtadır/bağdır. (Enver Fuad.Mu’cem 88)

Mutasavvıflar rabıta'yı, müridin şeyhini düşünerek kalbinden dünya ile ilgili şeyleri çıkarması, şeyhi vasıtası ile Peygamber (s.a.v)'e ve ALLAH'a kalbini bağlaması şeklinde anlamışlardır. Hemen hemen bütün tarikatlarda rabıta vardır. Bilhassa Nakşibendiyyenin ıstılahlarındandır.
Tarikat ehli, rabıtayı ayet ve hadise dayandırmaya çalışmaktadır. Onlara göre, "sadıklarla birlikte olun" (Tevbe, 119) gibi ayetler ve "kişi sevdiğiyle beraberdir"
(Buharî, Edeb; 96; Muslim, Birr, 165; Tirmizî, Zuhd, 50) gibi hadisler, rabıtanın caiz olduğunu göstermektedir.

(Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1991, Rabıta mad.)


Bu hayal etmeyi gerçekleştirmek üzere bazı tarikatlarda (mesela menzil) müritler, üzerlerinde şeyhinin resmini bulundurmaktadırlar. Hatta Peygamber (s.a.v.) adına yapılan hayali bir resmi üzerlerinde bulunduran tarikat mensubları da.

Bu elbette cehaletten öte bir cinayettir. Cahiliye dönemindeki Kureyşli putperest müşriklerde sevdikleri alimlerin ve büyüklerinin putlarını karşılarına alarak ALLAH’a yaklaşmaya çalışır , yasak olmadığı için ibadetlerinde heykelleri (put) aracı kullanırlardı. Günümüzde bu şekilde şeyhlerinin hayal ile yada resimler aracılığı ile Rabıta yapanlar İslam dininde ayet ile haram olan heykel-put hükmü bulunmasaydı şeyhlerinin putları karşısına geçerek rabıta yapmaları daha kolay ve etkili olurdu . O zaman mürit, şeyhinin putu karşısına geçecek, ona rabıta yapacak ve onun ruhaniyetinden yardım isteyecekti. Ona karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvaracaktı.
Puta tapanların yaptığı zaten bundan başkası değildi. Aradan heykeli kaldırıp yerine şeyhin hayalini geçirmek neyi değiştirir?
Puta tapanlar da zaten taştan veya ağaçtan bir şey beklemiyor, onun temsil ettiği varlığın ruhaniyetinden yardım bekliyorlardı
.


Tasavvufçuların tarif ettiği rabıtaya sadece şu âyet delil olabilir:

İyi bil ki, saf din ALLAH’ın dinidir.
Onun berisinden veliler edinenler "Biz onlara başka değil sadece bizi ALLAH’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz." derler. İşte ALLAH, onların aralarında tartışıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. ALLAH, yalancı ve gerçekleri örtüp duran kimseleri doğru yola sokmaz .”
(Zumer 3)


Şöyle de diyebiliriz: Bir ibadet düşünün ki, Peygamber (s.a.v.) onu hiç yapmamış, öğretmemiş ve onu izleyen selefi salihin de böyle bir şeyden haberdar olmamıştır. Böyle bir ibadetin olması mümkün değildir. Bu anlamdaki rabıta için delil getirilen: “Sadıklarla beraber olun” mealindeki ayet-i kerime, ya da “Kişi sevdiğiyle beraberdir” hadisi şerifi de İslamî gelenek içerisinde “rabıta” ortaya çıkıncaya kadar hiç böyle anlaşılmamıştır. Zorlama bir tevil yapmadan böyle anlaşılması da mümkün değildir. Zorlama tevillerin insanları saptıracağını da bizzat Kurân-ı Kerim söylemektedir. (Al-i İmran 7)
Sahabe efendilerimizin Peygamber’e olan sevgilerinden böyle bir uygulama çıkarmak da mümkün değildir. Aksi halde, ALLAH Rasulü’nü izleyen 700 yıl, insanlar, hatta bizzat Peygamber’in kendisi bunu keşfedememiş ve anlamamış olurlardı. Oysa akide ve ibadetler konusunda en doğru anlama, Peygamber’le beraber olanların, sonra da onları izleyenlerin anlamasıdır. Bunda bütün İslam alimleri ittifak halindedir.


Peygamberimiz (s.a.v.)'in de, rabıta ve ribat hakkında söylemiş olduğu hayli hadis vardır. O'nun bu hadislerinden bazıları şöyledir:
_"Bir gün ALLAH yolunda ribatta bulunmak, dünya ve dünyada bulanan her şeyden daha hayırlıdır"
(Buharî, Cihad, 73; Muslim, İmâre, 163; Nesâî, Cihâd, 39; İbn Mace, Cihâd, 7)


_"ALLAH'ın onunla hataları avfedib bağışlayacağı, dereceleri yükselteceği bir şeyi size söyleyeyim mi? Abdest üstüne abdest almak, camide cemaatle namaz kılmaya devam etmek ve her namazdan sonra diğer namazı beklemek. İşte ribat budur!. İşte ribat budur!. İşte ribat budur!."
(Muslim, Tehâret, 41; Tirmizi, Teharet, 39; Neseî, Teharet,106; Muvatta, Sefer, 55.)


_"Kim bir günlük (yirmi dört saatlık) ribatta bulunursa, bir aylık oruç ve ibadetten daha fazla sevab kazanmış olur"
(Nesaî, Cihad, 39; Tirmizî, Fedâilul-Cihâd, 35; İbn Mace, Cihâd, 7)


Bütün bu ayet ve hadislerden anlaşıldığı gibi, rabıta, çeşitli manalar için kullanılmıştır. Ancak daha çok bir cihad terimidir. Ayet ve hadislerin çoğunda rabıta, ALLAH ve Peygamberin düşmanlarına karşı silahlanma, cihad için hazırlıklı olma, müslümanlarla kâfirlerin arasındaki hudut karakollarında nöbet bekleme ve bu duygulara sıkı sıkıya bağlı olma demektir.
Buna göre ayet ve hadislerde kasdedilen anlamlardan mutasavvıfların uygulamasını destekleyecek en ufak bir işaret yoktur. Ayet ve hadislerde dile getirilen cihad ruhunu meskenete çevirmekten başka bir şey yapmayan mutasavvıflar Kur'an ve hadislerdeki bu ribat kelimesini çok yanlış bir alana çekmişlerdir.
Hiç bir sahabi Rasulullah'ı aracı kılarak rabıta yapmadığı gibi, hiçbir tabii de sahabe'yi aracı kılarak rabıta yapmamıştır. Rabıtanın bu şekildeki uygulaması tarikatların Hicri yedinci yüzyıldan sonraki dönemlerde uydurdukları bir bid'attir.



CİMA ANINDA ŞEYHİNİ HAYAL , RABITAYA AKLİ DELİL !

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx? id=5228643&tarih=2006-10-10
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/5235139.asp?gid= 112&srid=3428&oid=1&l=1#

http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/2284955.jpg

Cübbelinin bu konuşmasında eline alıp gösterdiği Rabıta kitabından örnek sayfa :

Tasavvuf camiasının sevilen simalarından ! Cübbeli Ahmed Mahmud Ünlü ise “TARİKAT-I ALİYYE’DE RABITA-I CELİYYE” adlı kitabında Rabıtaya deliller bulmaya çalıştıktan sonra, “Rabıta Hakkında Akli Deliller “ bölümünde 261. sayfasında şu maddeyi delil olarak bizlere sunmuştur !

Herhangi bir işi , severek ve kalbi istila edecek şekilde düşünmek o işi yapmak gibi insana tesir eder. İyilikleri düşünmek iyi , kötüleri hayal etmekse kötüdür. Bazı ulema , doğacak çocuğa bereketi sirayet eder ümidiyle kişinin, cima halinde Salih kimseleri düşünmesini güzel görmüşlerdir. O halde düşünceyi haram ve mübahlardan çevirip , iyilere yönlendirmek , hiçbir akıllının inkara kalkışmaması gereken şeylerdendir ki rabıta da bu hayali sohbetten ibarettir.” (Muhammed Salih , Beğiyyetu’l- Vacid, Sh. II)
(/TARİKAT-I ALİYYE’DE RABITA-I CELİYYE - sayfa 261 - Ahmed Mahmud Ünlü (Cübbeli Bayraklı Ahmed)



Cima anında neler yapılması , nasıl hareket edilmesi ehli sünnet kaynaklarıyla bellidir. Rabıtayı savunabilmek için akil yoluyla delil bulmaya çalışan ve bu uğurda mahremlerine 3. bir kişiyi sokanların ehli sünnete göre delilleri nedir merak ediyoruz ? halbuki tam tersine deliller var iken ...

Peki Ya Birde “Ölüye Rabıta”ya Ne demeli ? (kabirden yardım)

"İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz" Uydurması!

TARİKAT-I ALİYYE’DE RABITA-I CELİYYE - Ahmed Mahmud Ünlü (Cübbeli Ahmed)
Tarîkatçılara göre yalnızca sağ olan mürşidden değil, aynı zamanda ölüden (kabirden) de yardım beklenir. Yani şeyhin rûhâniyetinden yardım dilemek için onun, sağ ya da ölü olması fark etmez. Bu inanış hemen hemen bütün tarîkatlarda vardır ve «himmet dilemek», «bereket talep etmek», «feyiz almak» «istifâzada bulunmak» ya da «rûhânîyetten istimdâd etmek» gibi çeşitli deyimlerle ifade edilir. Mehmed Zâhid Kotku bu konuda aynen şunları kaydetmektedir:
«Bu tarikde şeyh, kemâl-i marifet ile mütehakkık olursa, ifâzada (yardım etme konusunda) ölü ile diri müsavi olurlar»
Aslında müsavi olmaktan da öte, (yine tarîkat rûhânîlerine göre) velî, öldükten sonra bir «tîğ-i üryân» gibi, yani kınından çıkmış olan bir kılıç gibi çok daha keskin olur ve onu çağıran insanın imdadına çok daha çabuk yetişir.
(Mehmed Zâhid Kotku (H. 1313/M. 1897-H. 1401/M. 1980) Tasavvufî Ahlâk: 2/272)


Ölüye râbıta yapma konusuna, özellikle son dönem Nakşî şeyhleri tarafından çok önem verilmiştir.
Bu cümleden olarak Abdulhakîm Arvâsî'nin, «Mezarlara Râbıta Keyfiyeti» başlığı altında aşağıya alınan sözleri ilginçtir. Arvâsî şu öğütleri vermektedir:
«Mezar ziyaretçisi mürîd, nefsini her türlü dış alâkadan boşaltır. İçini dünya kayıtlarından uzaklaştırır. Kalbini ilimler ve nakışlardan ve hadiselere bağlı duygulardan çekip çıkarır. Ziyaret ettiği mevtânın rûhâniyetini hissî keyfiyetlerden mucerret bir nur farz eder. O kabir sahibinin Feyizlerinden bir Feyiz ve hallerinden bir hal zuhur edinceye kadar o nuru kalbinde tutar. (...)»
«Feyiz istekçisi ziyaretçi, Feyiz vericinin kabrine yaklaşıp selâm verir. Mezarın ayak ucuna yakın sol tarafına durur. Ona karşı hayattaki tavrını muhafaza eder. Bir fatiha ve on bir ihlas okur. Sevabının mislini mevtâya hediye eder. Sonra çöker oturur. Feyiz almak için kabirdeki mevtânın rûhâniyetine teveccüh eder....»
(Abdulhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîfe Risâlesi s. 23 Sadeleştiren N. F. Kısakürek)


Yine şu uydurma sözü hadis diye kabul ederler:
İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz.”
(Mahmud Ustaosmanoğlu başkanlığında bir heyet, Ruhu'l-Furkan Tefsiri, İstanbul 1992, c. II, 82)


Bu sözü delil olarak ta Aclûnî'ni Keşf'ul-Hafâ adlı kitabında olduğu için kabul etmektedirler.

Halbuki Aclûnî bu eserini, halk arasında hadis diye bilinen sözlerin doğrusu ile asılsız olanını ortaya koymak için yazmıştır. Bu sebeple o kitapta çok sayıda uydurma hadis vardır. Aclûnî, kitabının başında Hafız ibn-i Hacer'in şu sözünü naklediyor:
"Aslı olmayan hadisi kim nakletmişse Buhârî'nin Sülasiyyat'ında rivayet ettiği, Muhammed sallALLAHu aleyhi ve sellemin şu sözünün kapsamına girer : "Kim benden söylemediğim bir şeyi naklederse Cehennem'de oturacağı yere hazırlansın. "
(İsmail b.Muhammed el-Aclûnî, Keşf'ul-hafâ, Beyrut 1988/1408, c.I,s 8)


Sonra alfabetik olarak hazırladığı kitabında hadislerin kaynaklarını veriyor. Ama bu sözle ilgili olarak sadece "İbn-i Kemal Paşa'nın el-Erbaîn'inde böyle geçmiştir." ifadesini kullanıyor. İbn-i Kemal Paşa'nın bu eserine baktığımızda da hadis diye söylediği o söz için hiçbir kaynak göstermediğini görüyoruz .
(İbn-i Kemal, Paşa,el-Erbeûn, v. 360. Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi,1694)


(İbn-i Kemal, Yavuz Sultan Selim'in meşhur Şeyhulislamı'dır. 1469'da Tokat'ta doğmuş,1534'te İstanbul'da ölmüştür. Peygamberimizle arasında 900 seneden fazla bir fark varken hiç bir kaynak göstermeden ve anlamı da Kur'an'a taban tabana zıt olan bir sözü hadis olarak önümüze sürmesi kabul edilemez. İbn-i Kemal bu eserinde , kaynak gösterme yerine, bu sözün hadis olduğunu isbat için hiçbir dini dayanağı olmayan felsefi izahlara girmiştir.)

ALLAH ölüm esnasında ruhları alır, ölmeyenlerinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekileri belli bir vakte kadar salıverir.” (Zumer 42)

Bu âyete göre ALLAH, ölülerin ruhunu, belli bir yerde, berzah aleminde tutmaktadır.
Kabirdekilerle ilgili olarak ALLAH Teâlâ şöyle buyuruyor: “Dirilerle ölüler bir olmaz. Şubhesiz ALLAH dilediğine işittirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işittiremezsin.” (Fatır 22)


İsa aleyhisselamın ahiratte yapacağı konuşmayı veren şu âyet üzerinde düşünmek gerekir.
“ -Ve ALLAH demişti ki: "Ey Meryem oğlu Îsâ, sen mi insanlara: 'Beni ve annemi, ALLAH'tan başka iki tanrı edinin' dedin?".
"Hâşâ, dedi, sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gaybları bilen yalnız sensin, sen!".
- "Ben onlara sadece, senin bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin Rabbiniz olan ALLAH'a kulluk edin, dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onlara şahittim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüb gözetirsin
.” (Mâide 116-117)


Büyük Peygamber İsa öldükten sonra ümmetinden habersiz oluyorsa, ölen bir velinin ruhunun kınından çıkmış kılınç gibi olması nasıl kabul edilebilir?
Günümüzdeki en büyük İslam alimleri, sözünü ettiğimiz anlamdaki rabıtaya bidat olarak baktıklarını da burada zikretmeliyiz.
Mesela Ramazan el-Bûtî şöyle söyler: “Şubhesiz tarikat şeyhlerinin sonradan icad ettikleri rabıta bidattir, çünkü bunun dinde hiç bir dayanağı bulunmamaktadır”.


Rabıta (Komedi)

4. Bölüm


8387905.jpg

310.jpg
 

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
Ölüden Yardım İsteyenlere Örnekler

1- Said Nursî Örneği

Nurcular şu şiiri, Abdülkadir Geylânî’nin, sekiz asır önce Said Nursi için yazdığını iddia ederler:
Bizi aracı yap, her korku ve darlıkda.
Her şeyde her zaman, candan koşarım imdada
Ben korurum müridimi korktuğu her şeyde.
Koruyuculuk ederim ona, her şer ve fitnede.
Müridim ister doğuda olsun ister batıda
Hangi yerde olursa olsun yetişirim imdada

(Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lema, c. II, s. 2083)


Bu iddiayı Said Nursî’nin 23 şakirdi yapar . (İsimleri şöyledir: Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re'fet, Ali, Ahmed Husrev, Mustafa Efendi, Rüştü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mes'ud, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza.)
İspat için, cifr denen hayali şeylere dayanır ve şiirde, Abdulkadir Geylânî’nin şu anlamı sakladığını söylerler:
Müridim Said Kürdî, Rusya’da esirken kuzeydoğu Asya’dan bidatçıların eliyle Asya’nın batısına sürgün edildiği ve Sibirya taraflarından kaçıp çok fazla yeri dolaşmak zorunda kaldığı sırada ALLAH’ın izni ile ona yardım ederim ve imdadına yetişirim.”


Yardımın nasıl gerçekleştiği de şöyle anlatılıyor:
“Evet Hazret-i Gavs’ın “müridim” dediği Said, esir olarak üç sene Asya’nın kuzeydoğusunda, yok edici zorluklar içinde hep korundu. Üç-dört aylık yolu, kaçarak aşmış, çok şehirleri gezmiş ama Gavs’ın dediği gibi hep koruma altında olmuştur.


Üstadımız diyor ki: “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hîzan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim. Çocukluk itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur” derdim. Şaşırtıcıdır ama yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiştir ."
(Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lema, c. II, s. 2084.)


Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? ALLAH ile beraber başka bir ALLAH mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz..” (Neml 62)
Güç yetirilemeyen konularda başkasından yardım alınabilirse artık kim ALLAH’a sığınır? ALLAH Teâlâ şöyle buyuruyor:
De ki, ALLAH’ın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.
Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (isrâ 56-57)

ALLAH neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.
ALLAH’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır. Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.” (Nahl 19-21)



2- Fethullah GÜLEN Örneği


Fethullah GÜLEN, Peygamberimizin amcası Hamza’nın kendine, sayılamayacak kadar çok yardım ettiğini iddia eder ve onlardan birini şöyle anlatır:

Ankara’dan İstanbul’a geliyoruz... “Kartal civarına kadar geldik. Hava hafif hafif yağıyordu. Oralarda çukurca bir yer varmış; tam biz oraya yaklaşmıştık ki, yağmur olanca hızıyla şiddetlendi. Rampanın dibine indiğimizde de bujileri su aldı ve araba stop etti. Bir-iki dakika içinde su kabardı ve bizim arabayı yüzdürmeye başladı. Her geçen dakika su daha da kabarıyor ve bir afet halini alıyordu. Öyle ki kısa bir müddet sonra kalas yüklü kamyonları bile kaldırıp, sağa sola sürüklemeye başladı. Camı biraz açayım, dedim, içeriye dolan su üçümüzü de sırılsıklam ıslattı. Hemen camı kapattım. Elden bir şey gelmiyordu. Koca otobüs ve kamyonlar dahi suyun yüzünde adeta saman çöpüne dönmüşlerdi. Hatta onlardan birkaçı, sağımızdan, solumuzdan geçerken “Geçen sene burada bir sürü taksi sürüklendi gitti.” diyerek moralimizi de bozdular... Ya araba kıyıdaki bariyerlere vurur da parçalanırsa; halbuki emanet.. durmadan bunları düşünüyorum...
Bir ara baktım büyük bir kalas bize doğru geliyor. Aklımdan, şu kalas bizim ile sütre arasında dursa hiç olmazsa araba kıyıdaki sütrelere çarpmaz diye düşündüm ve tam o esnada arkadaşlara “dua edin” dedim. Kendim de “Ya Seyyidena Hamza! Ya Seyyidena Hamza!” diyerek o yüce ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim. Üzerimize doğru gelmekte olan kalas, yanımızdan geçerek gözden kayboldu... Ve hayrettir selin mecrası birden değişti, hızı da azaldı... Olayın şahitleri var. Bu değişikliği ve birden selin hızının azalmasını fiziki kanunlarla izah imkansız. Hiçbirimizin şüphesi kalmadı ki, Cenab-ı Hakk o mukaddes ve yüce ruhu istihdam buyurdu ve yardımımıza gönderdi... .
( Küçük Dünyam 2, Zaman Gazetesi 28 Kasım 1996, ayrıca
Kucuk Dunyam ; (30/11/2003) )

Hem “Ya Seyyidenâ Hamza! Ya Seyyidenâ Hamza!” yani “Efendimiz Hamza, efendimiz Hamza yetiş!..” diyor, hem de “o yüce ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim ” diyor.
Bunun neresi Allah’a dua? Sonra şöyle diyor:

“Ehl-i tahkik, şahıslardan istimdat etmeyi mahzurlu görürler. Kanaatimce her meselede olduğu gibi, bu meselede de ölçüyü iyi ayarlamak, ifrat ve tefritten kaçınmak gerekir. Bize göre büyük ve mukaddes ruhlardan istimdat olabilir; fakat kalbin ibresi her an Cenab-ı Hakk’ı göstermelidir. Yani bu büyüklere, vesile ve vasıtalıktan öte tasarruf adına hiçbir paye verilmemelidir. Zaten onları vesile olarak istihdam buyuracak da yine Cenab-i Hak’tır. O dilemedikten sonra, hiç kimsenin, hiçbir meselede yardımcı olması, bir şey yapması mümkün değildir. Ama, Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder; halk eder esbabını bir lahzada ihsan eder.” Bu hususu da böyle tespit ettikten sonra: Büyük ve mukaddes ruhlar ceset kafesinden kur-tulduklarında, adeta bir melek haline gelirler... Hele bunlardan, canlarını yüce, yüksek bir ideal ve davaya adamış olanlar, kendileriyle aynı düşünceyi paylaşanları Allah’ın izniyle her zaman destekler, onlara arka çıkar ve onları korurlar. Ama, arz ettiğim gibi frekans birliği şarttır”.

İsa’ya Allah diyen Katolikler de benzeri ifadeleri kullanarak şöyle diyorlar:
İsa kendiliğinden bir şey yapamaz. Her şeyi kendisini gönderen Baba’dan alır . (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 859)

Şimdi o, Baba’nın yanında Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah’ın huzurunda daima hazır bulunmaktadır(Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 519).

Allah Teâlâ şöyle buyurur:
İşte Rabbiniz olan Allah… Hakimiyet onundur. Onun yakınından çağırdıklarınız bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de sizin ortak saymanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyin iç yüzünü bilen Allah gibi, haber veremez.” (Fatır 13-14)

De ki: “Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? Bundan bizi kurtarırsan şükredenlerden olacağız diye ona gizli gizli yalvarır yakarırsınız.”
De ki: “Allah sizi ondan ve her sıkıntıdan kurtarır, sonra da ona ortak koşarsınız.” (En’am 63-64)

Gemiye bindiklerinde, şirkten uzak bir şekilde, yalnız ona boyun eğerek Allah’a yalvarırlar. Allah onları karaya çıkardı mı, bir de bakarsın ona eş koşmaya kalkışıyorlar.” (Ankebut 65)

Hamza gibi şehidlerin ölmediğini ispat için şu ayete dayanılıyor:

Allah yolunda öldürülenlere ´ölüler demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ama siz bunu fark edemezsiniz.” (Bakara 27154)

Allah, “siz bunu fark edemezsiniz” dediğine göre bize söz düşmez. Onlardaki canlılık, insanın fark edebileceği cinsten olsaydı, öncelikle Peygamberimiz fark eder, Hamza’nın ölümüne pek fazla üzülmezdi.
Abdullah b. Mes’ud diyor ki; “biz onun, Hamza’ya ağladığı kadar bir şeye ağladığını görmedik. Onu kıbleye doğru koydu, cesedinin başında durdu ve sesli olarak, hıçkıra hıçkıra ağladı” (Safiyyu’r-Rahmân el-Mubârekfûrî, er-Rahiku’l-Mahtûm, Beyrut 1408/1988, s. 255-256.)


Konu ile ilgili diğer âyetler şöyledir:
Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Hayır, onlar diridirler, Rableri katında rızıklanırlar.Onların içleri açılır; çünkü onlara Allah, kendi ikramından vermiştir. Arkadan gelip kendilerine henüz katılmamış olanlar adına da sevinirler. Çünkü onları korkutacak veya üzülmelerine sebep olacak bir şey yoktur.
Allah’ın nimeti ve ikramı sebebiyle de sevinirler. Allah, müminlerin alacağı karşılığı azaltmayacaktır.” (Al-i İmran 169-171)

Bir an için “siz bunu fark edemezsiniz” hükmünün olmadığını ve iyi müminlerin onların farkına vardığını düşünelim. Bu durumda fark edilecek tek şey, içinde bulundukları nimetler olur. Bu, onların insanlara yardım edeceğine delil olmaz. Onlardan yardım isteyenlerin durumu, şu ayette açıklanandan başkası değildir:
Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseyi çağırandan daha sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısından habersizdirler.” (Ahkaf 5)


Mekke müşrikleri de tanrılarında var saydıkları gücü Allah’ın verdiğine inanırlardı. Kabe’yi tavaf ederken şöyle derlerdi:
Lebbeyk lâ şerîke lek illâ şerîkun huve lek temlikuhu ve mâ melek”
“Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetkilerinin de sahibi sensin.”

Bu, delilsiz bir iddiaydı. Bunu bize nakleden İbn Abbas diyor ki, onlar “Lebbeyk lâ şerîke lek = Emret Al-lah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur.” dediklerinde Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle derdi: “Yazıklar olsun; burada kesin, burada kesin"
(Muslim, Hacc, 22, Hadis no 1185.)


Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
Desen ki: ‘Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi düzenleyen kim?’ Onlar: ‘Allah’tır!’ diyeceklerdir. Deki; ‘O halde ona karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’
İşte sizin gerçek Rabbiniz Allah budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl da çevriliyorsunuz?” (Yunus 31-32)

Hamza’yı, Abdulkadir Geylânî’yi veya başkasını yardıma çağıranlarla zaman zaman şöyle konuşmalar yaparız:
- Onlar sizi tanıyor mu?
- Allah tanıtamaz mı?
- Onlar sizi duyabilirler mi?
- Allah duyuramaz mı?
- Onlar sizin konuştuğunuz dili bilirler mi?
- Allah öğretemez mi?
Peki onlar ölmemişler midir?
- Onlar ölmezler, desem okuduğun ayetlere göre bunun bir faydası yoktur.
- Demek Allah Teâlâ önce onlara dirilik verecek, sonra sizi ona tanıtacak, sesinizi duyuracak, dilinizi öğretecek ve sizi anlamasını sağlayacak; sonra da sizin lehinize aracılık yapmasına, kendine karşısında sizi savunmasına müsaade edecek. Size göre aynı anda on binlerce kişi onlara baş vurmakta ve yardım istemektedir. Bunların her birini anlaması ve sıraya koyması da gerekecektir. Bu, ancak hayal aleminde olabilir!


Allah Teâlâ şöyle buyurur:
Allah’ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap versinler bakalım.
Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: “Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz açtırmayın.”
“Çünkü benim velim Kitap’ı indiren Allah’tır. O, iyilere velilik eder.”

“Onun yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.” (Araf 191-197)
(Devam edecek)

5. BÖLÜM
 

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
KORKUT ÖZAL, UÇAK HAVADA SALLANINCA RABITA YAPMIŞ!

Uçakta rabıta yapmış
Nakşibendi tarikatı şeyhi Mehmet Zahit Kotku ile ABD seyahati dönüşü uçakta çok sallanınca rabıta yaptığını anlatan Korkut Özal, ‘Bu bir manevi bağdır’ dedi. Özal, Kotku ile talebelik ilişkisi kuranların böyle hatıraları olduğunu söyledi.

Emekli Mimar Prof. İsmail Tuncay Uslu’nun rüyasında gördüğü Nakşibendi tarikatı şeyhi Mehmet Zahit Kotku’nun emirlerini Başbakan Tayyip Erdoğan’a göndermesiyle patlak veren tartışma sürerken, Korkut Özal da, bir Amerika seyahati dönüşü uçakta, Kotku ile rabıta (TDK sözlüğüne göre ‘Tarikatlarda müridin şeyhi aracılığıyla kalbini Allah’a bağlaması’ geliyor.) yaptığını anlattı.

Korkut Özal, geçen pazar Fenerbahçe Camii’nde kıldığı sabah namazının ardından, aralarında Kadıköy Müftüsü’nün de bulunduğu cemaatle paylaştığı Şeyh Zahit Kotku ile ilgili anısını Hürriyet’e şöyle anlattı:

‘Amerika’dan gelirken teyyarede bana gelen bir durum oldu. Teyyare çok fazla sallandı. Rahmetli Mehmet Zahit Efendi bizim şeyhimizdir. Teyyare sallanınca, ona bir rabıta yaptım.

Bu bir nevi manevi bağdır yani. Seyahatten döndükten iki gün sonraydı. Hocaefendinin Ankara’da olduğunu ve bir yerde yemek yediğini söylediler, oraya gittik. Salona girdiğimizde, koltukta oturuyordu Hocaefendi. Yanına gittim, eğildim elini öptüm. Eğildi, kulağıma, ‘Ne o, teyyare çok mu salladı?’ dedi. Böyle çok hatıram var. Hocaefendiyle, talebelik münasebetleri olanların bu gibi hatıraları var. Fenerbahçe Camii’nde anlattığım olay budur.’


Tarikatın en önemli kollarından İskender Paşa Cemaati’nin şeyhliğini yapan Mehmet Zahit Kotku’nun müritleri arasında Necmettin Erbakan ve Turgut Özal gibi isimler bulunuyor. Başbakan Erdoğan’ın da yakın olduğu İskender Paşa Cemaati, Kotku’nun ölümünden sonra yerine geçen damadı Esat Coşan döneminde Erbakan ve Milli Görüş’le yollarını ayırmıştı.
13 Kasım 1980’de ölen Kotku, Süleymaniye Camii avlusuna, Kenan Evren’in izniyle defnedilmişti.


ERDOĞAN’A: ÇANKAYA’YA ÇIKMA

Başbakan Erdoğan’la yakın dostluğu olduğunu, zaman zaman kamuoyu aracılığıyla görüşlerini dile getirdiğini, kendisine sorulduğunda Başbakan’a fikrini söylediğini belirten Korkut Özal, ağabeyi 7. Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ı örnek göstererek, ‘Çankaya için erken!’ uyarısında bulundu. Kimin cumhurbaşkanı olacağını tartışmanın çok erken olduğunu, seçimin Mayıs 2007’de olacağını fakat hangi parlamentonun yapacağı konusunun henüz belli olmadığını savunan Özal, şunları söyledi:

‘Bana sorsa Tayyip Bey’e şunu söylerim: ‘Sen tekrar başbakan olarak Türkiye’ye hizmet etmeyi, oraya gitmeye tercih et.’ Örneği var. Benim ağabeyim aynı şeyi yaptı. Başbakanlıktan Cumhurbaşkanı oldu. Onun deneyimleri bana, öyle bir gidişin, zamansız olursa, faydadan çok zararı olacağını söylüyor. Ağabeyim Çankaya’da çok sıkıntılı günler geçirdi. Orası dışarıdan göründüğü gibi değil.’

53 yıllık evlilik
İLGİNÇ açıklamalarla dikkat çeken Korkut Özal, evliliklerinde 53 yılı geride bıraktığı eşi Müjgan Özal’ı katıldığı toplantılarda yanından ayırmıyor. Özal çifti, 1986’da kurdukları Abdurrahman Korkut Özal Vakfı (AKÖZ) aracılığıyla yoksul öğrencilere burs verip, okul ve cami yapımında bağışta bulunuyor.

http://www.haberturk.com/news/206564.html


************************



Kitabın adı : Ehli Sünnet Akaidi
Yazarı : Mehmet Zahit Kotku


Yayınevi : SEHA neşriyat
sayfa 4 Müellifin kısa terceme-i hâli ...(yazan Halil Necatioğlu)...............,.............. IX


İslam dışı (şirk) tesbit edilen iadeler :

Mehmed Zahid Efendi (R.A.) ilk mektebi Oruç Bey İbtidaisinde okudu, Maksem'deki İdadiye devam etti. Sonra Bursa Sanat Mektebine girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere celb olundu. 14 Nisan 1332'de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye'den çekilmesinden sonra, binbir güçlükle İstanbul'a döndü.
.....
Ahlâk ve şemâli
Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli, alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına, tanımadığına selâm verir güleryüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin manâlı gözleri vardı.
.......
İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücra; en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve manevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı. Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri derecatım ulya eyleyip biz aciz ü naçizleri de füyuzat ve şefaatından feyz-yâb u nasibdâr buyursun, âmin bi-hürmeti seyyidilmür-selin (s.a.s.) ve alihî ve sahbihî ve men tebiahum bi ihsanın ilâ yevmi'd-din ve'l-hamdû lillâhi rabbi'l-âlemîn.
Halil Necatioğlu

http://www.iskenderpasa.com/A4DE1890-B2BC-4EFA-8288-DF4DCFF0D22C.aspx


******************************************************





AÇIKLAMA :

Yunus 22 : Sizi karada yürüten ve denizde yüzdüren Allah'tır. Bir gemide olduğunuzu, hoş bir meltemin yolcuları götürdüğünü ve herkesin bunun hazzını yaşadığını düşününüz. Tam o sırada geminin bir kasırga ile karşılaştığını yolcuların her taraftan dalgalarla sarıldıklarını ve çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları zaman, sırf Allah'ın dinine inanan samimi bir bağlılıkla O'na şöyle yalvarırlar; «Eğer bizi bu tehlikeden kurtarırsan kesinlikle şükredenlerden olacağız.»

23 : Fakat Allah kendilerini bu zor durumdan kurtarır kurtarmaz hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara dalarlar. Ey insanlar, yapacağınız taşkınlıklar aslında kendi aleyhinizedir, bu yolla geçici dünyanın yararını elde edersiniz, ancak sonra bize dönersiniz, biz de yaptıklarınızı size bir bir haber veririz.»

Ayette de gördüğümüz gibi Müşriklerin dahi bir tehlike anında Dini Allaha halis kılarak samimi , içten şekilde bütün aracıları yok ederek Allaha yalvarıp dua ettiklerini bildirmektedir. Allah c.c. ise bu şekilde aracısız Rabbe istiğase edilmesini doğru bulmaktadır . Fakat sonraki ayette ise onların tehlikeden kurtulup sağ salim karaya çıkan , ölüm tehlikesini atlatan insanların tekrar müşrik inançlarına geri döndüklerini , şirk koşarak küfür işlediklerini bildirmektedir. Bunun ise sahiplerinin felaketi olduğunu bildirerek iman edenleri bu tür ikiyüzlü hareketlerden uzak olması gerektiğinin ikazını yapmaktadır.

Yukarıda ismi geçen şahıs ve kendisiyle inanç ikizindeki kimselerin , cahili anlayış müntesiplerinden bile betercesine , onlardan daha adice tehlike anında dahi dini Allaha halis kılmamakta , Şah damarıyla arasına aracılar sokma halet-i ruhiyeti içerisindedirler. Üstelik inançalarına göre bu aracıların ölü olması Aracılık vazifesinde daha etkili olmasına etkendir !

Bu tür sapkın ve cahiliyyeden daha beter akide anlayışlarından Allaha sığınırız.
Bu tür kimselere Rabbimizin buyruğu üzere : Ey insanlar, yapacağınız taşkınlıklar aslında kendi aleyhinizedir ikazımızı yapmaktayız.



***********************

Şimdi sadeleştirilmiş olarak Azim dağıtımın bastığı ve zaman gazetesinin verdiği HAK DİNİ KUR’AN DİLİ tefsirinden (Elmalılı) 2 cilt sayfa 11 den okuyalım . Ayet bakara 186 meali ve tefsirinden bir pasaj :

Ve kullarım, sana benden sordukları zaman şüphe yok ki, ben pek yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin davetine icabet ederim. Artık onlar da benim için icabet etsinler.Ve bana îman eylesinler.Ta ki doğruyu bulmuş olalar” Bakara 186

Bunların cevapları da üç şekilde gelmiştir: Çoğunda “kul” yerinde “fekul” buyurulmuştur ki , bu “fea” da cevabın çabukluğuna ve hemen tebliğine tenbih vardır.

Üçüncüsü de dua hakkında bu ayettir ki burada : “izaa sealeke ibeadii annii“(Kullarım sana benden sordukları zaman…” ) ayetinde “kul” veya “fekul” diye açıkça söylenmeyerek cevabında doğrudan doğruya “feinnii kariibun” “(Ben yakınım)buyurulmuş , vasıta kaldırılmış , yakınlık da duaya icabetle açıklanmıştır ki bunda büyük bir incelik vardır.

Cenab-ı Allah , duada kulu ile kendisi arasında bir vasıtanın girmesini istemiyor ve sanki diyor ki :
”Kulum , vasıtaya dua vaktinden başkasında muhtac olabilirse de , dua vaktinde benimle onun arasında vasıta yoktur.”
“Ben yakınım“ buyurulup “kullarım bana yakındır” buyurulmaması da gayet anlamlıdır.
Çünkü kul , varlığı mümkün olduğundan , kul olması yönüyle yokluğun merkezinde ve faniliğin en aşağı noktasındadır. Bunun Hak Teala’ya bizzat yaklaşması mümkün değildir.Bu bakımdan yakınlık kul tarafından değil , Allah tarafındandır.

Şimdi bu iki nükte düşünülürse , şu gerçeğe erilir ki dua eden kimsenin gönlü , Allah’tan başkasıyla meşgul olduğu müddetçe gerçekten dua etmiş olmaz. Allah’tan başka şeylerin hepsinden uzak olduğu vakit de Hakk’ın birliğinin marifetine dalar.
Bu makamda kaldıkça kendi hakkını düşünme ve insanlık nasibini talepten kaçınır , bütün vasıtalar kaldırılır ve o zaman Allah’ın yakınlığı hasıl olur. Çünkü kul ,kendi arzusuna yönelik olduğu sürece Allah’a yaklaşamaz, o arzu engelleyici bir vasıta olur.
Bu kaldırıldığı zaman ise “veuferi duemriii ileellahi innellahe beasıırun bil ibeadiBen işimi Allah’a bırakıyorum . Şubhesiz ki Allah kullarını görür (Gafir- (mumin) /44) ayetindeki havale , tam bir samimiyetle ortaya çıkmış bulunur. Göz , Hakk’ın gözü olarak görür ; kulak , Hakk’ın kulağı olarak işitir ; kalb ,Hakk’ın aynası olarak bilir , duyar , ister. O zaman milyonlarca sebeblerin , asırlarca zamanların yapamadığı şeyler , Allah’ın dilemesi hükmüyle , “ol” demekle oluverir .
İşte dua , böyle bir yakınlık vasıtasıdır ve dolayısıyla ibadetlerin en üstünüdür. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz : “Edduaa u muhhul ibeadeh” “Dua , ibadetlerin iliğidir (Tirmizi , Daavat, 1)” buyurmuştur.
Diğer bir hadis-i şerifte ise : Edduaa u huvel ibeadehDua ibadetten ibarettir" (ibn Mace , Dua , 1 ; Tirmizi , Daavat ,1, Tefsiru Sureti , 2/16,40 ; Ahmed b. Hanbel , IV, 267,271,276) diyerek : Uduuniiii estecib lekum” “(Bana dua ediniz ki , size icabet edeyim.) ” (Ğafir, 60) ayetini okumuştur.



HADİSLE DELİL !

41 HUDUD (ŞER’Î CEZALAR) KİTABI

10. El Kesmekle İlgili Diğer Meseleler

30. Abdurrahman'ın babası Kasım'dan: Yemen ahalisinden eli ve ayağı kesik bir adam gelip Hz. Ebû Bekr'e misafir oldu ve Yemen valisinin kendisine zulmettiğinden şikâyet etti. Bu adam geceleyin namaz da kılıyordu. Hz. Ebû Bekir (bunu görünce):

«— Yemin ederim ki senin gecen, hırsızın gecesi gibi değil» [Çünkü hırsız ya sabahlara kadar uyuyarak gecesini geçirir, ya da hırsızlık yapmak için sağda solda dolaşır. İbadetle özellikle gece ibadetiyle hırsızlık bir arada bağdaşmaz]dedi. Sonra Ebû Bekir (r.anh)'ın hanımı Umeys kızı Esma'nın gerdanlığını kaybettiler. Adam da onlarla beraber gerdanlığı arıyor ve:

«— Ey Allah'ım! Şu güzel hayırlı aileye geceleyin baskın yapıp gerdanlığı alanın durumunu sana havale ediyorum» diye bedduada bulunuyordu. Daha sonra gerdanlığı bir kuyumcuda buldular. Kuyumcu gerdanlığı kendisine eli ayağı kesik adamın getirdiğini iddia etti. O da suçunu itiraf edince ya da onun çaldığına dair şahid bulununca, Hz. Ebû Bekir emir verdi, adamın sol eli de kesildi. Hz, Ebû Bekir:

«—- VAllahi bana göre adamın kendi aleyhine bedduada bulunması hırsızlığından daha kötü» dedi.

îmam Malik der ki: Bize göre, defalarca hırsızlık yapan kimse şikâyet edilip daha önce el kesme cezası verilmemişse, bütün hırsızlıkları için bir eli kesilir. Ancak daha önce hırsızlık suçundan eli kesilmiş olup da bu defa çaldığı malın miktarı yine el kesme cezasını gerektiriyorsa, öbür eli de kesilir.
[Şeybanî, 689.
Dört mezheb imamının ittifakıyla sabittirki, ilk defa hırsızlık yapan kimsenin sağ eli bilekten kesilir. Çünkü hırsızlık elle ve çoğu kez sağ elle yapılır. Sonra ikinci defa hırsızlık yaparsa sol ayağı kesilir. Peygamber efendimiz (s.a.v.)'in emir ve fiili tatbikatı böyledir.
Aynı adam üçüncü defa hırsızlık yaparsa durum ne olacak? Konu mezheb imamları arasında ihtilaflıdır:
Hanefilere göre, üçüncü defa hırsızlık yapanın artık sol eli kesilmez. Kendisine çaldığı şey ödettirilir ve tevbe edinceye kadar hapis cezası verilir. Maliki ve Şafii mezhebine göre ise, üçüncü defa hırsızlık yapanın sol eli, dördüncü defa yapanın sağ ayağı kesilir. Beşinci defa hırsızlık yapana ise hapis ve daha başka ta'zir cezası verilir. Hanbeliler'den ise, biri Hanefi'ler, diğeri Şafii ve Malikilergibi olmak üzere iki türlü rivayet gelmiştir. (Cezîrî, el-Fıkh ale'I-Mezahibi'l-Erba'a, c. 5, s. 159-162)


İMAM MALİK ; MUVATTA , 4. CİLT Sayfa 131
_________________________________________________

Yukarıdaki olayda gördüğümüz gibi Ebubekir (r.anh) bile! Yemen ahalisinden gelen adamın kalbinden geçeni bilemiyor ve onun hakkında
«— Yemin ederim ki senin gecen, hırsızın gecesi gibi değil» diyecek kadar da yanılabiliyor.
Hırsızın zahiri olarak hali üzere hükmedip yorum yapıyor. Hanımının çalınan gerdanlığını kuyumcularda aratıp , kuyumcunun hırsızı tarifi üzerine Hırsızı bulabiliyor.
Şimdi Tasavvufçuların şeyhlerinin nasıl sahabeleri , peygamberleri solladığını , gelenin kalbinden geçeni bilim soru soracak olanın daha soru sormadan cevabını verdiğini ! kendi kaynaklarından görelim .
Üstelik bunlar çalıntı malın yerini ve hırsızın kim olduğunu ; itiraf , görgü şahidi , ipucu gibi kanıtlara gerek duymadan haber verdiklerini bilmeyenimiz yoktur .

Şu yaşadığımız dönemde bizzat gördüklerimize ve tanıdıklarımıza gelince, bunların sayısı da oldukça çoktur. Evliyanın kerametleri konusunda şu kadarını bilmemiz gerekir ki, bu kerametler çoğu zaman kişinin ihtiyaçlarına uygun biçimde olur.
Örnek verirsek, bir insanın şayet imanı zayıfsa, böyle bir kişiye imanını artırıcı kerametler zuhur eder.
Allah'a çok yakın, derecesi çok yüksek bir veli bu gibi şeylerden uzaktır. Derece yükseltici kerametler böyleleri için değildir. Çünkü bunlar muhtaç değildir. Böyle büyüklerden bu nevi kerametler sadır olmaması, onların derecelerinin küçüklüğünü değil, aksine büyüklüğünü gösterir. Onun için, bu gibi kerametler, sahabide ve tabiinde daha çok görülmüştür.


Halkın ihtiyacı ve doğru yola gelmeleri için, kendilerinde harikulade haller tecelli edenlerin durumu başkadır. Öğretici ve tebliğ edici bir makamda olan zatların dereceleri çok yüksektir. Fakat, bir takım şeytani haller içinde harikalar gösterenler böyle değildir. Allah Rasulunün zamanında ortaya çıkan Abdullah bin Sayyad'ı, böylelerine örnek gösterebiliriz.

Ashab'dan bazı kişiler, bahsini ettiğimiz adamı deccal sanmışlardı. Allah'ın Rasulu ise, onun deccal olmadığını söylemişti. Adam hakkında kendisine bir uyarı gelmeden, hiçbir ithamda bulunmamıştı.
Günlerin birinde, Allah Rasulu Sayyad'a sordu:
Gönlümde senin hakkında bir şey saklıdır, söyle bakalım bu nedir?

Sayyad; “Duh, Duh” dedi gerisini getiremedi.

Gerçekten de Allah'ın Rasulu, Sayyad için kalbinde “Duhan” süresini tutmuştu.

Ve sonra Allah'ın Rasulu Sayyad'ı şöyle susturdu: “Haydi çek git, haddi aşıyorsun! Sen ancak kahinlerden birisin!”

(SON)

6. Bölüm
 

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
AYETİ KAFALARINA GÖRE ÇARPIK YORUMLAYANLARIN İÇYÜZÜ




İslam toplumunun düşman askerlerine yakın sınırlarında silahlanarak nöbet tutunuz . işte bu meşakkat esnasında Allah ile irtibatlı -rabıtalı (we rabitu) olunuz ki kurtuluşa eresiniz. Çünkü İslam toplumuna devamlı dışardan tehlikeler girmek için fırsat kollamaktadır .
Bunun için düşman kuvvetlerine karşı uyanık ve Allah ile irtibatlı olunuz ki İslam zarar görmesin. Bu da kurtuluşa sebebdir.
Bu ayet gereğince hiç bir sahabe sınır boylarında silahlı düşmana karşı nöbet beklerken Rasulullahın hayalini aracı kılarak Allaha yaklaşmak için rabıta yapmadı !


Şimdi bu ayetin mealini ve tefsirini Taberi Tefsirinden buraya aktaralım .

Al-i İmran 200- Ey iman edenler , sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (Hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.

Ey iman edenler , dininiz hususunda , rabbinize itaatte ve bütün emir ve yasakların gereğini yapmakta sabırlı olun. Düşmanlarınıza karşı tahammul gösterin ki zafere erişesiniz. Sınırlarda düşmanlarınıza ve din düşmanlarına karşı nöbet bekleyin . Müslümanları koruyun. Allahtan korkun ve emirlerine karşı gelmeyin ki kurtuluşa erip ebedi olan nimetlere kavuşasınız.

* Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor
Allah yolunda sınırda bir gün nöbet tutmak , dünyadan ve onun içinde bulunan şeylerden daha hayırlıdır. Sizden birinizin cennette sahib olacağı vir kamçı boyu yer , dünyadan ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır. Allah yolunda akşam ve sabah yürümek , dünya ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır.
(Buhari , K.el-Cihad, bab: 73)


a- Hasan-ı Basri , katade , İbn-i Cüreyc ve Dehhak'a göre bu ayetin manası şöyledir :
Ey iman edenler, dininizin hükümlerine sabredin. Kafirlere karşı sabırlı olun ve muşriklerin karşısında nöbet tuttun


b- Muhammed b. Ka'b el-Kuraziye göre bu ayetin manası şöyledir :
Ey iman edenler , dininizin hükümlerine karşı sabredin. İtaatınız karşılığında size vermeyi vaat ettiğim şeyleri beklemede sabırlı olun ve düşmanınızın karşısında nöbet tutun.


c- Zeyd b. Esleme göre bu ayetin manası şöyledir.
Ey iman edenler , cihadda sabırlı olun . Düşmanınıza karşı sabredin ve onların karşısında nöbet tutun. Zeyd b. Elsem diyor ki:

Bir zaman Ebu Ubeyde b. el-Cerrah , Ömer b. El-Hattab'a mektub yazarak ona , Rumların askeri yığınak yaptıklarını ve onlardan herkesin korkar durumda olduğunu belirtmiştir.
Ömer’de ona şu cevabı yazmıştır: Mu'min bir kula ne kadar sıkıntı gelse de , Allah o sıkıntıyı ondan alır. Elbette ki bir zorluk iki kolaylığa galib gelemez. Allah teala kitabında şöyle buyurmaktadır : Ey iman edenler , sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (Hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.

d- Ebu Seleme b. Abdurrahman ise , buayeti şu şekilde izah etmiştir.
Ey iman edenler , sabredin . İnsanlara karşı sabırlı olun. Ve namaza bağlı kalın. Bir vakti kıldıktan sonra diğer vakti bekleyin


Bu hususta Ebu Hurayra’nin Rasulullah'ın şöyle buyurduğunu zikrettiği rivayet edilmektedir :

Ben sizlere , Allahın kendisiyle hataları sildiği ve dereceleri yükselttiği bir şeyi göstereyim mi ?
Sahabeler "Evet ey Allah'ın Rasulu" demişler.
Rasulullah'da "zorluklara rağmen , abdesti mükemmel bir şekilde almak , mescidlere çokça adımlarla gitmek ve bir namazdan sonra diğer bir namazı beklemektir. İşte irtibatlı olmak bu demektir
"
(Muslim , K. Et-Taharet , bab : 41 , hadis No : 251)


Taberi ayetin izahında , bu görüşlerden tercihe şayan olanın şöyle diyen görüşe olduğunu söylemiştir :

Ey iman edenler , dininize ve rabbinize itaatte sabredin. Düşmanlarınıza karşı sabırlı olun ve onların karşısında nöbet tutun.

Taberi bu görüşü tercih edişine gerekçe olarak ta özetle şunları zikretmiştir. Ayette zikredilen , birinci sabır mutlak olarak zikredilmiştir. Bu itibarla hertürlü sabır bu ifadenin içine girer. İkinci sabır ise müşareket ifade eden bir siyga ile ifade edilmiştir. Bu da insanlar arasında karşılıklı olarak cereyan eder ki bundan maksat da Müslümanların , kafirler karşısında metanet göstermeleri demektir. Nöbet bekleyin diye tercüme edilen (rabituu) kelimesinin kökü (ribat)tır. Bu da diğer bir ayette de zikredildiği gibi düşmanla savaşmak maksadıyla at beslemek ve muhafaza etmektir. Düşmanın önünde nöbet tutan insanlar , kendilerini sınırlarda hapsettiklerinden ve oradan ayrılamadıklarından , onlara da bu sıfat verilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de zikredilen kelimeleri
Arapçadaki asıl manalarından çıkarıp başka manalarda , herhangi bir delile dayanmadan kullanmak elbette ki isabetli değildir. Bu itibarla (rabituu) kelimesinden maksadın , Nöbet tutunuz demek olduğu muhakkaktır .
ebu Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi
TABERİ TEFSİRİ
2. CİLT sayfa No : 430 -431-432
Hisar yayınevi



Rabıtacıların delil aldığı bu ayetin tefsirini muteber kaynaktan görmüş olduk .
İnşeAllah ayet ve tefsiri neyi ifade ettiğini artık iyice anlamışızdır .


Düşünmek , tefekkür etmek caizdir. fakat düşünmek tefekkür etmek meşru diye Rabıta yapmaya yol bulamazsınız .

Sebebi ise Rabıta sırasında şeyhin ruhaniyetinin müridin yanına geldiğini iddia etmektedirler. Şeyhin ruhaniyeti müridin yanına nereden geliyor ki mürit ondan yardım istesin?
Ebubekir (r.anh) efendimiz , tuvalette iken bileMuhammed (s.a.v) efendimizi ister istemez aklına hayaline geldiğini , bunda da bir sorumluluk olup olmadığını sorduğunda Rasulullah (s.a.v) efendimiz bunun fıtri bir şey olduğunu , önüne geçilemeyeceğini , bir vebali olmadığını bildirmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus ise Rasulullah (s.a.v) ben de senin tuvalette beni hayal ettiğini , düşündüğünü biliyorum , sana yardım ediyorum , nerede ne yaptığından haberdarım dememiştir !
Kişinin annesini , babasını, evladını , öğrencisini ,şeyhini , işini vs düşünmesi hatırlamaktır . Rabıta değil. Çünkü rabıta da karşılıklı düşünme ve haberdar olma yardımlaşma ve ne yaptığından haberdar olmak anlatılmaktadır !

İşte bu tür sapkın anlayışlarda şeyhinin kendini her halde iken gördüğünü sanan cahil softalar tuvalet ve banyoya bile günlerce girememektedirler . Allah c.c. akıl fikir ve sahih bir itikat versin.

Ebubekir (r.anh) tuvalette iken peygambere gelerek tuvalette bile iradem dışında aklıma geliyorsun dediğinde devamında da senin kalbindeki feyizden nasibleniyorum demiş midir?
Ya da her hangi bir sahabe rasulullahın ilim meclisleri dışında rasulullahın diğer sahabelerini araya koyarak yada direktmen Rasulullahı düşünerek feyizlenmiş , yaptığı işe de rabıta yaptım demiş midir ?
Tâbiinden böyle bir şey yapan olmuş mudur?
Mezheb ve akaid imamlarımızdan bu şekilde feyizlenmek rabıtadır diyen bir sözcük görülmüş müdür?
İşin asıl feryadı figan kopan yeri ise bu düşünme (rabıta) esnasında düşünülenin düşünenden haberdar olması ve düşünenin nerede , ne zaman , nasıl ve ne istediğinden haberdar olduğunu ve yardım ettiği inancıdır ?
İşte Allah c.c. esma ul husna'sındaki el-Gayb sıfatını mahlukata vermek budur !
Eğer şeyhime rabıta yaparken (yani düşünürken )

benim kendisini düşündüğümden haberdar değil , ne zaman ve nerede olduğumdan habersizdir , böyle düşünürken de (Rabıta yaparak) benim sıkıntılarımı giderebilir , bana yardım ediyor , çünkü o Allah dostudur vc gibi inanışlar içinde değilseniz sözümüz yoktur. İstediğiniz kadar düşünüp tefekkür ediniz şeyhinizi. Ama bu inançta iseniz bizler bu itikattan beriyiz !

Şimdi de tarikatçıların rabıta için "içinde rabitu geçiyor" diye kendilerine delil aldıkları ayetin tefsirini Elmalılı Muhammed Hamdi yazırdan dinleyelim :

200-Sözün kısası ey iman edenler, siz telaş etmeyiniz, sabırlı olunuz, (haberde geldiğine göre sabır üç derecedir: Musibet (ansızın gelen bela)e sabır, itaat etmekte sabır, isyandan sabır), ve sabırda Allah düşmanlarıyla yarışıp onların üstüne çıkınız, yani imtihan ve mücahede mevkilerinde düşmanların sabrının üstüne çıkmaya ve nefsinizin arzularını yenmeğe çalışınız ki, sabırlı olmaya alışırsanız bunu yapabilirsiniz. Ve murabata edi (nöbetleşi)niz, ribat yapı(sağlam yürekli olu)nız, imam ardında cemaatle namaz gibi birbirinize bağlanıp vazifeye dikkatli olunuz ve özellikle savaşa düşmanlarınızdan çok hazırlıklı bulunarak atlarınızı bağlayıp hududlarda ve mevzilerde karakol bekleyiniz.
Ribat, Allah yolunda devam etmektir. Bu aslında rabt-ı hayl yani at bağlamaktan alınmıştır ki, düşmana karşı atını bağlayıp gözetlemek ve beklemek demektir. Sonra İslâm hudud (sınır) şehirlerinden birinde bekleyenlere, gerek süvari ve gerekse piyade olsun, genelde murabıt (nöbet bekleyen, nöbetçi) adı verilmiştir. Fakihlerin ıstılahlarında murabıt, hudud şehirlerinden birine bir müddet beklemek için gidendir. Aile ve efradıyla beraber oralarda oturan ve hayatını kazanarak yaşayan hudud sakinlerine murabıt denilmez.
Zamanımız terimine göre murabıt, Allah yolunda silah altında bulunan, kışla ve karakollarda duran ve nöbet bekleyen askerler demek olur.
Buhârî ve Müslim'de Sehl b. Sa'd'den rivayet olunduğu üzere Rasulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki, "Allah yolunda bir gün karakol beklemek, dünya ve mafiha (onda olanlar)dan hayırlıdır".
İbnu Mâce sahih senedle Ebu Hureyre'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte de Rasulullah buyurmuştur ki:
Her kim Allah yolunda murabıt olarak, yani karakol beklerken ölürse, işleyegeldiği iyi amel üzerine icra edilir, rızkı da üzerine gönderilir durur, fitnecilerden emin olur ve Allah Teâlâ onu korkudan emin olarak diriltir.


Ebu'ş-Şeyh'ın Enes'den merfû olarak tahric ettiği bir hadiste:
Karakol yerinde namaz, iki milyon namaza eşittir.
Abdullah b. Ömer (r.anhuma)'den rivayet edilmiştir ki:
Ribat , cihaddan daha faziletlidir. Zira ribat, müslümanların kanını muhafazadır. Cihad ise müşriklerin kanını dökmektir.


Bunları yapınız Allah'dan gereği gibi korkunuz, mutlak olarak emirlerine karşı gelmekten sakınınız, korumasına koşunuz ki, felah bulasınız (kurtulasınız), isteklerinize nail, temennilerinizde başarılı olasınız, dualarınızın kabul olduğunu göresiniz.
İşte Bakara Sûresinin sonundaki kâfirler toplumuna karşı bize yardım eyle! duasının da tam cevabı.


**********************
Hangi ayeti ne maksatla aldığınızı her aklı selim mümin anlıyor.
Sınırda düşman kuvvetlerine karşı silahla ribat yapmayı , şeyhle telepati kurarak benim şu an nerede ne yaptığığımdan haberdardır , hatta benim şeyhim gece yatağımda kaç kere döndüğümü bile bilir (m. zahid kotku) inançları çıkartarak hem yerinde çakılı kalmayı hemde cihadda çıkmama gibi bir taşla kuş sürüsü vurmaya çalışırsınız .

Hiç bir sahih delil size destek olamaz , aksine yüzünüzdeki boyayı döker.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü'l-Munir

Al-i İmran 200- Ey iman edenler! Sabredin. Sabır yarışı yapın. Nöbet beklesin, Allah'tan korkun ki felah bulaşınız.

Sabredin yani isabet eden ağır işlere karşı nefsinizi tahammülsüzlükten alıkoyun, dinî yükümlülükleri yerine getirmeye katlanın. Sabır yarışı yapın. Savaşta karşılaştığınız sıkıntılara kâfirlerden daha çok sabırlı olun, sabırda onları geçin. Onlar sizden daha ileri derecede sabredenler olmasınlar. Nöbet beklesin; ribat yapın, yani cihad için serhadlerde düşmana karşı gaza yapmak için gözetleyiciler ve nöbetçiler olarak yer tutun.
Allah'tan korkun, kendinizi Allah'ın gazabından ve hiddetinden uzak tutun; ki felah bulaşınız felahı umabilesiniz. Felah, cennete nail olmak, cehennemden kurtulmak ve kastolunan amelleri yapabilmektir.
[ Vehbe Zuhayli, et-Tefsiru'l-Munir, Risale Yayınları: 2/462.]


Nüzul Sebebi

200. ayet-i kerime olan, Ey iman edenler! Sabredin... ayet-i kerimesinin nüzulü ile ilgili olarak da Hâkim Sahîh'inde şunu rivayet etmektedir:

Ebu Seleme b. Abdurrahman, -Davud b. Salih'e hitaben-
Kardeşimin oğlu, sen şu, Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışı yapın, nöbet beklesin... ayetinin ne hakkında nazil olduğunu biliyor musun? dedi. Ben, Hayır dedim.
Şöyle dedi: Kardeşimin oğlu, Rasulullah (s.a.v.)'in döneminde nöbet bekleşecek bir serhad ve bir sınır yoktu, fakat bu (ribat) namazdan sonra bir diğer namazı beklemekti.
[ Vehbe Zuhayli, et-Tefsiru’l-Munir, Risale Yayınları: 2/462-463]


Açıklaması

1- Bir kısmı beş vakit namaz olan dinî yükümlülüklere, hastalık, fakirlik ve korku gibi bir takım musibet ve sıkıntılara sabretmek.

2- Düşmanlarla sabır yansına girmek. Yani sıkıntılara, hoşa gitmeyen şeylere katlanmak hususunda onları geçmek, nefse ve hevaya karşı direnmek.

3- Düşmanlarla karşılaşmaya hazırlıklı olmak üzere mescitlerde, düşmanlara yakın sınırlarda olunması gereken serhadlerde ribat yapmak, bunun için cihad etmek. Buharî, Sehl b. Sa'd es-Sâidî'den Rasulullah (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: Allah yolunda bir gün ribat, dünyadan ve dünyadaki her şeyden hayırlıdır. Muslim'in Sahih 'inde de . Selman'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir:
Rasulullah (s.a.v.)'ı şöyle buyururken dinledim:
Bir gün ve bir gece ribat yapmak bir ay boyunca oruç tutup namaz kılmaktan hayırlıdır. Şayet vefat edecek olursa hayatta iken yaptığı amelinin ecri ona yazılır, rızkı ona yazılır ve çok fitnecinin fitnesinden (şeytandan) emin kılınır.


4- Biricik mutlak İlâha karşı muttaki olmak, O'ndan korkmak, azabından sakınmak, gizli ve açık bütün hallerinde O'nun gözetimi altında olduğunu bilmek, emirleri yerine getirmek, yasaklardan da uzak durmak.
Şüphesiz bu vasiyetlere (emirlere) bağlı kalıp riayet eden felaha kavuşur, dünyada da ahirette de umduklarını elde eder, kurtulur.


[ Vehbe Zuhayli, et-Tefsiru’l-Mu nir, Risale Yayınları: 2/463-465. ]

Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

İtaat üzere sabretmek, düşmanla sabır yarışına girmek, nefis ve hevaya karşı direnmek, İslâm ülkesi serhadlerini ribatlarla korumak, Allah'tan korkmak, dünyada düşmanlara karşı muzaffer olmanın, üstünlük sağlamanın, ahirette de Allah'ın azabından kurtulup ebedî nimetlere nail olmanın yoludur...

[Vehbe Zuhayli, et-Tefsiru’l-Munir, Risale Yayınları: 2/465-466. ]







Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb

Ey imân edenler, sabredin, sabır yarışı yapın, nöbet beklesin ve Allah'tan tttika edin (korkun). Umulur ki felah bulursunuz (Âl-i İmran 200).

Sabır ve Musabere
Cenâb-ı Hak, Ey imân edenler sabredin, sabır yansı yapın, nöbet beklesin ve Allah'tan İttikâ edin. Umulur ki felah bulursunuz buyurmuştur. Bil ki Allah Teâlâ, bu surede, gerek usûl (inanç), gerekse fürû (ahkam)a dâir pek çok hakikatten bahsedince, ki usûl, tevhid, adalet, nübüvvet ve âhiret meselelerinin izahı ile ilgili olan konular; fürü da hacc, cihâd ve benzeri mükellefiyet ve ahkâmla ilgili şeylerdir-, bütün âdabı içine alan bu âyetle bitirmiştir.


Bu böyledir, çünkü insanın iki hali vardır:
a) Sırf kendini ilgilendiren;
b) Kendisi ile başkaları arasında müşterek olan şeyler. Birincisinde sabrın bulunması, ikincisinde de musabera (karşılıklı sabır ve tahammul gösterme)'nin bulunması gerekir.


Sabrın birkaç çeşidi vardır:

1- Tevhid, adalet, nübüvvet ve âhiretle ilgili bilgileri elde etmek için, istidlal ve tefekkür meşakkati ile muhaliflerin şubhelerine cevap vermek için istinbatta bulunma meşakkatine sabretmek.
2- Farz ve nafile ibadetleri edâ etmenin sıkıntı ve zorluklarına sabretmek.
3- Yasaklardan (haramlardan) kaçınmanın sıkıntılarına sabretmek.
4- Hastalık, fakirlik, kıtlık ve korku gibi, dünyevî musîbet ve âfetlere karşı sabretmek.. Âyetteki, sabredin emrinin muhtevasına işte bütün bu kısımlar girer. Bu ilk üç kısmın da muhtevasına sayısız çeşitler girer.
Müsabere ise, kişinin kendisi ile başkası arasında müşterek olan sıkıntılara katlanmaktan ibarettir. Bunun içine aile, komşular ve akrabalardan kötü ahlaklı olanlara tahammül etme ile, sana kötülük yapanlardan intikam almaya yeltenmeme hususu girer. Nitekim Cenâb-ı Hak, Cahillerden yüz çevir (Araf. 199) ve Onlar boş ve kötü lakırdıya rastladıkları vakit, şerefli olarak (yüz çevirip) geçerler (Furkan,63 ) buyurmuştur.
Yine Müsâberenin içine, insanın başkasını kendi nefsine tercih etmesi de girer. Nitekim Cenâb-ı Hak, (Onlar) kendilerinde fakr-u ihtiyaç olsa bile, o (din kardeşlerini) öz canlarından daha üstün tutarlar (Haşr, 9) buyurmuştur. Yine ona, sana zulmedip haksızlık edenleri affetmen de girer. Nitekim Hak Teâlâ,
Atfetmeniz, takvaya daha yakın (ve uygun)dur (Bakara. 237) buyurmuştur. Yine ona, mârufu (iyi şeyi) emir ve tavsiye edip, münkeri (kötülüğü) nehyetmek de girer. Çünkü emr-i ma'ruf ve nehy-i münker yapana çoğu kez, zararlar gelir. Yine buna, cihad da dahildir. Çünkü cihad, canı tehlikeye atmaktır. Yine bu müsâbereye, bâtıl ehline karşı sabredip, onların şüphelerini giderme ve cevap vermeye gayret etmek ve bu bâtıl şeyleri onların kalplerinden silme çabası da girer. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın, Sabredin emrinin, insanın sırf kendisini ilgilendiren hususlara sabrı; Sabır yansı yap)n buyruğunun ise, insan ile diğer insanlar arasındaki müşterek her şeye sabrı içine aldığı sabit olur.
[ Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/298-299]


Murabete ne Demektir?

Bil ki insan, her ne kadar sabr ve müsâbere ile mükellef tutulmuş olsa da, insanı bunların zıddını yapmaya sevkedecek olan kötü huylar da vardır. Bunlar şehvet, gazab ve ihtirasdır. İnsan, ömrü boyu bunlarla mücâdele edip, bunları zapt-ı rapt altına almakla meşgul olmadığı sürece, sabretmesi ve müsâberede bulunması mümkün olmaz. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, c.c nöbet beklesin buyurmuştur. Bu gayret, fiillerden bir fiil olup, insanın her fiilinin de mutlaka bir sebebi ve maksadı olduğu için, insanın bu gayretinde de bir maksadının ve sebebinin olması gerekir ki, bu felahı ve kurtuluşu elde etmek için, Allah'tan ittikâ etmek (korkmaktır.) Bu sebeple Cenâb-ı Hak, ve Allah'tan ittikâ edin, umulur ki felah bulursunuz buyurmuştur.
Bu hususta sözün Özü şudur:


Fiillerin kaynağı kuvvelerdir Cenâb-ı Hak, bundan dolayı sabrı ve musâberayi (sabır yansını) emretmiştir ki bu güzel fiilleri yapıp, kötü fiilleri işlemekten kaçınmadan ibarettir. Fiiller, kuvvelerde-sâdr olduğu için, Cenâb-ı Hak bundan sonra, kötü fiillerin kaynağı o kuvvetlere savaşmayı emretmiştir ki nöbet bekleşmekten (murabata)dan murad budur. Daha sonra Cenâb-ı Hak bu kuvveleri, kabîh ve kötü şeyleri yapmaktan alıkoyan şeyi de zikretmiştir ki bu Allah'tan ittikâ etmek (korkmak)tır. Sonra da, Allah'tan ittikâ etme, diğer kuvvet ve ahlâklara tercih edilmesini gerektiren şeyi zikretmiştir ki bu da felâh (kurtuluş)tur. Böylece sûrenin sonundaki bu âyetin, ruhanî birtakım sırların ve hükümlerin hazinelerini içine aldığı; kısa olmasına rağmen, surede daha önce zikredilen usûl ve fürû ilimlerinin âdeta bir tamamlayıcısı olduğu ortaya çıkmaktadır Benim söyleyebileceklerim bundan ibarettir.

Şimdi, müfessirlerin söylediklerini zikredelim:
Hasan el-Basrî şöyle demişti-Dininizden ötürü sabredin. Fakirlik ve açlık sebebi ile onu bırakmayı Düşmanlarınıza karşı sabır göstermede yarışın ve Uhud'da meydana gele' bozgundan ötürü yılgınlık göstermeyin.
Ferra, Peygamberinizle birlikte sabredin Düşmanlarınıza karşı sabır yarışında bulunun. Sizden daha sabırlı kimseler -bulunması uygun düşmez demiştir
Esam ise, Bu sûrede Allah'ın mükellefiyetle çok olduğu için, Allah Teala onlara, bu mükellefiyetlere karşı sabırlı olmaları emretmiştir. Yine bu sûrede cihada çokça teşvik ettiği için de, düşmanlarına karşı sabırla dayanıp diretmeyi emretmiştir demiştir.


Hak Teâlâ'nın nöbet beklesin emri ile ilgili iki görüş vardır:

1- Bu, o kimselerin atlarını hudutlardaki nöbet yerlerine, karakollara bağlamalarından ibarettir. Onlar atlarını, hasım tarafların her biri, diğeriyle savaşa hazır olacak bir şekilde atlarını bağlarlar ve beklerler. Nitekim Cenâb-ı Hak, ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki bununla, Allah'ın düşmanlarını ve sizin düşmanlarınızı korkutasımz (Enfâl. 60) buyurmuştur.
Peygamber (s.a.v.)'den: "Allah yolunda kim bir gün bir gece hudut nöbeti tutarsa, bir ay ihtiyacı dışında devamlı namaz kılan ve bozmadan oruç tutan kimsenin (İbâdeti) gibi ibâdet etmiş olur" dediği rivayet edilmiştir.


[Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/298-299 ]

2- Murâbata, bir namazdan sonra diğer namazı beklemek manasına gelir. Bunun böyle olduğuna şu iki husus da delâlet etmektedir:

a) Ebu Seleme İbn Abdurrahman'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Peygamber (s.a.v.) zamanında, murâbata yapılan (hudut nöbeti beklenen ve kendisi için hususî atlar hazırlanan) bir savaş yoktu. Binâenaleyh bu âyet ancak, bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı bekleme hakkında nazil olmuştur.


b) Ebu Hurayra (r.anh)'nin, namazdan sonra diğer namazı beklemeden bahsedip, sonra üç kere, Dikkat edin, ribât işte budur! dediği rivayet edilmiştir.

Bil ki bu lâfzı, zikredilen bu manaların hepsine birden hamletmek mümkündür. Ribâtın kökü bağlamak manasına olan rabt etmektendir. Nitekim bir şeye sabreden kimseye, Kalbini ona bağladı denilir. Başkaları, bu kelimenin devam ve sebat etme demek olduğunu söylemişlerdir ki bu mana, bizim söylediğimiz sabretme ve kalbi bir şeye bağlama manası ile alakalıdır. Sonra bu sebat ve devam, cihâd için olabileceği gibi, namaz için de olabilir. Allah en iyi bilendir.

Allah kendisinden razı olsun, İmâm Fahruddln Râzî şöyle demiştir:
Bu sûrenin tefsiri, Allah'ın fazlı ve ihsanı ile Hicrî 595 senesi Rebîu'l-âhir ayının ilk perşembesinde tamamlandı.
[ Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/299-301]


İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis

Al-i İmran 200- Ey inananlar, sabredin [Sabim Düşmanlarınıza sabırla galebe edin ], direnin. Savaşa hazırlıklı, uyanık bulunun [ Rabitu Savaşa daima hazırlıklı olun. Uyanık olun.] ve ALLAH'tan korkun ki, başarıya eresiniz.

Bu ayette, müslümanlann dinlerinde sabırlı olmaları, düşmanlarını sabırla dize getirmeleri ve ALLAH'tan daima korkup O'nun sınırlarına bağlı kalarak savaşa hazırlıklı olmaları emredilmiştir. Zira, müslümanlann zaferi ve başarısı burada saklıdır.
[ İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 5/515.]


Savaşa Hazır Olun

Ayetin iniş sebebi ile ilgili herhangi bir rivayet nakledilmemiş olmakla birlikte, önceki ayetlerle bağlantılı ve onların devamı olduğu söylenebilir. Kâfirlere karşı zaferin yolunu ayet göstermiş ve bu yolu takip etmelerini emretmiştir. Eğer müslümanlar bu yolu takip ederlerse kâfirler boyun eğecek, mağlub olacaklardır. Emredilen hususun caydırıcılığı noktasında herhangi bir şubhe sözkonusu değildir.
Sabırla ve savaşa sürekli hazırlıklı olmakla zafer, ALLAH'ın bir vaadi olarak kesindir. Ancak ayette belirtilen ve müslümanlann uygulamaları gereken husus bu sıfatı haiz olmaları ve onlara galibiyeti getiren uygulamaların yerine getirilmesidir.

İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 5/515.

İmam Nesefi, Nesefi Tefsiri

Al-i İmran 200 - Ey iman edenler! Sabredin; sabırda düşmanlarınızın karşısında sebat edin (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun, ALLAH'tan sakının ki, başarıya erişebilesiniz.

Ey iman edenler! Sabredin; Din konusunda ve dini sorumlulukları için sabredip göğüs gerin.
Cuneyd-i Bağdadi diyor ki:
Sabır: Feryadı ve sıkıntıyı bir tarafa atarak bütün gücü o istenmeyen şey üzerinde yoğunlaştırıp gerekeni yapmaktır.
Sabırda düşmanlarınızın karşısında, sebat ederek onlardan öne,geçmeye çalışın, Savaşın tüm şiddetlerine karşın sabırda onları yenin. Onlardan daha az sabır ve sebat göstermeyin. Cihad sırasında ALLAH'ın düşmanları karşısında direnin, geri çekilmeyin. cihad için hazırlıklı ve uyanık bulunun. Sınır ve nöbet yerlerinde direnip bekleyin, nöbetinizi ihmal etmeyin. Oralarda atlarınızı, her türlü silâhlarınızı, savaş araç ve gereçlerinizi sağlama alın. Sürekli teyakkuz hâlinde bulunun ve her an savaşa çıkacakmış gibi hazır olun. ALLAH'tan sakının ki; başarıya erişebilesiniz.


Felah: Arzu edilmeyen olaydan ya da şeylerden kurtulduktan sonra istenen şeyde sürekli olarak kalmaktır.
edatı, geleceğin bilinememesi gibi şeylerde kullanılır. Buda , kişi umduğu ve beklentisi içinde olduğu şeylere dayanıp güvenerek geleceği için amel işlemekten geri kalmaması manasını içerir.
Bir başka yorum ise şöyledir: Bana olan muhabbetiniz için sabredin, nimetlerime karşı da elinizden geldiği kadar sabır yarışında olun ve Benim dinime hizmet için canınızı ortaya koyun. Böyle yapmanız hâlinde olur ki kurtuluşa erersiniz ve bana yakın olma imkânını kazanmış olursunuz.
Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor:
Zehraveyni, Bakara ve Ali İmran surelerini okuyun. Çünkü bu ikisi kıyamet gününde adeta iki bulut veya iki kuş sürüsü imişcesine sizi gölgelemek üzere gelecekler ve kendilerini okuyanları savunacaklar.
[ Muslim; 804.]


ALLAH en iyiyi ve en doğruyu bilendir. Sonuçta dönüş ve varış O'nadir.
(İmam Nesefi, Nesefi Tefsiri, Ravza Yayınları: 2/490-491)

Diyanet tefsiri

Al-i İmran 200. Sözlükte sabır acıya katlanmak, zorluklara ve sıkıntılara göğüs germek demektir (Bakara 45).
Aynı kökten gelen ve mealinde kararlılıkta yarışın diye çevrilen fiilinin masdan olan müsâbere ise kişinin kendisiyle başkası arasında meydana gelen olumsuzluklara katlanması [Râzî, IX, 155] kendisine karşı direnen kimseye (düşmana) daha fazla mukavemet etmesi anlamına gelir [İbn Âşûr, IV, 208]

Sözlükte düşmanın geleceği yeri bekleyip korumak anlamına gelen ribât, terim olarak ALLAH yolundan ayrılmamak, düşmana karşı uyanık ve hazırlıklı bulunmak anlamına gelmektedir. Aslında ribât düşmanın ansızın saldırmasını önlemek için atı bağlayıp hazır tutmak anlamına gelen rabtu'l-hayl ifadesinden alınmıştır.
Daha sonra ister süvari ister piyade olsun, sınır boylarında bekleyen kimseye nöbetçi, nöbet bekleyen anlamında, bu kelimenin türevi olan murâbıt adı verilmiştir. Murâbıt bir müddet beklemek için sınıra giden kimse demek olup terim olarak silâh altında bulunan, kışla ve karakollarda duran ve nöbet bekleyen asker için kullanılır..
[Elmalılı, II, 1265]

Al-i İmrân sûresinin özellikle baş taraflarında tevhîd, nübüvvet ve âhiret gibi dinin esaslarını oluşturan itikadî konularda açıklamalar yapılmış, daha sonra hac, cihad ve benzeri amelî konulara değinilip kulların bunları yerine getirmekle yükümlü olduklarını bildirilmiş, son âyetinde de bu görevlerin yerine getirilebilmesi için kulların yapmaları gerekenler üzerinde durulmuştur. Çünkü bu görevler kulun ya sadece kendisiyle ilgilidir veya kendisiyle başkaları arasında gerçekleşmektedir.
Yüce ALLAH kulun sadece kendisini ilgilendiren yükümlülükler için kula sabırlı olmasını tavsiye ederken; kendisiyle başkaları arasında gerçekleşecek olanlar için de müsâbereyi yani kararlılıkla direnmeyi emretmektedir. Meselâ düşmana karşı cihad ederken ondan daha fazla direnmesini ve ona galip gelmesini istemektedir. Düşmanın ansızın saldırıp müsliimanlan gafil avlamasını ve onları imha etmesini önlemek için de sınır boylarında nöbet tutmaları ve düşmana karşı daima dikkatli olmaları uyarısında bulunmaktadır.
Peygamber de birçok hadiste müminlerin düşmanlarına karşı uyanık olmalarını, sınırda bekleyerek düşman saldırılarım önlemelerini emretmiş, bunu yapanların ALLAH katında büyük mükâfata ereceklerini ve cehennem ateşinden kurtulacaklarını haber vermiştir.

[ Buhârî, Cihâd,73; Muslim, İmâre, 163; İbnKesîrJI, 17M77; Kurtubî, VI, 324-326; silâh gücü bakımından hazırlıklı olmanın önemi için bk. Enfâl 8/60]

Hz. Peygamber bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı beklemeyi mecazi anlamda nöbet bekleme olarak isimlendirdiği için [ Muslim, Taharet, 41; Tirmizî, Taharet, 39] bazı müfessirler buradaki ribâtı bu anlamda yorumlamışlardır. Ancak İbn Aşûr, Hz. Peygamber'in ifadesinin bir benzetme olduğunu, bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı kılmak için vaktinin gelmesini beklemeyi sınır boylarında nöbet beklemeye benzettiğini ifade etmektedir Bununla birlikte namaz ibadetinin kişiyi kötülüklerden koruyucu özelliğe sahip bulunduğu düşünüldüğünde âyetin hakikat olarak her iki anlamı da kucaklayacak mahiyette olduğu kabul edilebilir. Çünkü nöbetlerin biri vatanı düşmandan, diğeri ise nefsi kötü davranışlardan korumaya yöneliktir. Nitekim âyetin, aynı zamanda sûrenin son cümlesinde kurtuluşa ermek için takvanın yani ALLAH'tan korkmanın emredilmiş olması, âyetin her iki anlamı da içerdiğine işaret eder. Bunların biri yapılıp diğeri yapılmadığı takdirde takva gerçekleşmiş olmaz dolayısıyla kurtuluş da olmaz.

Muhammed Abduh buradaki takva emri ile İlgili olarak özetle şöyle der:
Takva senin, ALLAH'ın gazabından ve azabından kendini korumandır. Bu da ancak ALLAH'ı tanımak, O'nu razı edecek ve O'nu kızdıracak şeyleri bilmekle mümkün olur. Bunları bilmek ise ALLAH'ın kitabını anlamaya, Peygamberi'nin sünnetini ve bu ummetin selef-i sâlihîn denilen geçmişlerinin hayatını bilmeye ve onları örnek almaya bağlıdır. Kim hakkı ve ehlini korumak, davetini yaymak uğrunda sabreder, engellere karşı direnir, tehlikelere karşı uyanık olup gerekeni yapar ve ALLAH'ın emrine saygısızlıktan sakınırsa, diğer işlerinde de bu prensipleri göz önünde bulundurursa kendisini kurtuluşa ve ALLAH katındaki mutluluğu elde etmeye hazırlamış olur. [ Reşîd Rızâ, IV, 319]


Kaynaklarda, Peygamber'in gece teheccüd namazına kalktığında Âl-i tmrân sûresinin son on âyetini okuduğu kaydedilmektedir. [ Buhârî, Tefsir, 3/18-20; İbnKesîr,!!, 162-163]

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/558-5560





İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an


Al-i İmran 200. Ey îman edenler! Sabredin; sebat gösterin; Sınır boylarında nöbet tutun ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz.

23. îman Edenlere Sabır, Sebat ve Ribât Emri:

Yüce Allah'ın: Ey iman edenler, sabredin... buyruğuna gelince; yüce Allah, bu sûreyi son on âyetin sonuncusu olan bu âyet-i kerime ile sona erdirmektedir ki, bu on âyet-i kerimede dünya hayatında düşmanlara karşı muzaffer olmanın, âhiret nimetlerini elde ederek kurtulmanın yolunu ihtiva eden tavsiyeleri kapsamaktadır. Bu âyet-i kerime ile yüce Allah, itaatler üzere ve şehvetlere karşı sabrı teşvik etmektedir. Sabr ise alıkoymak, engellemek demektir. Buna dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (155. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
Mûsâbere (sabır ve sebat göstermek) emrine gelince; bunun düşmanlara karşı sebat göstermek anlamında olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı Zeyd bin Eşlem yapmıştır. el-Hasen ise, beş vakit namaza sebatla devam etmek diye açıklamıştır.
Şöyle de açıklanmıştır: Musâbere, sürekli olarak nefsin arzularına muhalefet etmektir. Nefis bir işe davet ederken kişinin o çağırdığı şeye gitmemesi, ondan vazgeçmesi demekür.
Ata ve (İbn Ka'b) el Kurazî Ese der ki: Size veriten vaadi sabırla bekleyiniz yani ümit kesmeyiniz ve zafer kazanacağınız vakti gözleyiniz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: Sabır ile kurtuluşu beklemek bir ibadettir [ el-Azîzî, es-Sirûcu'l-Munîr, II, 66, zayıf olduğu kaydıyla.]
Ebu Ömer (îbn Abdi'l-Berr'de) -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu görüşü tercih etmiştir. Birincisi ise cumhurun görüşüdür. Antere'nin şu beyiti de bu kabildendir:
Bizim sabrımız (zafer beklememiz) gibi sebât gösteren bir kabile görmedim; Bizim mücadele edip çarpıştığımız kimse gibileriyle de çarpışmadılar.
Antere'nin: Bizim sabrettiğimiz gibi sebat gösterenler sözü yani savaş esnasında düşmana karşı sebat gösterip herhangi bir korkaklık ve gevşeklik izhar etmeyenler demektir.
Mücadele İse karşı karşıya yüz yüze gelip çarpışmak demektir.
İşte bundan dolayı tefsir alimleri:
Ribât yapın buyruğunun anlamı hakkında farklı görüşlere sahiptirler.
Ümmetin cumhuru der ki: Yani atlarınızla düşmanlarınıza karşı ribât yapın. Yani düşmanlarınız nasıl ki atları bağlayıp besliyor ise siz de öylece bağlayıp besleyiniz. Yüce Allah'ın: Bağlanıp beslenen atlar (ribatu'l-hayl) (el-Enfal, 60) buyruğundaki ribât ta bu anlamdadır.

Muvatta'da Malik'in Zeyd b. Eşlem'den şöyle dediği nakledilmektedir:
Ebu Ubeyde b. el Cerrah, Ömer b. el-Hattaba mektup yazarak Bizans ordusunun büyük kalabalığından ve onlardan çekindiğinden söz etti. Ömer ona yazdığı mektubunda şöyle cevap verdi:
İmdi, mu'min herhangi bir kula herhangi bir sıkıntı gelip çatacak olursa, mutlaka Allah ondan sonra ona bir kurtuluş yolu açar. Ve hiç şüphesiz tek bir zorluk iki kolaylığı yenemez. Çünkü yüce Allah Kitab-ı Kerîm'înde şöyle buyurmaktadır: Ey iman edenler. Sabredin, sebat gösterin, ribat yapın ve Allahdan korkun ki felah bulaşınız.
[ Muvatta, Cilıâd 6; Hakim, Mustedrak, II, 300-301'de ayrıca Ebû Ubeyde'nin cevabını da nakil etmektedir ]

Ebu Seleme b. Abdurrahman der ki: Bu âyet-i kerime bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı beklemek hakkındadır. Rasûlullah (s.a.v.)ın döneminde ise Ribat yapmayı gerektirecek bir gaza sözkonusu değildi. Bu açıklamayı el-Hâkim Ebu Abdullah, SahilVinde nakletmektedir.
[ Hâkim, Mustedrak, II, 301]

Ebû Seleme bu hususta Hz. Peygamber'in şu buyruğunu delil göstermektedir:
"Ben sizlere Allah'ın kendisi sebebi ile günahları sildiği ve dereceleri kendisi ile yükselttiği şeyi göstereyim mi?
Bu, hoş olmayan şeylere rağmen abdesti iyice almak, mescitlere çokça adım atarak gitmek, namazdan sonra diğer namazı beklemek, işte ribat budur" dedi ve (son cümleyi) üç defa tekrarladı. Bunu Malik rivayet etmiştir.
[ Muvatta, Kasrıı's-SalSı 55; Muslim, Tahâre 41; Tirmizl, Tahâre 39; Nesâî, Tahflre 107; Müsned, II, 277, 303. ]

İbn Atiyye der ki: Bu konuda doğru olan görüş şudur: Ribat Allah yolunda (cihad)ı iltizâm etmektir (sürdürmektir). Bunun aslı atları rabtetmek (bağlamak)dan gelmektedir. Daha sonra İslam serhadlerinden herhangi birisinde kalıp orayı korumak üzere giren herkese murâbıt adı verildi. İster süvari olsun, ister piyade. Bu kelime rabtdan alınmadır Peygamber (s.a.v.)ın: İşte ribât budur diye buyurması bunu Allah yolunda ribâta bir benzetmedir. Ribat'ın sözlük anlamı ise birincisidir. Bu da Peygamber'in: Güçlü kuvvetli olan kimse başkalarının sırtını yere getiren kimse değildir. [ Buhâri, Edeb 76; Muslim, Birr 107; Muvatta, Husnu'l-Huhik 12; Musned, II, 236, 268, 517.] hadisi ile; Yoksul dediğiniz şu kapı kapı dolaşan kimse değildir [Buhari, Zekat 53; Muslim, Zekat 102; Muvatta, Sıfatu'n-Nebiyy 7; Müatıed, I. 384.] hadisini ve benzerlerini andırmaktadır.

Derim ki: İbn Atiyye'nin: Sözlük anlamı ile ribat birinci anlamdakidir şeklindeki ifadeleri kabul edilemez. Çünkü dilin önder bilginlerinden ve güvenilir alimlerinden birisi olan el-Halil b. Ahmed şöyle demektedir:

Ribat; serhadlerden ayrılmamaktır. Aynı şekilde namaza da ısrarla devam etmekdir, O halde şu sonuca ulaşılmaktadır: Namazı beklemek de -Peygamber (s.a.v.)ın buyurduğu gibi- lügat manası ile hakikat anlamında bir ribâttır, Bundan daha ileri derecedeki açıklama da eş-Şeybanî!nin söylediği sözlerdir. Ona göre asla kesilmeyen devamlı akan suya maun müterâbitun denilir. Bunu da İbn Fâris nakletmiştir. Bu ise Ribat'ın sözlük anlamı itibari ile bizim sözünü ettiğimin başka şeyleri de kapsamasını gerektirmektedir.
Araplara göre murâbıt:
Bir şey üzerinde çözülmeyecek şekilde yapılan düğümdür. Bu da mana İtibari İle sabır gösterilen şeye racidir. Böylelikle kalbinde güzel niyeti tutar, bedenini de İtaati işlemek durumunda bırakır Bunun en büyük ve en önemli işlerinden birisi ise Kur'ân-ı Kerîm'de yüce Allah'ın: Ve bağlanıp beslenen atlar (el-Enfal, 60) buyruğunda açıkça belirtildiği gibi -ve ileride de geleceği üzere- Allah yolunda atları bağlayıp beslemektir. Peygamber (s.a.v.)ın de ifade buyurduğu gibi namaz kılmak üzere kişinin kendisini bağlaması (namaz vakitlerini gözetlemesi)dîr. Bu açıklamayı (ihtiva eden hadis-i şerifi) Ebu Hurayra, Cabir ve Ali rivayet etmiştir. Artık bundan öte bîr açıklama aramaya da gerek yoktur.
[ İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/537-539.]

24- Hukukçulara Göre Allah Yolunda Ribat Yapan Kimse:

Fukahâya göre Allah yolunda ribat yapan kişi herhangi bir süre kadar ribat yapmak üzere serhatlerden birisine giden kimse demektir. Bunu Muhammed b. el-Mevvâz söylemiş ve rivayet etmiştir. Her zaman için orada yaşayan ve kazançlarını sağlayan, aileleri İle birlikte serhadlerde yaşayanlara gelince; bunlar her ne kadar koruyucu kimseler olsalar dahi murabut değillerdir. Bunu da İbn Atiyye söylemiştir.

îbn Huveyzimendâd şöyle demektedir: Ribâtın iki durumu vardır. Birincisinde şerhad güvenilir, koruma altında bulunur; böylesi bir yerde hanım ve çocuklarla birlikte yerleşmek caizdir. Şayet güvenilir bir yer değil ise, eğer savaşabilecek kimselerdense bizzat orada ribat yapması caizdir. Ancak düşman onlara üstünlük sağlayıp esir alıp köleleştirmesin diye böyle bir yere aile ve çocuklarını taşıması caiz olmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.
[ İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/539.]

25. Ribâtın Fazileti:

Ribâtın faziletine dair bir çok hadis-i şerif vârid olmuştur. Bunlardan birisini Buhârî Seni b. Sa'd es-Sâidî'den şöylece rivayet etmektedir:
Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
Allah yolunda bir gün ribât yapmak Allah nezdinde dünyadan ve onun içindeki her şeyden hayırlıdır.
[ Buhâri, Cihad 73; Tirmizî, Fedailu'l-Cihad 26; Musned, V, 339.]

Muslim'in Sahih'inde de Selman'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir:

Rasûlullah (s.a.v.)'ı şöyle buyururken dinledim:
Bir gün ve bir gece ribat yapmak, bir ay oruç tutmaktan ve o ay boyunca namaz kılmaktan daha hayırlıdır. (Ribât yapan kişi) bu durumda öldüğü taktirde daha önce yapmış olduğu amelinin de sevabı yazıldığı gibi, ona rızkı da verilir ve kendisini haktan uzakiaştıracaklara karşı güvenlik altına alınır.
(Muslim, îmâre 163; Tirmizt, Fedâilu'l-Cihâd 26; Nesât, Cihâd 39; Müsned, V, 441)

Ebû Dâvûd da Sunen'inde Fedâle b. Ubeyd'den rivayet ettiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
Her ölenin ameli mühürlenir, murâbit müstesna. Onun ameli Kıyamet gününe kadar artınlıp durur ve o ayrıca kabrin fitnecisinden yana emniyet altında tutulur.
[Ebû Dâvûd, Cihâd 15; Tirmizl, Fedullu'l-Clhad 2; Muaned, VI, 20.]


Bu iki hadisi şerifte ribatın sevabı ölümden sonra kalıp devam edecek amellerin en faziletlisi olduğuna dair delil vardır. Ölümden sonra sevabı devam edecek amellere dair hadis-i şerif de el-Alâ bin Abdurrahman yoluyla bize gelmiştir. el-Alâ babasından o da Ebu Hureyre'den rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
İnsan öldü mü ameli (nîn sevabı) ondan kesilir. Üç şey müstesna. Cari bir sadaka yahut kendisi ile faydalanılan bir ilim yahut kendisine dua edecek salih bir evlat.
[ Muslim, Vasiyyet 14; Ebû Dâvûd, Vesftya 14; Tirmizi, Ahkam 36; Nesâl Vesâyâ 8; ned, II, 372. ]


Bu, yalnızca Muslim'in rivayet ettiği sahih bir hadistir. Sadaka-i cariye, kendisi ile yararlanılacak itim ve anne babasına dua edecek salih evlata gelince; bunlar da sadakanın sona ermesi, ilmin ortadan kalkması ve çocuğun ölümü ile kesilirler. Ribatın ecri ise Kıyamet gününe kadar kat kat artırılıp durulur. Çünkü (burada) artışın tek manası, ecrin kat kat artırılmasıdır. Bu ise burada sona ermesi ile sona erebilecek sebebe bağlı birşey değildir. Aksine ribat yüce Allah tarafından lütfuyla Kıyamet gününe kadar devam eden bir fazilettir. Çünkü bütün iyi amellerin yerine getirilebilmesi, dinin sınırlarının korunup İslâm şeâirinin uygulanması suretiyle düşmandan sakınıp korunmakla mümkün olur. İşte Allah'ın kişiye sevabını akıtırcasına vereceği bu amel, onun daha önce yapageldiği salih amellerdir.
Bu hadisi İbn Mâce'de sahih bir senet ile Ebû Hurayra'den şöylece rivayet etmektedir:
Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
Her kim Allah yolunda ribat yaparken ölürse Allah onun daha önce yaptığı salih amelinin ecri ile rızkını ona verir. Fitnecinin derin fitnesinden yana emniyette tutulur ve Allah, Kıyamet gününde onu korku ve dehşetten yana güvenlik altında olmak üzere diriltir.
[ibn Mâce, Cihad 7]


Hadis-i şerifte ikinci bir kayıt daha vardır ki o da ribat halinde iken ölmektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah dır,
Osman bin Affan'dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir. Ben Rasûlullah (s.a.v.)ı şöyle buyururken dinledim:
Her kim Allah yolunda bir gece ribat yapacak olursa bu onun için (gündüzünü) oruçlu ve geceleyin de namaz kılarak geçirdiği bin gün gibi olur.
[ İbn Mace, Cihad 7; farklı lafızlarla; Tirmizi, Fediitu'l-Cihad 2â; Nesâî. Cihâd 39 ]


Ubey bin Ka'b'dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir; Allah İçin müslümanlann zayıf noktalarını arkadan korumak üzere Allah yolunda bir günlük ribatın, Ramazan ayı dışında yüz yıl boyunca oruç tutup namaz kılarak ibadet yapmaktan daha büyük bir ecri vardır. Yine Müslümanların zayıf noktalarını arkadan korumak üzere ecrini Allah'tan umarak Allah yolunda Ramazan ayında bir gün ribat yapmanın, Allah nezdinde ecir itibari ile- zannederim şöyle demişti- bir senelik -orucu ite namazı ile- ibadetten daha faziletlidir. Eğer Allah onu aile halkına sağ salim geri döndürecek olursa, üzerine bin yılın bir günahı dahi yazılmaz, buna karşılık iyilikleri yazılır ve Kıyamet gününe kadar da ona ribat ecri kesintisiz olarak verilir.
[îbn Mace, Cihad 7. el-Munziri: uydurma olduğu açıkça görülmektedir... demiştir, Hadis ile ilgili Zevâid notundan ]


Bu hadis-i şerif Ramazan ayında bir günlük ribai ile ribat yaparken ölmese dahi devamlı olarak sevabının kaydedileceğini göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.
Enes bin Malik'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben Rasûlullah'ı (s.a.v.) şöyle buyururken dinledim; Allah yolunda bir gece koruyuculuk yapmak, bir adamın ailesi arasında bin yıl oruç tutup namaz kılmasından daha faziletlidir. Bir sene ise üçyüz altmış gündür, bin gün de bir sene gibidir.
[îbn Mâce, Cihâd 8. Ravilerinden Sairi b. Hâlid'in uydurma ve munker hadisler rivayet ettiği belirtilmiştir- Hadis ile ilgili Zevâid notundan]


Derim ki: Namazdan sonra bir diğer namazı beklemenin de ribat olduğuna dair rivayetler gelmiştir. Bu şekilde namazları bekleyen kimse için de yüce Allah'ın izni ile bu fazilete ulaşacağı umulur.

Hafız Ebu Nuaym rivayetle der ki:
Bize Süleyman bin Ahnıed anlattı, dedi ki: Bize Ali bin Abdülaziz anlatarak dedi ki: Bize Hatcac bin el Minhal: Bize Ebu Bekr bin Malik de anlattı, dedi ki: Bize Abdullah bin Ahmed bin Hanbel anlattı, dedi ki: Bana babam anlatarak dedi ki: Bana el-Hasen bin Mûsâ anlatarak dedi ki: Bize Hammad bin Seleme, Sabit el Bunanî'den naklen dedi ki: Sabit, Ebu Eyyub el-Ezdî'den o Nevf el-Bikâlî'den o Abdullah bin Amr'dan naklederek dedi ki:

Peygamber (s.a.v.) ile bir seferinde akşam namazı kıldık. Bazı kimseler namazdan sonra ayrılmayıp yerlerinde kaldılar, bazıları da geri döndüler, Rasûlullah (s.a.v.) insanlar yatsı namazına geri dönmeden önce geldi. Peygamber insanlar huzuruna gelmiş olduğu ve bir parmağını kaldırmış ve yirmidokuza işaret etmek üzere parmaklarını kapatmış olarak; şehadet parmağı ile de semaya işaret ederek elbiselerini dizkapakları etrafında toplamış olduğu halde şöyle buyuruyordu:
Ey müslümanlar topluluğu! Müjdeler olsun size İşte Rabbimiz sema kapılarından bir kapıyı açmış sizinle meleklere karşı övünüyor ve diyor ki:
Ey meleklerim şu kullanma bakınız! Bunlar bir farzı eda ettiler, şimdi de ötekini beklemektedirler.

[ îbn. Mace, Mesâcid 19; Musned, I, 186, 208]

Bunu ayrıca Hammad bin Seleme, Ali bin Zeyd'den o Mutarrif bin Abdullah'tan rivayet ettiğine göre Nevf İle Abdullah bin Amr bir araya geldiler. Nevf, Tevrat'tan söz etti; Abdullah bin Amr da bu hadisi Peygamber (s.a.v.)dan rivayetle nakletti.
Ve Allah'tan korkun yani sizlere takvaya bağlı kalmaksızın cihad emri verilmemiştir.
Ki felah bulaşınız yani felahı ümid edebilesiniz. Buradaki -ihtimal bildireni bulmanız için, anlamına geldiği de söylenmiştir.
Felah ise kalmak demektir Bütün bu hususlara dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresî'nde [ Takva için bk. 2/2. âyet üçüncü başlık; felah için bk. 2/5. âyetin; İhtimal bildiren bu edat için bk. 2/21. âyetin tefsirleri.] yeterince geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun.

el-Camiu li Ahkâmi'l-Kur'ân veİ Mubeyyinu Limâ Tedammane mine’s Sünneti ve âyi'l-Furkân adlı tefsirin Ali Imran Sûresi tefsiri Allah'ın lütfü ve yardımı ile burada sona ermektedir. Allah'a hamd olsun.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/539-542.

Şehid Seyyid Kutub ; Fizıla'il Kur'an

Al-i İmran 200- Ey müminler, sabırlı olunuz, sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakınız, sürekli savaşa hazırlıklı olunuz ve ALLAH'tan korkunuz ki, kurtuluşa eresiniz.
Bu iman edenlere yönelik yüce bir çağrıdır. Kendilerine bu ağır yükü yükleyen, davet ve sorumluluk için eğiten, yerde onurlandırdığı gibi gökte de onurlandıran kaynağa bağlayan sıfatlarıyla yapılan bir çağrı...
Ey müminler...
Sabretmeleri, sabırda yarışmaları, hazırlıklı olmaları ve ALLAH'tan korkmaları için, onlara çağrı yapılmaktadır.
Surenin akışı, sabır ve takvayı bolca işlemektedir. Bazan ayrı ayrı bazan da birlikte zikretmektedir. Aynı şekilde surenin akışı, dayanmaya, cihad etmeye, hileleri bertaraf etmeye, yenilgi ve kargaşa çığırtkanlıklarına kulak vermemeye yönelik çağrılan da içermektedir. Bu yüzden sure, sabretmeye, sabırda yarışmaya, hazırlıklı olmaya ve ALLAH'tan korkmaya çağırmakla son bulmaktadır. Bu da surenin bütünlüğüne uygun bir sonuç olmaktadır.
Bu davada sabır, yol azığıdır. Çünkü yol uzun ve meşakkatlidir. Cezalar ve dikenlerle kuşatılmıştır. Kan, ceset, işkence, imtihanla doludur. Birçok şeye karşı sabretmek gereklidir. Nefsin şehvet ve arzularına, eğilim ve kibirlerine, zaaf ve eksikliklerine, acelecilik ve bıkkınlığına karşı sabır... İnsanların şehvetlerine, eksikliklerine, zaaf ve bilgisizliklerine, kötü düşüncelerine, bozuk tabiatlarına, bencilliklerine, kibirliliklerine, kaypaklıklarına ve sonuç için aceleci olmalarına karşı sabır... Batılın saldırganlığına, tabutların küstahlığına, kötülüğün kabarıklığına, şehvetin yaygınlığına, gurur ve tekebbürün azgınlığına karşı sabır... Öte yandan yardımcıların azlığına, destekçilerin zayıflığına, yolun uzunluğuna, zorluk ve sıkıntı anında şeytanın vesveselerine karşı sabır... Bütün bunlara karşı cihadın sürekliliğine ve nefislerde meydana getirdiği, acı, kin, öfke ve sıkıntı gibi çeşitli tepkilere... Kimi zaman hayırda güven zayıflığına, kimi zaman insan fıtratındaki ümit eksikliğine, kimi zaman da usanç, sıkıntı, karamsarlık ve ümitsizliğe karşı sabır... Bütün bunlardan sonra da, güç, zafer ve galibiyet anında nefsi zapt etmeye, kibirlenmeden, intikam almaya yeltenmeden, bir hak olan kısası haksızlığa dönüştürmeden, bolluğu tevazu ve şükürle karşılamaya, bollukta da darlıkta da ALLAH'a bağlı kalma, O'nun çizdiği kaderine teslim olma,, güven bağlılık ve huşû içinde her işi O'na havale etme hususunda sabır...
Bütün bunlara ve bu uzun yolun yolcusunun yol boyunca karşılaşacağı ve kelimelerin yetersiz kaldığı daha nicesine karşı sabır. Çünkü kelimeler bu zorlukların gerçek anlamlarım aktaramazlar. Yolun meşakkatlerini çeken, heyecan, tecrübe ve acılarını tadan kavrayabilir bunu ancak.
İman edenler bu hakiki anlamın birçok yönünü tatmışlardır. Bu çağrının tadını da en iyi onlar bilir. Yüce ALLAH'ın uygulamalarını ve istediği sabrın anlamını çok iyi bilirler.
Musabere -sabırda yarışma- Sabır kelimesinin kökünün mufaele -işdeş- kipidir. Bütün bu duygularını sabırda yarışması, müminlerin sabrını kırmaya çalışan düşmanların sabırda yarışması... Evet onların ve bunların sabırda yarışması, sürüp giden cihadda müminlerin sabrını tüketemez, aksine onları düşmanlarından daha sabırlı ve daha güçlü kılar. Kalplerin gizliliklerindeki düşmanlarından -şeytan- ve insanların en kötüsü olan düşmanlarından olsun o, fark etmez. Sanki bu bir yarıştır. Düşmanlarıyla kendileri arasında... Sabra karşı sabır, savunmaya karşı savunma, çalışmaya karşı çalışma, ısrara karşı ısrara çağırıyor sanki. Yarışmanın gayesi de düşmanlarından daha dirençli, daha sabırlı olmalarıdır. Batıl ısrar ediyorsa, sabredip yoluna devam ediyorsa, hakk, daha ısrarlı ve yolunu sürdürmede daha sabırlı olmaya layıktır.
Murabata -hazarlıklı olma cihad için mevzilere yerleşmek, düşmanın saldırısına açık noktalarda direnmek. Müslüman kitle, dava yükünü omuzlamaya ve onu insanlara sunmaya çağrıldığı andan itibaren, bir an bile gafil olmamış, uyuşukluk göstermemiş ve hiçbir zaman düşmanları onları korkutamamıştır. Kıyamete kadar cihada hazırlanmaktan vazgeçmediği sürece hiçbir zaman veya mekandaki düşmanları da asla onları korkutamaz.
Bu dava insanları, pratik bir hayat metoduyla yüzyüze getirmektedir. Mallarına, hayat ve yaşayışlarına hükmettiği gibi vicdanlarına da hükmeden bir metod... İyi, adil ve dosdoğru bir metod... Ancak kötülük; iyi, adil ve dosdoğru metoddan rahatsız olur. Batıl; iyiliği, adaleti ve doğruluğu sevmez.
Tuğyan; adalete, eşitliğe ve şerefliliğe teslim olmaz. Bu yüzden kötülük, batıl ve azgınlığın taraftarları bu davaya karşı çıkmaya başlıyorlar... Sömürü ve çıkarlarından vazgeçmek istemeyen sömürgeci ve çıkarcılar, tuğyan ve büyüklük taslamaktan geçemeyen tağut ve müstekbirler ile başıboşluk ve şehvetlerden ayrılmak istemeyen ahmak beyinsizler bu hak davaya savaş açıyorlar.
İşte bütün bunlara karşı cihad etmek kaçınılmazdır. Sabretmek ve sabırda yarışmak zorunludur.
Hazırlıklı ve tetikte olmak gereklidir. Ta ki müslüman ümmet, her yerde ve her soyda süren düşmanlarından gafil olmasın...
İşte bu davanın tâbiatı, işte davanın yolu... Kuşkusuz bu dava haksızlık yapmak istemez. Ancak, yeryüzüne köklü metodunun ve sağlam düzeninin yerleşmesini ister. Her zaman bu metod ve düzenden hoşlanmayanları, yoluna güç ve hile ile dikilenleri, başına türlü dolaplar açmak için fırsat kollayanları, kendisine karşı elleriyle, kalpleriyle ve dilleriyle savaşanları bulacaktır kuşkusuz. Bütün yükümlülükleriyle birlikte savaşı kabullenmekten başka seçeneği yoktur. Sürekli hazırlık ve tetikte olması, bir an bile gafil olup uyumaması gereklidir.
Takva... Takva, bütün bunlara eşlik eder... Çünkü o, vicdanda uyarıcı bir bekçi fonksiyonunu icra ederek onu gafil olmaktan, zaaftan, haksızlık yapmaktan, şurada veya burada yoldan çıkmaktan korumaktadır.
Yolun meşakkatlerine katlanan ve çeşitli durum ve onlarda baş gösteren, sürekli çelişen, çoğalan ve kaynayan tepkileri tedavi etmek durumunda olanlardan başkası bu uyarıcı bekçiye olan ihtiyacı kavrayamaz.
Bu, birçok duygulu sahneyi içeren surenin son melodisidir. Sure bütün bunların ve genelde davanın gerektirdiği yükümlülüklerin toplamından meydana gelmektedir. Bu yüzden yüce ALLAH, bu uzun yarışın sonucunu ve bu yarıştaki başarıyı ona bağlamaktadır.
...kurtuluşa eresiniz.
Ve kuşkusuz yüce ALLAH en doğrusunu söyler
Şehid Seyyid Kutub , Fi Zılal-il Kur'an : 2. c. s: 298-299-300
dünya yayınevi

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir


Al-i İmran 200. Ey îman edenler! Sabredin; sebat gösterin; Sınır boylarında nöbet tutun ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz.
200. Ey mu'minler! itaat zorluğuna ve başınıza gelen sıkıntılara sabredin. Savaşın şiddetine sabrederek Allah düşmanlarına galip gelin, Savaşa ve mücadeleye hazır bir vaziyette sınır boylarınızı bekleyin. Allah'tan kokun ve O'nun emrine muhalefet etmeyin ki, dünya ve âhiret saadetini kazanasınız.

el-Vahidî en-Neysâbûrî, Esbâbu'n-Nuzûl

Al-i İmran 200. Ey iman edenler sabredin ve sabırda yarışın, ribat yapm, ALLAH 'tan .zkvâ üzere olun. Umulur ki felaha erersiniz.

Davud ibn Salih rivayet edip der ki:
Ebu Seleme ibn Abdurrahman: Ey ardeşimin oğlu, biliyor musun Ey iman edenler sabredin ve sabırda yarışın, rıbat yapın. âyeti hangi konu hakkında nazil olmuştur? dedi. Ben: Hayır, ilmiyorum. dedim.
Dedi ki: Ey kardeşim oğlu, Hz. Peygamber (s.a.) zamanında nöbet bekliyecek hudut gedikleri yoktu ki oralarda nöbet beklensin. Fakat o (ribât emri) bir namazın arkasından onu takip eden namazı beklemektir.
el-Vahidî en-Neysâbûrî, Esbâbu'n-Nuzûl, s. 99.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nuzul, Çağrı Yayınları: 1/195-196.
Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri

Al-i İmran 200- Ey İnananlar! Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihâda hazır bulunun; ALLAH'a karşı gelmekten sakının ki, başarıya erişenlesiniz
Ey iman edenler! Dinin getirdiği yükümlülüklere, başınıza gelen musibetlere, karşılaştığınız sıkıntılara sabredin. Kâfirlerle sabır yarışına girin ve bu yarışta onları geride bırakın. Böylece savaşın sıkıntı ve zorluklarına daha çok tahammül edersiniz. Öneminden ötürü burada özellikle sabır yarışından söz edilmiştir. Sınır boylarında özellikle atlı süvariler olarak ve her çağa göre kâfirlerin gücüyle orantılı araçlarla nöbet tutun.
ALLAH'a karşı gelmekten sakının, O'ndan korkun, O'na karşı tedbirli olun, gizli ve açık her yerde O'nu her an yanıbaşımızdaymiş gibi hissedin ki, kurtuluşa eresiniz. Şüphesiz kendini bu şekilde feda ederek gayret gösteren kimse kurtuluşu ümid etmelidir.
Sabretmek, kâfirlerle sabır yarışına girmek, düşmanları mağlup etmek, dünya ve ahiret kurtuluşudur. Bu da hak ve adaleti ayakta tutmak, ALLAH'ın kelimesini yüceltmek amacıyla olur, ALLAH hepimizin İyilik ve kurtuluşa ermesine yardımcı olsun.
Bu, AI-i İmrân suresi idi. Burada inançları konusunda ehl-î Kitap'la, özellikle Hıristiyanlarla tartışarak sağlam bîr islâm akidesini oluşturmaktan başka bir şey gördün mü?
Yine burada savaşta ve barışta müslüman bireyi ve müslüman toplumu oluşturmaktan başka bir şey gördün mü?
Doğrusu ALLAH bilir ya, bu surede bunlardan başka bir şey anlatılmadı.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/384-386

7. Bölüm
 

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
Rabıtayı savunanların kendi eserlerinden mesnedsiz yazılarına, Renkli yazılar REDDİYEDİR !




1. Reddiye

KUR'AN VE SÜNNET'İN EMRETTİĞİ RABITA
Menzil.Net (Sultanlar Diyarı) Tasavvuf - Ehli Sunnet - Dini Mp3 - KUR'AN VE SÜNNET'İN EMRETTİĞİ RABITA

KUR'AN VE SÜNNET'İN MEN ETTİĞİ RABITA

Bazıları tasavvufta tarif ve tavsiye edilen rabıtayı tenkit etmekteler. Kimi bu tenkidin şiddetini artırıp rabıtaya şirk diyecek kadar ileri gitmektedir. Acaba birisine göre ibadet, diğerine göre felaket olan bu rabıta nedir?

5127 - Nu'man İbnu Beşir radıyAllahu anhuma anlatıyor: "Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şubheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şubpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da tebrie etmiş olur. Kim de şubheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır.
Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah'ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa, cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalbdir."
Buhari, İman 39, Bûyû' 2; Muslim, Musâkat 107, (1599); Ebu Davud, Buyû' 3, (3329, 3330); Tirmizi, Bûyu 1, (1205); Nesai, Bûyu 2, (7, 241).kutub-i sitte 5127

Tasavvufta rabıta, terbiyenin temeli ve en büyük zikir sebebi görülürken, onu şirk gören kimse hangi delil ve mantıkla bu sonuca varabiliyor?

Kuran sünnet yetiyor

Gerçekten şirke götüren bir rabıta çeşidi mevcut mudur?
Gerçekten şirke götürmeyeni mevcut mudur ?

Rabıtanın Kur’an ve Sünnet’te bir örneği, benzeri, delili ve tarifi var mıdır? İnsan terbiyesi için rabıtanın gereği nedir? Bütün bunlar, cevap arayan sorulardır.

Aslında çözüm kolaydır. Aramızda bir ihtilaf varsa, yapılacak iş hakeme gitmektir. Din işlerinde hakem Kur’an ve Sünnet’tir. Biz de önce Kur’an ve Sünnet’e bakacağız. Onlarda rabıtanın nasıl ele alındığını inceleyeceğiz.

“Rabıta”, “ribat”, “murabata” kelime olarak “rabt” kökünden gelmektedir. Rabıta ve rabt, sözlükte iki şeyi birbirine iyice bağlamak anlamına gelir. Bu kelimeye, iki şeyi birbirine bağlayan ip, alaka, şiddetli muhabbet, münasebet, ilgi ve sevgi ile bir şeye bağlılık, cesur ve dayanıklı olmak gibi manalar da verilmiştir. (Cevherî, Sıhah; İbnu Manzur, Lisanu’l-Arab; Zebidî,Tacu’l-Arus.)

Bu kelimeler kullanıldıkları yere göre, bir şeyin üzerinde sabit durmak, kendini hapsetmek, başkasından kesilip bir şeye tam yönelmek gibi manalar da taşımaktadır. (Razî, Tefsir-i Kebir; Kurtubî, el-Cami li Ahkami’l-Kur’an; İbnu Kesir, Tefsir.)
Kur’an ve Sünnet’te anlatılan rabıta çeşitleri de, bu manaların birini veya birkaçını içermektedir.

KUR'AN'DA RABITA GEÇİYOR MU?

Kur’an’da rabıta kelimesi açıkça zikredilmektedir. Bunu şu ayette görüyoruz:

“Ey iman edenler! Allah yolunda sabredin, düşmanlarınız karşısında sebat gösterin, rabıta yapın / Allah’ın korumanızı istediği sınırları bekleyin, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmran, 200)

Bu ayetteki “rabıta yapın” emri, her mümini ilgilendiren bir emirdir. Tefsirlerde burada geçen rabıtaya şu manalar verilmiştir: Düşmanların saldıracağı yerleri gözetleyin, sınırları bekleyin. Dininizi tehlikelerden koruyun. Nefis ve şeytan düşmanlarına karşı uyanık olun. Onların kalbinize girmesine yol vermeyin. Allah’ın çizdiği sınırları iyi gözetin, ilâhi hükümlere harfiyen uyun. Namaz vakitlerini gözetleyin ve mescitleri ibadet, taat ve zikir ile mamur edin. (Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur; İbnu Kesir, Tefsir.)

Yüce Allah’ın her müminden istediği rabıta, kalbini Yüce Allah’a bağlamaktır. Her işte O’nun rızasını gözetmektir. Bütün yaptıklarında helal ve haram sınırına dikkat etmektir. Kalp kâbesini günah kirlerinden temizlemektir. Oraya Allah’ın sevmediği şeyleri sokmamak için gönlü kontrol altında tutmaktır. Kısaca, Yüce Allah’ın düşman olduğu şeyleri gönülden çıkarmak ve kötülüklerin esaretinden kurtulmuş, hür bir müslüman olmaktır.

Rasulullah s.a.v. Efendimiz, “rabıta yapınız” ayeti indiği zaman, ashabına ayette anlatılan ribat ve rabıtanın ne olduğunu şöyle açıklamıştır:

“Zor ve sıkıntılı zamanlarda güzelce abdest almak, kalbi mescitlere bağlı olmak, ibadet yerlerine çokça gidip gelmek ve bir namazı kıldıktan sonra diğer namaz vaktini gözetlemek var ya; işte sizin için ribat budur, işte asıl ribat budur, işte asıl ribat budur.” (Buharî, Tirmizî, Nesaî, Malik)

Bu hadisten ribatın iki türlü manasının olduğunu anlıyoruz. Birisi manevi, diğeri maddi sınırları kontrol altında tutmaktır. Korunacak manevi sınırlar ilâhi emirler ve kalbimizdir. Maddi sınırlar ise düşmanın saldırı noktalarıdır.

Kalbin Yüce Allah ile ne halde olduğunu kontrol etmeye murakabe denir. Zahiri düşmanları takip ve kontrol etmeye ise mücadele denir. Her ikisi de mümin için vazgeçilmez birer vazifedir. Çünkü ayette kurtuluş bunlara bağlanmıştır.

Ey iman edenler! Allah yolunda sabredin, düşmanlarınız karşısında sebat gösterin, rabıta yapın / Allah’ın korumanızı istediği sınırları bekleyin, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmran, 200)

Evvela bu meali nereden buldunuz ? Rabıta yapın diyerek günümüz rabıtasını ima etmeye çalışmayınız . Bu ayetin tefsirinine göz atınız sonra yazınız . Tefsirden anlamak lazım ve olmasını istediğiniz şekilde algılayarak seçmece yaparak buraya aktarmayınız.
İslam toplumunun düşman askerlerine yakın sınırlarında silahlanarak nöbet tutunuz . işte bu meşakkat esnasında Allah ile irtibatlı –rabıtalı (we rabitu) olunuz ki kurtuluşa eresiniz. Çünkü İslam toplumuna devamlı dışardan tehlikeler girmek için fırsat kollamaktadır . Bunun için düşman kuvvetlerine karşı uyanık ve Allah ile irtibatlı olunuz ki İslam zarar görmesin. Bu da kurtuluşa sebebdir.
Bu ayet gereğince hiç bir sahabe sınır boylarında silahlı düşmana karşı nöbet beklerken Rasulullahın hayalini aracı kılarak Allaha yaklaşmak için rabıta yapmadı !

Şimdi bu ayetin mealini ve tefsirini Taberi tefsirinden buraya aktaralım .

Al-i İmran 200- Ey iman edenler , sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (Hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.

Ey iman edenler , dininiz hususunda , Rabbinize itaatte ve bütün emir ve yasakların gereğini yapmakta sabırlı olun. Düşmanlarınıza karşı tahammül gösterin ki zafere erişesiniz. Sınırlarda düşmanlarınıza ve din düşmanlarına karşı nöbet bekleyin . Müslümanları koruyun. Allahtan korkun ve emirlerine karşı gelmeyin ki kurtuluşa erip ebedi olan nimetlere kavuşasınız.

* Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor
Allah yolunda sınırda bir gün nöbet tutmak , dünyadan ve onun içinde bulunan şeylerden daha hayırlıdır. Sizden birinizin cennette sahib olacağı bir kamçı boyu yer , dünyadan ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır. Allah yolunda akşam ve sabah yürümek , dünya ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır
(Buhari , K. el-Cihad, bab: 73)

a- Hasan-ı Basri , katade , İbn-i Curayc ve Dehhak’a göre bu ayetin manasışöyledir :
“Ey iman edenler, dininizin hükümlerine sabredin. Kafirlere karşı sabırlı olun ve muşriklerin karşısında nöbet tuttun”

b- Muhammed b. Ka’b el-Kureziye göre bu ayetin manası şöyledir :
Ey iman edenler , dininizin hükümlerine karşı sabredin. İtaatınız karşılığında size vermeyi vaat ettiğim şeyleri beklemede sabırlı olun ve düşmanınızın karşısında nöbet tutun.”

c- Zeyd b. Esleme göre bu ayetin manası şöyledir.
Ey iman edenler , cihadda sabırlı olun . Düşmanınıza karşı sabredin ve onların karşısında nöbet tutun. “Zeyd b. Elsem diyor ki : “Bir zaman Ebu Ubeyde b. el-Cerrah , Ömer b. El-Hattab’a mektub yazarak ona , Rumların askeri yığınak yaptıklarını ve onlardan herkesin korkar durumda olduğunu belirtmiştir. Ömer’de ona şu cevabı yazmıştır . “mümin bir kula ne kadar sıkıntı gelse de , Allah o sıkıntıyı ondan alır. Elbette ki bir zorluk iki kolaylığa galib gelemez. Allah teala kitabında şöyle buyurmaktadır :
“Ey iman edenler , sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (Hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.”

d- Ebu Seleme b. Abdurrahman ise , buayeti şu şekilde izah etmiştir.
“Ey iman edenler , sabredin . İnsanlara karşı sabırlı olun. Ve namaza bağlı kalın. Bir vakti kıldıktan sonra diğer vakti bekleyin”
Bu hususta Ebu Hurayra’nin Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu zikrettiği rivayet edilmektedir :

Ben sizlere , Allahın kendisiyle hataları sildiği ve dereceleri yükselttiği bir şeyi göstereyim mi ? “ Sahabeler “Evet ey Allah’ın Rasulu” demişler. Rasulullah’da “ zorluklara rağmen, abdesti mükemmel bir şekilde almak , mescitlere çokça adımlarla gitmek ve bir namazdan sonra diğer bir namazı beklemektir. İşte irtibatlı olmak bu demektir
(Muslim , K. Et-Taharet , bab : 41 , hadis No : 251)

Taberi ayetin izahında , bu görüşlerden tercihe şayan olanın şöyle diyen görüşe olduğunu söylemiştir :
“Ey iman edenler , dininize ve rabbinize itaatte sabredin. Düşmanlarınıza karşı sabırlı olun ve onların karşısında nöbet tutun.”
Taberi bu görüşü tercih edişine gerekçe olarak ta özetle şunları zikretmiştir:
“Ayette zikredilen , birinci sabır mutlak olarak zikredilmiştir. Bu itibarla hertürlü sabır bu ifadenin içine girer. İkinci sabır ise muşareket ifade eden bir siyga ile ifade edilmiştir. Bu da insanlar arasında karşılıklı olarak cereyan eder ki bundan maksat da Müslümanların , kafirler karşısında metanet göstermeleri demektir. “Nöbet bekleyin” diye tercüme edilen (rabituu) kelimesinin kökü (ribat)tır. Bu da diğer bir ayette de zikredildiği gibi düşmanla savaşmak maksadıyla at beslemek ve muhafaza etmektir. Düşmanın önünde nöbet tutan insanlar , kendilerini sınırlarda hapsettiklerinden ve oradan ayrılamadıklarından , onlara da bu sıfat verilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de zikredilen kelimeleri
Arabcadaki asıl manalarından çıkarıp başka manalarda , herhangi bir delile dayanmadan kullanmak elbette ki isabetli değildir. Bu itibarla (rabituu) kelimesinden maksadın , “Nöbet tutunuz” demek olduğu muhakkaktır .

Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi TABERİ TEFSİRİ
2. CİLT sayfa No : 430 -431-432 Hisar yayınevi

Allah aşkına Rabıta kuranda geçiyor diye delil aldığınız bu ayetin sizin anlattığınız ve yaptığınız rabıtayla isim benzerliği dışında ne alakası var ?
Kurana ve mufessirlere iftira atma mesleğini artık bırakınız da dünya müslümanlarının anladığı ve amellerine dönünüz

İnşeAllah ayet ve tefsiri neyi ifade ettiğini artık iyice anlamışızdır .



TEFEKKÜR YA DA VARLIKLARI RABITA

Kur'an ve Sünnette emredilen bir diğer rabıta şekli tefekkürdür. Tefekkür etmek, fikretmek, düşünmek aynı şeydir. Hepsi kalple yapılan bir ameldir.
Düşünmek akıllı olmanın gereğidir. İnsanın en başta gelen özelliği düşünmektir. Tefekkür, boş ve gelişi güzel bir düşünce değildir; gizli bir ilim yoludur. Tefekkür kalp aynasında varlıkların iç yüzünü görmektir. Bilinene bakıp gizli olanı fark etmektir. Görünene bakıp görünmeyene ulaşmaktır. Delile bakıp hedefe varmaktır. Tefekkür, sanata bakıp sanatkârı tanımaktır. Kalp gözüyle Yüce Yaratıcı’nın varlıklarda gizlediği ilmini, kudretini, rahmetini ve hikmetini görüp, O’na hayran olmaktır. Bunun sonu O’nu sevmek, zikretmek, yüceltmek ve O’na teslim olup huzura ermektir. Kur’an’da bu sonuç tefekkür, tezekkür, teemmül, tedebbür, ibret, basiret, marifet ve muhabbete bağlanmıştır.
'MÜRŞİD YERİNE Allah'I DÜŞÜN' SÖZÜ DOĞRU MU?
Yüce Allah'ın zatı hariç, her şey düşünülebilir. Yüce Allah'ın zatı hiçbir şeye benzemediği için onu düşünmek mümkün değildir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, bu konuda şu ölçüyü önümüze koymuştur:
Allah Tealâ'nın zatını tefekkür etmeyin/düşünmeyin. O'nun nimetlerini ve yarattığı varlıkları düşünün. Çünkü siz Allah'ın zatını düşünmeye güç yetiremezsiniz. (Ebu'ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Ebu Nuaym, Hilye; Tabaranî, el-Evsat; Beyhakî, Şuabu’l-İman; Elbanî, Sahiha.)
Alimlerimiz bu hadisten hareketle şu temel kaideyi tespit etmişlerdir: Her ne ki hayal edilir, o Allah değildir. (Şa'ranî, el-Yevakıt). Yüce Allah’ın dışındaki her varlık düşünülebilir ve nasıl olduğu hayal edilebilir. Fakat Allah nasıl acaba diye düşünülmez, düşünülemez.
Bu hadis, niçin bir mürşidi düşünüyorsunuz da Allah’ı düşünmüyorsunuz, diyenlere cevap vermektedir. Kâmil mürşid, bir varlıktır, kuldur, edep ve takva sahibi salih bir insandır. Allah’ın dostu, halifesi, şahidi, delili ve davetçisidir. Onu düşünmek, hayal etmek, kalpte canlandırmak, gönülde şekillendirmek, rabıta yapmak mümkündür, fakat bu durum Yüce Allah’ın zatı için mümkün değildir.

İslam , kimsenin düşünmesini engellemez , hele ki ustasını , hocasını , mürşidini , annesini , babasını , evladını , işini , ayeti hadisi Müslüman kardeşini vs düşünmek tefekkür etmek güzel olandır. İnsan kendi iradesi ve irade dışında düşünebilmektedir. Hatta istemi dışında tuvalette bile düşünse bunda vebal yoktur .Bunu zaten daha önceki ifadelerimizde de bildirmiştik . Tekrar sunalım:
“Ebubekr radıyAllahu anh kaza-i hacet (tuvalet) için Efendimiz sallAllahu aleyhi ve sellemden hali bir yer bulamadığından, bu durumu Efendimiz’e şikayet etti. Efendimiz de ona ruhsat verdi” yani Ebubekir tuvalette, ihtiyacını karşılarken bile Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellemi hayal ediyordu.
Tabi bu durum ne derece delilleri olur ayrı bir konu çünkü çok sevdiği kişinin hayali insanın gözünün önünden gitmez. Şair, sevgilisi için “Gündüz hayalimde, gece düşümde” diyor. Bu gayet normaldir. Ebubekir (r.anh), Muhammed sallAllahu aleyhi ve sellemi çok sevdiği için tuvalette bile aklından çıkaramadığını ifade etmektedir. Tarif edilen rabıtayla bunun bir ilgisi yoktur .Sebebi ise Rabıta sırasında şeyhin ruhaniyetinin müridin yanına geldiğini iddia etmektedirler. Şeyhin ruhaniyeti müridin yanına nereden geliyor ki mürit ondan yardım istesin?

Ebubekir (r.anh) efendimiz , tuvalette iken bile Muhammed (s.a.v) efendimizi ister istemez aklına hayaline geldiğini , bunda da bir sorumluluk olup olmadığını sorduğunda Rasulullah (s.a.v) efendimiz bunun fıtri bir şey olduğunu , önüne geçilemeyeceğini , bir vebali olmadığını bildirmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus ise Rasulullah (s.a.v) ben de senin tuvalette beni hayal ettiğini , düşündüğünü biliyorum , sana yardım ediyorum , nerede ne yaptığından haberdarım dememiştir !
Kişinin annesini , babasını, evladını , öğrencisini ,şeyhini , işini vs düşünmesi hatırlamaktır . Rabıta değil. Çünkü rabıta da karşılıklı düşünme ve haberdar olma yardımlaşma ve ne yaptığından haberdar olmak anlatılmaktadır !
İşte bu tür hatalı anlayışlarda şeyhinin kendini her halde iken gördüğünü sanan müridler tuvalet ve banyoya bile günlerce girememektedirler . Allah c.c. akıl fikir ve sahih bir itikat versin.



AYETLER, İBRETLER

Yüce Allah, Kur’an’da bütün varlıklara, yerlere, göklere, dağlara, denizlere, aya, güneşe, yıldızlara, geceye, gündüze, yağmura, rüzgara, insana, bitkilere, hayvanlara, tarihte olan olaylara “ayet”, “delil” ve “ibret” ismini veriyor ve onların yaratılmasına, seyrine, sevk ve idaresine, hareket ve sonuçlarına ibretle bakmamızı, onların üzerinde derin derin düşünmemizi emrediyor. Bir sivrisineğin halini, arının yaptığı balı, örümceğin ördüğü ağı misal vererek, akıl sahiplerinin ibret almasını istiyor. Cennet, Cehennem, Sırat, Mizan ve diğer ahiret hallerini safha safha anlatarak, hepsi üzerinde düşünülmesini bekliyor.
Kısaca önümüze iki türlü ayet konmuştur. Birisi Kur’an ayetleri, diğeri kainat ayetleridir. Yüce Allah, bütünüyle Kur’an ayetlerini düşünüp öğüt almamız ve Allah’ın tek ilâh olduğunu anlamamız için indirdiğini haber veriyor. (Nisa, 82; Yusuf, 2; İbrahim, 52 v.d.)
Aynı şekilde yerler, gökler ve içindekilerin de aynı hedef için yaratıldığını bildiriyor ve onlardaki bu ilmi insanların okumasını, içindeki mesajı almasını istiyor. (Bakara, 164; Âl-i İmran, 190-191; Yunus, 101 v.d.)
Bu ayetler bize sadece kainatta olanı biteni haber vermek, onların isimlerini öğretmek ve arada bir kendilerini konu etmek için anlatılmıyor. Bunların tek hedefi kalbi uyandırmak ve Yüce Allah’a bağlamaktır. Çünkü disiplinli düşünmek, bir halden diğerine geçmek içindir. Tefekkürle kalp dirilir, hali değişir, sıfatı güzelleşir. Bu dirilik ve güzellik diğer lâtifelere yansır. Kalp gibi ruh, sır, hafi, ahfa, vicdan, akıl ve şuur da ayet ve delilleri tefekkürün sonucu oluşan ilim ve feyzden nasiplenir. Sonuç güzel ahlâktır.
Tefekkürle cehaletten ilme, dünya hırsından zühde, kibirden tevazuya, benlikten edebe, nefretten sevgiye, korkudan emniyete, vesveseden zikre, boş işlerden ibadete, fani dostlardan ebedi sevgiliye yöneliş ve geçiş sağlanır. İşte buna seyr u sulûk, yani Allah’a gitmek denir. Bu hedefe giderken her şey bir vesileden ibarettir. Tefekkür de en güzel vesiledir. Bunun için, “uyanık kalple bir saat tefekkür yapmak, gaflet içinde bir sene ibadet yapmaktan hayırlıdır” denmiştir. (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Gazalî, İhya)
Kur’an’da, ayetlerden ibret almak ve sonuç çıkarmak için samimi iman, uyanık kalp, güzel yöneliş, takva, temiz akıl ve sabır gerekli görülmüştür. İman etmeyen ve aklı midesine, kulağı para sesine, gözü cüzdanına bağlı yaşayan kimseler, bu halleriyle kör, sağır, dilsiz, hissiz ve kıymetsiz birer varlık olarak tanıtılmıştır.
Görüldüğü gibi tefekkür lazımdır. Tefekkürün hedefi şirkten kurtulmak, tevhide ve şükre ulaşmaktır. Bu şekilde tefekkür etmek, ibret almak, kendini kontrol etmek ve amellerini muhasebeye çekmek her müminin günlük amelleri arasında yerini almalıdır. Hadiste, aklı başında olan her müminin, gününün bir kısmını bu tefekkür için ayırması gerektiği belirtilmiştir. (İbnu Hıbban, Sahih; Ebu Nuaym, Hilye)

Tefekkür ve düşünme zaten ihtilaf yok bu konuda. Önemli olan tefekkür ettiğimizin bizim onu tefekkür ettiğimizden haberdar olup olmadığı , bize yardım ettiği , bizim nerede olduğumuzdan haberdardır anlayışına karşı cıkmamızdır .

ÖLÜM RABITASI

Kur’an ve Sünnet’te emredilen rabıtalardan biri de ölüm rabıtasıdır. Kur’an’da insanı dehşete düşürecek, hayrete sevkedecek ölüm halleri, kıyamet sahneleri ve ahiret manzaraları anlatılmaktadır. Bunlarla kalp dünyadan çekilip ebedi ahiret yurduna yöneltilmek istenmektedir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Abdullah b. Ömer’e: “Kendini ölmüş ve kabre girmiş say.” (Tirmizî, Ahmed) buyurarak ölüm rabıtasını tavsiye etmiştir. Bu rabıta ile insanın dünyanın boş sevgi ve zevklerinden çekilip ebedi ahiret güzelliklerine yöneleceğini, gafletin gidip kalbin dirileceğini ve günahlardan temizleneceğini haber vermiştir. (Tirmizî, Nesaî, Münavî, Beyhakî)

Allah dostları tefekküre büyük önem vermişlerdir. İnsanın terbiyesi, konuşması kadar susmasından da anlaşılır. Ancak, boş konuşma ve kötü düşünce kınandığı gibi, içinde güzel düşünce ve tefekkür olmayan suskunluk da kınanmıştır.

Velilerden Fudayl b. İyaz rh.a. der ki: “Tefekkür bir aynadır. Sana iyiliklerini ve kötülüklerini gösterir. Onda kalbinin halini görürsün.”

Alimlerden Abdullah b. Mübarek rh.a., velilerden Sehl b. Ali k.s.’yi derin bir tefekküre dalmış halde gördü. Onun ahiret hallerini düşündüğünü anladı ve “Nereye kadar ulaştın?” diye sordu. O da, “Sırat köprüsüne kadar” cevabını verdi.

Bişr b. Haris rh.a., tefekkürle elde edilecek sonucu şöyle özetler: “Eğer insanlar Yüce Allah’ın büyüklüğünü anlayabilselerdi, ona isyan etmezlerdi.”

Yine görüldüğü gibi düşünme tefekkür etme caiz olan bir iştir. Bunda müslümanın öğüt ve ibret alması gereken yararlar vardır . Bunun adına rabıta diyerek günümüzdeki farklı rabıtayı meşrulaştırmaya çalıştığınızı çok iyi anlıyoruz .

RABITANIN SONUCU

Tasavvuf büyüklerinin tarif ve tatbik ettiği rabıta da yukarıda anlatılan tefekkür çeşitlerinden birisidir. Rabıta, görülmesi Yüce Allah’ı hatırlatan kâmil bir veliyi gönül aynasında seyretmek ve üzerinde zuhur eden ilâhi tecellileri görüp, Yüce Allah’ı zikretmekten ibarettir.

Diğer bir yönüyle rabıta, Yüce Allah’ın dostu ile gönülde beraber olmaktır. Onun kalbine emanet edilen ilâhi nura bağlanmaktır. Onun ilâhi aşkla kaynayan kalbine inen feyizden nasiplenmektir. Velideki dostluk sırrını düşünmektir. Salihleri özlemek ve onlardaki güzel ahlâka özenmektir. Sevgi atmosferi içinde kalbi uyandırıp Hakka yöneltmektir.
Kısaca rabıta, Allah’ın yeryüzündeki şahidine bakarak Allah’ı tanımaktır. İşte tefekkürün özü de budur.


İşte sabahtan beri çırpınmanın neticesini şimdi ancak çıkarabildin . Çeşitli şeyleri düşünmek meşru diye şeyhindeki zahiri olarak görmediğin bir şeyi hayal aleminde bâtıni olarak kendi kendine varsayımlar ile ne ayet ne hadise dayanmadan şeyhinin kalbindeki feyizden nasiplenmeye yol bulamazsınız!
Ebubekir (r.anh) tuvalette iken peygambere gelerek tuvalette bile iradem dışında aklıma geliyorsun dediğinde devamında da senin kalbindeki feyizden nasibleniyorum demiş midir ?


Ya da her hangi bir sahabe rasulullahın ilim meclisleri dışında rasulullahın diğer sahabelerini araya koyarak yada direktmen Rasulullahı düşünerek feyizlenmiş , yaptığı işe de rabıta yaptım demiş midir ? tabiinden böyle bir şey yapan olmuş mudur? Mezheb ve akaid imamlarımızdan bu şekilde feyizlenmek rabıtadır diyen bir sözcük görülmüş müdür?
İşin asıl feryadı figan kopan yeri ise bu düşünme (rabıta) esnasında düşünülenin düşünenden haberdar olması ve düşünenin nerede , ne zaman , nasıl ve ne istediğinden haberdar olduğunu ve yardım ettiği inancıdır ?
işte Allah c.c. esma ul husna’sındaki el-Gayb sıfatını mahlukata vermek budur !

Eğer şeyhime rabıta yaparken (yani düşünürken)
benim kendisini düşündüğümden haberdar değil , ne zaman ve nerede olduğumdan habersizdir , böyle düşünürken de (Rabıta yaparak) benim sıkıntılarımı giderebilir , bana yardım ediyor , çünkü o Allah dostudur vc gibi inanışlar içinde değilseniz sözümüz yoktur. istediğiniz kadar düşünüp tefekkür ediniz şeyhinizi. Ama bu inançta iseniz bizler bu itikattan beriyiz !
son




8. BÖLÜM
 

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
2. Reddiye

Semerkand yayınlarından - "Arifler Yolunun Edepleri" - S. Muhammed Saki Haşimî - Sayfa : 80 - 90 dan rabıta nasıl yapılır bölümüne renkli yazılar REDDİYE

SEMERKAND
Eyüp Sultan Mah. Osmangazi Cd. Esma Sk. No: 4
Samandıra – İSTANBUL
Tel: 0 216 311 13 35 Faks: 0 216 311 83 03


Arifler Yolunun Edepleri (www.bilvanis.net)(www.menzil.net)


RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ

Rabıta, çok değişik şekillerde yapılabilir. Rabıtanın temeli muhabbete dayandığı için, herkesin muhabbeti ve sevgi meşrebi bir değildir. Ancak, rabıtanın genel usul ve edepleri vardır. Rabıta bunlara göre yapılmalıdır. Rabıtayı yapılış zaman ve şekline göre büyükler iki gruba ayırmışlardır.
( Rabıta'nın Kur'an ve Sünnet'te olmadığı itirafınız ile aşikâre ortada ! Kendilerinin de ifade ettiği gibi rabıtanın temeli kuran ve sünnet değil , muhabbete dayanmaktadır ! Bu arada Kuran ve sünnete dayanmadığını bildikleri için doğal olarak Rabıtanın zamanı , yapılış şekline göre "muhabetsever büyükler" belirleyerek 2 guruba ayırmışlar. Bu büyükler kimlerdir, hangi devirde, tarihte piyasayı başlattılar ? kimse bilmez)

1- Mürşidin Huzurunda Yapılan Rabıta :

Mürid, mürşidinin huzurunda rabıta yaparken, O'nu yüksekçe bir taht üzerinde oturan azametli bir sultan gibi görür.
( Evvela kuran sünnet delil kopukluğuyla yemek tarifi misali rabıta icra-i sanat tarif edilmiş . Devamında ise mürid , mürşidin huzurunda olmasına rağmen onu huzurunda olduğu hal üzere değil de kendi üstün hayal yeteneği ile mürşidini yüksekçe bir padişah tahtı üzerinde kurulan ihtişamlı ve azametli bir sultanmış gibi görür. Siz bakmayın burada görür dediğimize bu sanal bir görüştür , aslında o anda mürşid normal yerde oturmaktadır ). Sultan gibi görmesi gerektiği talimatı da herhalde Osmanlı’da padişahların ahaliyi yani tebasını kullarım diye hitab etmesinden olsa gerek ! )



Kendisi de onun huzurunda boynunu büküp duran bir fakir gibi bulunur. Kalbini bir dilenci torbası gibi açarak hükümdarın huzuruna arz eder. Bu hal, hayal ile değildir. Çünkü orada mürşid hazırdır ve hayale gerek yoktur.

( Görüldüğü gibi mürid kul ; padişahının huzurunda el pence , süklüm büklüm bir fukara gibi pisikozlara bürünmekte , ihtişamlı sultanından sanal filesini açarak bahşişini beklemektedir. Tabi bütün bu trans halleri hayal değilmiş. Çünkü mürşid odada hazırdır !! Mürşid aynı odada diye onu her türlü hal üzere düşünmek ,hayal etmek sınıfına girmez. Nasıl olsa aynı odadasındır artık. Ne zaman mürşid odadan çıkar , o zaman farklı hal üzere gaybı hayal ederek (rabıta) düşünürse hayal olur. Aynı duvarlar içinde mürşidini farklı vaziyette düşünmesi hayal değil canlandırmadır !! )

Mürid, ümit ve edeple mürşidinin vereceği manevi hediyeleri bekler, ondaki nur ve feyze talip olur. Bütün duygularını ve sevgisini onda toplar.

( Evet sanal filesini açan mürid , azametli sultan konumuna soktuğu mürşidinden manevi hediyelerin transit şeklinde akışına hazır haline gelmiştir artık. Yeter ki azametli sultan , copy-paste yöntemi ile kendisinde menbaı olan nur ve feyizi müridine nakil etsin. Ee havadan (beleşten) bu kadar nur ve feyize gark olan mürid tüm sevgisini , dikkatini ve beş duyu organıyla duygularını efendisinin üzerinde toplar.)

2- Mürşidin Gıyabında Yapılan Rabıta :

Mürşidin, gıyabında yapılan rabıta iki kısımdır. Birisi günlük ders olarak yapılan rabıta, diğeri de devamlı olup bütün zamanlara yayılan rabıtadır. Her ikisini usulüne uygun yapanlar büyük menfaat elde ederler. Bu usulleri kısaca tarif edelim.
( Mürşidin huzurunda yapılan rabıta tarifinde olduğu gibi gıyabında yapılan rabıta da yine Kuran ve sünnet dayanağı hak getire !
Böyle bir şey sunma ihtiyacı olmadığı gibi zaten elimizde olsa sunmaz mıyız efendim der dediğinizi duyar gibiyiz. Üstelik gıyabında yapılan rabıta huzurunda yapılan rabıtadan daha teferruatlı . Çünkü her gün ders olarak belletilmiş ve diğeri de bütün zamanlara taksim edilmiş . Bunları töre üzere yapılırsa büyük menfaatler elde edeceklerdir. Tâbi o menfaatler nedir ve kimden elde edeceklerdir kısmı ise kişiye göre değişebilir)

Günlük Ders Olarak Yapılan Rabıta :

Mürid, günlük rabıta dersini yapacağı zaman, akşam namazından sonra, abdesli bir şekilde kıbleye karşı adap üzere oturur, gözlerini kapatır, yirmi beş (25) defa estağfirullah der.
( Görüldüğü gibi ders akşam namazından sonra başlatılıyor . Akşam namazından önce olursa öğrenci dersten fayda görmesi şubhelidir.

Ders (rabıta) yapacak mürid gözlerini kapatacak yoksa hayal kurması daha doğrusu azametli sultanının siluetini beyninde canlandırması güçleşir. Hazır gözlerini kapatmışken 25 kere estağfirullah diyecek. Tabi bu 25 sayısı tarikatçıların Pİ sayısıdır. Bu sayıyı nerden buldunuz gibi bir soru sormak abesle iştigaldir. Böyle ellerinde mevcud daha pek çok ne idüğü belirsiz çeşitli rakamlar , diğer tesbihatlar için formule bağlanmıştır bile ! Daha estağfirullahı nereden bulduklarını sormanın ise hiç alemi yoktur. Sen denileni yap. "Gassalın önündeki meyyit" kaidesi işte bu günler içindir !)


Mürşidinin dolunay gibi ilahi nurlarla parlayan cemalini hayalinde canlandırır. Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurlardan nasiplenmeye çalışır. Bunun içinmürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek kalbinin üzerine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür.
( Yine yukarıda kısmen değindiğimiz sinevizyon canlandırma , müridin üstün hayal yeteneği ile sanal aktör rolüne soyundurulan mürşid , her mürid tarafından aynı senaryoyu mota mod (birebir) yapacaktır.

Gelin hep birlikte senaryo metnini bir dahi aşk ile okuyalım ) :
“mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek kalbinin üzerine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür.”
Peh peh peh... Kuran ve sünnete bağlıyım diyenler bu tür safsataları nereden bulup da piyasaya sürerek saf insanları zehirliyorlar ?

Şeriat nizamı İslam dini böyle maskaralıklara alet olacak mıydı ? Yarabbim , bizi sıratı mustaqimden ayırma.. )

Buna 10-15 dakika devam eder. Rabıtanın en azı beş (5) dakikadır. Duruma göre bu süre uzatılabilir. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözler açılır.

( Burada ise rabıta dersinin süresini öğrenmiş bulunuyoruz. 5 İle 15 dakika arası . Eğer elektirikler kesik çalışamadıysan veya hayal alemine dalmakta güçlük çektiyseniz bu süre mecburen daha da uzatılabilir . Tâbi bu süreyi nasıl bulduklarını , kuran ve sünnete nasıl uyduruldu diye sormak yine suçtur , sakın ha!...)

Kadınlar ders rabıtası yaparken, mürşidi bir nur şeklinde, güneş gibi parlak vaziyette düşünürler. Mürşidin vücut azaları, başı, yüzü, gözü zahiri olarak değil, ilahi nur ve feyiz ile dolu gönlü ve o gönüldeki nurun dışa yansımış hali düşünülür. Ruh ruha, kalp kalbe, gönül gönüle bağlanır ve ondaki ilahi nurdan, feyizden, sevgiden, ilimden ve edepten nasiplenmeye çalışır.

( Mürid kadınların ,erkek mürşidlerine rabıta yapmasını namahrem olmaları bile engelleyemez ! Onlar , nikah düşse de mürşidlerini her gün hayal edebilirler. Tâbi canım ne kadar kalbiniz fesad sizin. Burada nur ve feyiz , sevgi ve ilimden elde edebilmek menfaatı için böyle bir namahrem hocayı (mürşidi) düşünmek serbesttir ! Hem hoca öğrenci ilişkisinde namahrem olayı mı olur ? Üstelik hayal ederek günaha mı girilir. Sizde çok derinlere dalmayın canım... ))
Sahi en çok hadis rivayet edenlerden Aişe (r.anha) annemiz bile, mürşidi olan rasulullaha böyle (rabıta gibi) bir hayal fantezisi ile nur, feyiz ve ilim elde etmeye çalıştığını bildiren 1 tane hadis rivayet etmiş midir ?
İslamda ilim feyiz elde etmenin yolları böyle bulanık sularda balık avlamak misali midir ?

_ "Mûmin erkeklere de ki: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar, mahrem yerlerini de korusunlar. Böylesi onlar için daha temizdir. Şubhe yok ki Allah yaptıkları işlerden çok iyi haberdar olandır.- Mûmin kadılara da de ki: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar, mahram yerlerini korusunlar.”Nur30-31)

Ders olarak yapılan rabıtanın vakti akşam ile yatsı arasıdır. Ramazan-ı şerif ayında ise bu ders öğle ile ikindi namazı arasında yapılır. Ramazan ayının ve orucun bereketinden istifade etmek için Ramazan ayında rabıta gündüz yapılır.

( Ramadan ayının gündüzü de gecesi de bereketlidir. Demiyorsunuz ki açlıktan iftar sofrasına rabıta yapan müridi, şeyhe rabıta yapmaya kanalize etmek daha basittir! Ramadanda iftar açan mürid rabıtaya nasıl vakit ayırsın? Sahi Rasulullah ve sahabeler ramadan ayında cihad ettiğine dair hadisi şerifler günümüze gelmişken rabıta yaptığına dair deliller sadece tarikatçılara mı gelmiştir ))) ?

Hayatın Her Anına Yayılan Rabıta :

Buna manevi ve hayali rabıta da denir. Bu rabıtanın şekli çoktur. O belli bir vakte bağlı değildir. Her iş ve ibadetten önce yapılacak bir rabıta şekli vardır.
( Kuran ve sünnete dayanmayan rabıtanın görüldüğü gibi çeşit ve şekli çoktur. Biz daha 1 tanesini kabul edemezken bir sürü rabıta şekilleri amip gibi kendi içinde hücrelere bölünerek günümüze kadar çoğalmıştır. Son sayım yapılmadığı için sayısını veremiyoruz şimdilik .
O yani rabıta belli bir vakitte değil, her iş ve ibadetten önce hatta besmeleden önce bile gelir ! Bir nevi uyanık ile sayıklama hali arasında bir vaziyette müridin mürsidiyle yapacağı sanal istihare rabıtasıdır! )
Bu rabıta ile basit işler güzelleşir, görülen şeylerden ibret alınır, kalp devamlı uyanık olur, insan edeplenir. Rabıta desteği ile yapılan amellerde insan, varsa riyasını görür, ihlasa sarılır, kusurlarını fark eder.
( Rabıta adı altında şeyhinin hayali canlandırmasına iyice meleke kazanan mürid ; artık mürşidinin , kendisini kendisinden daha iyi gördüğünü ve bildiğinin şuuruna varır ! (Dikkat edin Allah demedim , mürşid !)
Mürid eğer amellerinde riya var ise artık her şeyi mürşidine şeffaflaştığı için artık riya gibi çeşitli kusurlarını düzeltmek zorundadır. Yoksa mürşidine karşı ayıb ve saygısızlık etmiş olur. Bunu (kusurlarını ) hayatı boyunca kendisine şah damarından yakın olan , kalbinin içindeki gizlinin gizlisini bilen Allah'a (c.c) rağmen düzeltmemiştir. Fakat bu sıfatları rabıta adı altında mürşidine vererek , şeyhime karşı kusurlarım ayıb olur , çünkü o her an benle beraber görüb biliyor , durumumdan haberdar diyerek kendini düzeltmelidir !)

Manevi rabıtanın bir şekli mürşide ait şeyleri sevmektir. Mürşid sevgisini kuvvetlendirmek için onun ehl-i beytini, oturduğu yerleri, kendisiyle ilgili şeyleri düşünmek, bir yandan muhabbetle ayrılık hasreti çekmek, öbür yandan buluşma özlemi ile kalbi mürşide bağlamak gerekir.

Mürid, yolda yürürken, yemek yerken ve bir işe giderken mürşidine yönelerek onun ruhaniyetini kendi tarafına çekebilir. Bu ruhaniyetin nurları ve tasarrufatı altındaki bir insan Allah'ın rahmetini üzerine çekmiş olur. Bu rahmet ona çok şey kazandırır.
( Mürşidine yönelmenin adı koyulmamış ama buna da “hareketli yarım rabıta” desek uygun olur.
Mürid, görüldüğü gibi uyanıkken bile rabıta ile Allah , peygamber , müslüman ummet sorunları gibi bir dertle değil ; mürşidi ile 24 saat kesintisiz komünikasyon halinde.
Her anında mürşidinin ruhaniyetini yanında ve gözlemi altında olduğuna inandırılan mürid artık mürşidinin sevk ve idaresinde emin ellerdedir artık. )




Mürid, günlük işlerinde de rabıtalı olmalıdır. Mesela uyuyacağı sırada mürşidini baş ucunda kendisine feyiz akıtır vaziyette düşünmesi, aynı şekilde uykudan uyanınca, bir ders alma veya verme anında, namazın başında ve sonunda rabıta yapması önemli kazanç sağlar. Çünkü müridin iki rabıta arasında işlemiş olduğu her amel, rabıtanın bereketi içinde işlenmiş olur. Namazın içinde rabıta yapılmaz.

( Evet en sonunda mürşid yatakta da faaliyete başlatılmıştır artık. Bütün gün birlikte olunulan mürşid yatarken bile artık ister istemez ayrı düşünülemez duruma getirilmiştir. Uykuya dalarken bile mürşidinin işi gücü bırakıb gündüz yetmezmiş gibi gece-gündüz uyanık ve uyku hali dahil vazifesi mürşidine feyiz akıtmaktır . Gecenin herhangi bir saatinde uykudan kalkan mürid rabıta yapsa mürşidini nöbetçi rabıtacı vazifesiyle iş başında bulacaktır! )
Şeyhini sabah akşam , işinde ,gücünde her an yanında düşünerek terbiye ile rabıta yapmaya sevk edilen mürid acaba ihsan hadisi ile ne zaman tanışacaktır ?

Cibril veya ihsan hadisi olarak bilinen aşağıdaki hadis, bizlere iman, ibadet ve ihsan ilişkisinde geniş bir açılım sağlamaktadır.

حَدَّثَنِى أبى عُمَرُ بنُ الخطابِ رضى اللّه عنه قال: بَيْنَمَا نَحْنُ جُلوسٌ عِنْدَ رسُولِ اللّهِ #
إذْ طَلَعَ عَلينَا رجلٌ شَديدُ بيَاضِ الثِيابِ شَديدُ سوادِ الشّعرِ يُرَى عليهِ أثرُ السفرِ، وَ يعرفُهُ مِنَّا أحَدٌ حتى جلَسَ إلى النبىِّ # فأسندَ ركبَتَيْهِ إلى رُكْبَتَيْهِ، ووَضَعَ كَفّيْهِ عَلى فَخِذَيْهِ. وَقالَ: يامحمّدُ أخْبِرْنِى عنِ اسْمِ. فقال: ا“سْمُ أنْ تَشْهَدَ أن َ إلَهَ إّ اللّهُ، وأنّ محمّداً عَبْدُهُ ورسُولهُ، وتقِيمَ الصّةَ، وتُؤتِى الزّكَاةَ، وَتَصُومَ رَمَضَانَ، وَتَحُجَّ البَيْتَ إنِ اسْتَطَعْتَ إليهِ سَبِيً. قال: صَدقتَ. فَعَجِبْنَا لَه يَسأَلهُ ويُصَدِّقُهُ. قال: فأخْبِرْنِى عنِ
ﻹايمَانِ. قال: أنْ تُؤْمِنَ بِاللّهِ وَمََئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلهِ وَاليَوْمِ اﻹخِرِ، وَتُؤمنَ بالْقَدَرِ خيْرِهِ وَشَرِّه. قال: صدقتَ. قال: فأخْبِرْنِى عَنِ ا“حْسانِ. قال: أنْ تَعْبُدَ اللّهَ كَأنّكَ تَراَهُ، فإن لمْ تَكُنْ تَراهُ فإنّهُ يَراكَ. قال: فَأخْبِرْنِى عنِ السّاعةِ. قال: ما الْمَسْؤُلُ عَنْهَا بأعْلَمَ منَ السائلِ. قال: فأخْبِرْنِى عَن أمَاراتِهَا؟ قال: أن تَلِدَ ا‘مّةُ رَبّتهَا، وأنْ تَرَى الحُفَاةَ العُراةَ العالَةَ »وليسَ عندَ مسلم العالَةََ« رعاء الشّاءِ يتطاوَلُونَ في البنيَانِ. قال: ثم انطلقَ فَلَبِثْتُ ملِيّاً. هذا لفظ مسلمٍ، وعندهم: فَلَبِثْتُ ثثاً ثم قال: يا عُمَرُ أتَدْرِى مَنِ السّائلُ؟ قُلتُ: اللّهُ ورَسُولُهُ أعْلمُ. قال: فَإنّّهُ جِبْريلُ عليهِ السّمِ أتاكمْ يُعَلِّمُكُمْ دِينكُمْ؛

Sonra Abdullah dedi ki: Babam Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh) bana şunu anlattı:

"Ben Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip . Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı:
Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver!
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: "İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramadan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir."
Yabancı:"- Doğru söyledin" diye tasdîk etti.
Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik.
Sonra tekrar sordu: "
Bana iman hakkında bilgi ver?"

Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: "Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhirat gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır."
Yabancı yine: "Doğru söyledin!" diye tasdik etti.
Sonra tekrar sordu:
"Bana ihsan hakkında bilgi ver?"
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı:
"İhsan Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor."
Adam tekrar sordu: "Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?"
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu sefer:
"Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor!" karşılığını verdi.
Yabancı: "
Öyleyse kıyametin alâmetinden haber ver!" dedi.
Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı yaptı:
"Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir -Muslim'in rivayetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir."
Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. -Bu ifade Muslim'deki rivayete uygundur. Diğer kitaplarda "Ben üç gece sonra Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'la karşılaştım" şeklindedir-
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi.
Ben: "
Allah ve Rasûlu daha iyi bilir" deyince,
Şu açıklamayı yaptı:
"Bu, Cebrail aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi."
(Sahih Buhari » KİTÂBU`L-ÎMÂN)


Bende diyorum ki "ey ehl-i mistik ; dine girin !"


Sabah uyandığında da yine mürşidini feyiz görevinin başında bulmalıdır. Unuturda kahvaltıya giderse ayıp eder ! Bir de "Namazın içinde rabıta yapılmaz" demiş hazret! , Utanma yap de bari ! Anlayın ki robotlaştırılarak düşünme melekesi elinden alınan mürid ne hale getirilmiş ki , namazda bile rabıta yapabilir endişesiyle "namazda ara ver" demek zorunda kalınmıştır . Bırakalım ehlihikaye vel menkıbe delillerini de biz ehli sünnetin sahih kaynaklarına bir göz atalım:
Sahih hadiste ise Müslümanın uyuyacağı sırada ne yapması gerektiği gayet açıktır:


kutub-i sitte 1795 -
Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor:
"Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn'i ve Kul huvAllahu ahad'i okur ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi".
(Buhari Fedâilu'l-Kur'ân 14, Tıbb, 39, Daavat 12; Muslim, Selâm 50, (2192); Muvattâ, Ayn 15, (2, 942); Tirmizi, Daavât 21, (3399); Ebu Dâvud, Tıbb 19, (3902).


Kutub-i sitte 1797 -
Berâ (radıyallâhu anhâ) anlatıyor:
"Rasulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Yatağına girdiğin zaman şu duayı oku:
"Allah'ım nefsimi sana teslim ettim, yüzümü sana çevirdim, işlerimi sana emanet ettim sırtımı sana dayadım. Senin rahmetinden ümitvarım, gazabından da korkuyorum. Senin ikabına karşı, senden başka ne melce var, ne de kurtarıcı. İndirdiğin Kitab'a, gönderdiğin Peygamber (aleyhissalâtu uesselâm)'e imàn ettim" "Eğer bunu okuduğun gece ölecek olursan fıtrat üzere ölmüş olursun. Şayet sabaha erersen hayır bulursun."
(Buhâri, Daavât 7, 9; Tevhid 34; Muslim, Zikr 56, (2710); Tirmizi, Daavat 76, (3391); Ebu Dâvud, Edeb 107, (5046, 5047, 5048)


Rabıtanın bereketi, kalbi Yüce Allah'a bağlamak ve onu her an uyanık tutmaktır.
( WAllahi Yalan ! Rabıtanın bereketi ; kalbi , azametli sultan yani mürşide bağlamak ve gece yatıb kalkarken dahi mürşide her an uyanık tutmaktır !! )

Müridin, dostlarıyla veya yabancılarla sohbet ederken, evinde ailesi içinde oturup kalkarken rabıta yapması da önemlidir. Bunun en önemli faydası gaflete düşmemek, boş konuşmalardan kaçınmak ve karşısındaki kimselere edepli davranmaktır.
( Bu mürid bir rabıtadan girip diğer rabıtadan çıkıyor. Rabıtasız bir anı var mı bilemiyoruz ? Daha namaz haricinde rabıtasız olacağını göremedik . Misafiri varken , sohbet ederken bile mürşide rabıta yapmaya çağrılıyor . Birisiyle görüşürken , sohbet ederken ona ve söylediklerine dikkat etmemek , karşımızdakine değer vermediğimizin bir göstergesidir. Müslümana yakışmayan bir harekettir.
Rasulullah (s.a.v) dahi çocukla olsun , ihtiyar kadınla olsun üşenmez saatlerce ayaküstü bile dinlerken , ehli sünnetim diyen mürid , edindiği bu gayri islami edeb(sizlik) yüzünden sohbet ettiği misafirlerini dinlemeyib yine mürşidini rabıta yapacak.)


Müridin tatlı akar sular, hoş manzaralar, güzel binalar, çekici elbiseler, lüks arabalar görünce de rabıta yapması kendisine önemli kazançlar sağlar. Bu durumda mürid şöyle düşünebilir:

Keşke mürşidim şu akar suyun başında, şu hoş manzaranın içinde veya şu güzel binada olsa da sohbetini dinleme şerefine ersek. Çünkü böyle yerlerde sohbet daha tatlı olur. Keşke mürşidim şu elbiseleri giymiş veya şu güzel vasıtaya binmiş olsa da herkes ondaki cemali ve celali, tevazu ve edebi görse. Bunlar ona ne güzel yakışır, hem bu nimetlere de en fazla o layıktır. Çünkü onların şükrünü en güzel o yapar.

(Karnına iki taş birden bağlayan , buğday unundan ekmeğe doyamayan bir peygamberin ummeti olduğu iddiasındaki mürid , mustadafım deyib mustekbirler gibi yaşaması için mürşidini hayal edecek ve gözünü açıb kapadığı her şatafatlı nesnede hemen mürşidine rabıta yapmaya davet edilecek.
Tatlı akar sular , hoş manzaralar çekici elbise ve lüks yaşantı görüldüğü zaman "keşke mürşidimle beraber burada olsaydık , ne yakışırdı" hayali rabıtası yapın diyen bu zihniyete karşı bakalım sahih hadis-i şerif bize ne yapmamızı buyurmuştur !)

Rasulullah’ın (s.a.v) ashabından bir kişi tatlı su kaynaklarının bulunduğu bir vadiden geçti.

İnsanlardan el etek çekip bu vadide kalsam ? Ancak Rasulullah’tan (s.a.v) izin almadan bu işi yapmam diye düşündü.
Bunu Rasulullah’a (s.a.v) söyleyince ,
Rasulullah (s.a.v) :
Yapma ! Şubhesiz Allah yolundaki birinizin (yaptığı cihad) fazileti , evindeki yetmiş yıl namazından daha efdaldir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve cennetine koymasını istemez misiniz? Allah yolunda cihad ediniz. Devenin iki süt arası müddeti kadar Allah yolunda savaşanlara cennet vâcib olmuştur
(Tirmizi , Cihad:17)


Tabi asıl suç , bunu tavsiye eden büyüklerindir !
Allah'ın (c.c.) "akledin , hiç düşünmez misiniz ?" diye verdiği beyin ve Kur'anı ise sorgulamayan müridin de aklını mürşidinin cebinden çıkartıb düşünen bir insan olması gerekirdi !

Aslında bu düşünceler samimi sevginin gereğidir. Çünkü aşık insan hoşuna giden her güzel şeyin sevdiği kimsede de bulunmasını ister, hatta önce onu tercih eder. Aşkta bencillik olmaz, ben diyen aşık olamaz. Mürid de karşılaştığı güzel nimetler içinde önce kimi hatırladığına bakarak sevgini kontrol edebilir.
( Nefis tezkiyesi yaptığını zanneden mürid ve mürşidlerin gönüllerinin nelerden hoşlanmış olduğu ortaya çıkmış durumdadır.
Nedense mürid şeyhini cihad alanlarının güzellikleri karşısında hayal etme rabıtası tavsiye edilmediği gibi Cihadın "C" sinden bile söz edilmiyor bu rabıta çeşitleri tarifinde.
Her mekanda rabıta yapmaya sevk edilen müridin ve mürşidin hayatında cihad gibi bir problem olmadığı için cihad esnasında şöyle rabıta yapın diye bir ders bulunmamaktadır.
Onlar ancak dünya nimetleri ve ihtişamıyla meşguldurler ! )


Güzel nimetler karşısında yapılacak rabıta müridi gaflet, nankörlük, kin, haset, dünya sevgisi, cimrilik gibi hastalıklardan korur.
( Cihad gibi nimetlerden de koruduğu gibi , tağuta kıyam nasıl yapılır rabıtası ise hak getire. Bu tehlikeli mevzular İslam litarütüründen çıkartılmış , nefisle cihada indirgenmiştir.
Artık muhteşem ikili rizikosuz sünnetlerle meşguldurler !!! )

Rabıtanın ihmal edilemeyeceği yerlerden birisi de velilerin hallerini inkar eden alimlerin meclisleri ve onlarla münakaşa anlarıdır. Bu andaki rabıta kalbi yıkıcı fikirlerin etkisinden kurtarır, müridi edebe uymayan hissi ve nefsi davranışlardan uzak tutar.

( Hem alim meclisi diyeceksiniz hem de ortalıkta veli mürşid diye dolaşıb da kuran sünnete dayanmayan halleri eleştirenlerin meclislerinde , müridin etkilenib uyanmaması için mürşidine rabıta yapmasını ,meşgul olmasını bildireceksiniz. İyi taktik ))

Hastalık ve Sıkıntı Anında Rabıta

Mürid bir müsibet ile karşılaşınca şöyle düşünmelidir:
Mürşidim, bende Allah'tan başka şeylere karşı ilgi, aldanma ve gaflet görerek kalbimin onlardan kurtulması ve Allah'a yönelmesi için Yüce Allah'tan bana bu musibeti vermesini dilemiştir. Böylece mürşidim uyanmamı ve tüm varlığımla Yüce Allah'a yönelmemi istemiştir. O halde bu musibet aslında bir ihsandır. Çünkü o beni kapıldığım gurur ve gafletten kurtarmıştır. Bu durumda ben böyle bir musibet veren şükür, onun verilmesine sebep olana da teşekkür etmeliyim.
( SubhanAlllah ! Bu ne cehalettir ya Rabbim ? Yani sizi tanımasam kamera şakası mı yapıyorsunuz? diyeceğim. Nereye el sallayacağız ?
Mürşid , müridini edeblendirmek , gafletten kurtulması , uyandırmak için müridi aleyhine musibetlere düçar olması için Allah'a beddua ediyor ! Bu hangi dinin emridir ! Böyle bir şeye hangi peygamber sahabesine yapmıştır ? İlim meclislerinde yetiştiremediğin insanı , 24 saat rabıta ile feyiz ve nur akışına sevk edeceksin , baktın hala düzelmedi Allah'a beddua edeceksin . Yok canım siz bana şaka yapıyorsunuz inanmıyorum size .
Bu arada mürşid de hastalandıysa .... yandı keten helvam !)

Sadat-ı Kiram'dan Şah-ı Hazne (k.s), müridin günlük işleri ile meşgul olurken yapacağı hayali rabıtayı şöyle tarif etmiştir:

"Mürid, sanki üstadı daima kendisiyle berabermiş gibi düşünür. Bir şey yediği, dostlarıyla konuştuğu, başkalarıyla karşılaştığı zaman onu hatırından çıkarmaz. Yatacağı ve uykudan kalktığı vakitte onun baş ucunda bulunduğunu düşünür. Talebeye ders verirken, dersi bitirirken, namaza ilk kalkarken, namazı bitirirken mürşidini yanında, önünde hayal eder. Mümkün olduğu kadar bu düşünceye devam edip, nefsin sevdiği şeye iltifat edilmemesi gerekir. (Mektubat, 269-270)
( Evvela sadat-ı kiramdan Şah-ı Hazne kimdir ? Hangi tarihte yaşamış ve aktardığı bilgileri nerden bulmuştur ? Evvela bunlar netliğe kavuşmalı. Görüldüğü gibi namaz haricinde rabıta hayalinin olmadığı bir ana rastlamak mümkün değildir. Zaten izin de verilmemektedir. Şah damarından yakın olan Allaha c.c. rağmen mürid , bize bizden daha yakın olan Allah’ı değil de , sınırlar ötesi mesafedeki mürşidi her an bizleymiş görüyormuş gibi bileceğiz ve düşüneceğiz. Bir şey demiyorum sadece pes diyorum)

Rabıta Farklı Derecelerde Gelişir

Bu yolun büyükleri derler ki:
Râbıtanın şekil ve dereceleri farklı farklıdır. Onun tek bir şekli yoktur. Bu sebeple mürid sabırlı olmalı, hak yolundaki edeplere dikkat etmelidir. Kalbini öldürecek boş işlere dalmamalıdır. Dinin emirlerine sıkıca yapışıp nefsi yavaş yavaş rabıtaya alıştırmalı ve bu hâli ilerleterek rabıtanın farklı derecelerine ulaşmalıdır.
( Yine klasik olarak bu yolun büyükleri denilerek dinde delil sunulmuş olunuyor . Onlar (büyükler) rabıtanın şekillerini , zamanını ve çeşitlerini tayin etmişlerdir bile. Dinin emirlerine sıkıca yapışarak rabıtaya alışılacak . Dinin emirleri Allah'ın emri , fakat rabıta ise "yollarının büyüklerinin" emri ! İki emir de yapılacak ?)

Şu çok önemli:

Kâmil Mürşidi düşünürken onun kulluk sıfatını unutmamak ve kendisine ait olmayan sıfatları düşünmemek gerekir. Bir sevgi haddi aşınca sevgiliye ihanete dönüşür. Müride düşen mürşidini yüceltmek değil, ondaki yüksek sıfat ve ahlaklardan nasiplenmektir.
( Yukarıdan beri insanüstü özelliklerle hayal edilen mürşid ,gelecek eleştirileri tahmin ettiği için rabıtanın sonuna “biz aslında böyle demek istemedik mürid sevgisinden dolayı haddi aşmış” pratik kıvraklığıyla vaziyeti kurtarma pozisyonuna girilmiştir.
Şimdi yukarıda rabıta yaparken müride tavsiyesini bir daha okuyalım ve buradaki "biz bundan beriyiz" kurtarma hareketindeki hinliği görelim :
Mürid, mürşidinin huzurunda rabıta yaparken, onu yüksekçe bir taht üzerinde oturan azametli bir sultan gibi görür” Yine söz söyleyecek bir şey bulamıyorum , sadece Pes .)


İş-güç esnasında kısaca mürşidimin huzurundayım diye düşünmek kafidir. Yine Namaz ve Kur'an okurken namazını ve okuyuşunu karıştıracak şekilde rabıta yapmaktan sakınarak kısaca: "Mürşidimin huzurunda Kur'an okuyorum, yanında namaz kılıyorum" diye düşünüp okunacak şeylerin güzel yapılmasına, manalarının düşünülmesine dikkat edilmelidir.

( Mürid Allah'a yönelmek istediği zaman şeyhin yüzünü hayalinde tutar. O zaman bu zavallı müridin ibadetinde nasıl huşu olabilir ki? Bu durum müridi Allah'ı düşünmekten ve Allah'a ihlasla ibadet etmekten alıkoyacaktır. Ne istiyor bu şeyhler? İbadetin yarısı Allah'ın diğer yarısını da kendilerine mi istiyorlar? Halbuki namazda kulun her şeyiyle Allah'a yönelmesi gerektiğini hepimiz biliyoruz. Kul namaza başladığı andan itibaren dünyevi hiçbir şey düşünmeyecek ki namazın sevabı tamam olsun. Bu hususta şöyle deniliyor: "Namaz ahirettendir. Namaza girdiğin zaman, dünyadan kesilmiş olursun. Bu durum sadece namazda değil diğer bütün ibadetlerde ve iyi işlerde de bulunmalıdır."
Nakşibendiler'de şeyhlik diktatörlüktür. Şeyhin izni olmadan mürid alım-satım yapamaz, evlenemez, şeyhe itiraz edib görüş belirtemez. Ayrıca müridi kendilerine hizmet ettirirler. Malını kendileri yolunda harcatıb Allah yolunda harcadın derler. Bu şeyhlik midir? Sömürücülük müdür?
Allah’ın (c.c) huzurundayım , bana nerde olursam olayım yakın ve haberdar olan Rabbim beni görüyor , her an O’nunla birlikteyim , O'nun huzurunda namaz kılıyorum diye düşüneceğine aksine mürşidi düşünün telkini verilmekte. Bu hangi sahabe , tabiin ,tebe ut tabiin , akaid imamları ve mezheb imamlarının görüşlerinde vardır ? )

İşte devamlı rabıta böyledir. Bu kısmı, kulun gayretine bağlıdır. Gelecek manevi zuhurat ve zevkler ise vehbidir. Onlar Allah vergisi olup, kulun müdahalesi söz konusu değildir. (Kuşadalı İbrahim Halveti, 86, 89, 206-210). Namazın içinde rabıta yapılmaz. Namazda kendiliğinden oluşan rabıta halinin bir zararı yoktur; ancak bu hale iltifat edilmez.

( Görüldüğü gibi yukarıda namazda rabıta yapılmaz denilirken , burada ise düşünme iradesi zamanla elinden alınan müride namazda da rabıtaya ruhsat çıkmış durumda .

Günün 24 saatinde mürşidine rabıtalı bir yaşama mahkum edilen müridin , normal hayatında Allahtan çok düşündürüldüğü mürşidine namazda bile olsa rabıtayı ister istemez yapacağını biliyor ve bunun namazına bir zarar vermeyeceği iddiasındadırlar. Doğrudur . İmanı zarar görenlerin , namazının (amellerin) zarar görmesi diye bir şey olmaz . Bu durum ; temiz , sahih iman ehli için zarardır. )


Namazda kalbi dağılan kimse: "Şu anda kabe'de namaz kılıyorum, mürşidimin arkasında namazdayım, sağımda cennet, solumda cehennem var, ayaklarımın altında sırat köprüsü kurulu..." şeklinde bir çeşit zikir sayılacak ve kalbini toplayacak şeyleri düşünmesinin bir zararı yoktur, aksine faydası vardır. Böyle bir düşünce şirk değildir.

( Dur bakalım aklına neden hemen şirk geldi ki hemen şirk değildir savunmasına giriyorsun? Yaran mı varki? Bu namazı kimden tarif aldınız ? Cemaata ya da kendi kendine İmamlık yapan kişi neden mürşide uyarak namaz kılacak . Namaza niyet ederken mürşide uydum diye niyet edilecek mi? )
Bir masal daha böylece son buldu :p
SON



9. BÖLÜM
 

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
3. Reddiye




Fatih - İsmailağa cemaatinin şeyhi Mahmud Ustaosmanoğlunun (Nakşi) önderliğinde yazılan (Cübbeli Ahmed , Mehmed Talu vs.) Ruh'ul furkan isimli tefsirin Bakara 152. ayetin açıklamasında Kur'an-ı Kerim ve Sunnet-i Şerifle aykırı itikadi yorumlarına rastlanmıştır.

YEDİNCİ ŞART:
Teslimiyet ve muhabbet (tam bir bağlılık ve sevgi) üzere itikad ve istimdad (inanıp yardım bekleme) suretiyle kalbi devamlı şeyhe bağlamaktır buyurdu. (sahife 70)
Ledünne ilimleri vasıtasız bizzat Hayyül Baki (diri ve daimi olan ALLAH-u Teala hazretlerin) den alan Es-Seyyid Muhyiddin İbn-i Arabi futahatın 30. babında bunu açıklmaıştır. (sahife 71)
İmam Hatibi şirbinin bir Cuma günü kırk mescidde Cuma namazı kıldırıp hutpe okuduğu Mısır alimleri katında meşhur ve mütevatir (yalan ihtimali bırakmayacak şekilde dilden dile yayılmış ve anılmış)dir. (sahife 73)
Velhasıl ne kütüb-i münzelede (ALLAH tarafından indirilen kitaplardan) ne ahadisi nebeviyyede nede muteber kitapların hiç birinde tasavvuf ehli katında muteber olan rabıtanın haram olduğunu ne açıkça nede delalet yoluyla ifade eden hiçbir ibare bulunmamaktadadır. Bilakis bunların hepsindede rabıtanın mübah (serbest) hatta mustehab (sevgili ve makbul) olduğu hem açıkça hemde delalet yoluyla mevcuttur. (sahife 78)

İkinci edep rabıta edebidir bunun kemali (en üstün derecesi) iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin ruhaniyetinin yüzüne hatta iki gözünün arasına bakmandır. Zira orası feyiz kaynağıdır. Ondan sonra mürşide karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvarmak ve onu Mevla ile kendi arana vesile kılmak üzere ,mürşidin ruhaniyetinin hayal hazinsine girip oradan kalbine ve derinliklerine yavaş yavaş indiğini düşünüp, seninde peşinden yavaş yavaş oraya aktığını ve indiğini hayal ederek, şeyhimi, kendi nefsinden geçinceye kafdar hayal gözünden kaybetmeyesin. Zira kalbin derinliğine son yoktur ve seyr-i ilallah (Arşın üstüne kadar olan manevi yürüyüş) kalpten hasıl olur. Eğer cemii vukuf (kalbin bütün yönelişleri )bu rabıta ile olsa kalbin derinliklerine inmek daha suratli olur. Zira maksut ALLAH’u talanın zatıdır rabıta ise senin ALLAH’u Teale hazretlerine manevi bir şekilde yürümene bir vesiledir. (sahife 79)

Ebu Hasen El Harkani hazretleri Ebu Yezid El Bestami hazretlerini görmemiş ancak kabri şeriflerinde bulunarak, onun ruhaniyetinden aldığı feyizlerle yetişmiştir. Ben bunları biri bir açıklamıştım.Bu yolda feyiz , ölüdende diridende gelir. Nasihat anla. Ruhani feyizlere set ve bent yoktur hepsinden feyiz alınır. (sahife 80)
Eğer sen bir şeyhe bağlanmadan bin sene kendi başına ALLAH’a kavuşmak için inleyip dursan, böylece o Mevla Teala yı bulman mümkün değilidir.Sen o padişahlar padişahı Mevla Tealayı onun aynası mesabesinde olan kamil insanda gözet. O kamil insanın gönlüne girerek, Mevlaya varan yolu bul. Hemen onlara gönül bağlayıp (rabıta edip) hakka gidelim. (sahife 81)

Mürid içini şeyhine bağlamasa (ona rabıta yapmasa) geçmiş asırlardaki büyüklerin erdiği fena sırrına asırlarca çalışsada asla kavuşamaz ve onun içine(kalbine) zati paki subhaniye, sıfat ve şuunatı ilahiyyeye ait feyizler tecelli etmez. Aziz evladım ,sen şeyhini tanı hakka gidelim kemali ba kemale seyredelim. (sahife 83)
Lakin bütün meşayihdan istiane (yardım istemek)vardır. Bütün piran (şeyhlar) den feyiz ve nurlar iste , özellikle Rasulullah'a s.a.v. yalvarki , sana feyiz parlasın hemen yardım ederler hakka gidelim cemali bakemale seyredelim. (sahife 83)
Ey dost mürşid müridin fenafillah olmasına vesiledir. O sevgili zat müridin bekabillah olması için elinden tutar. Eğer derya gibi sırlar deniz gibi nurlar kalbine akıyorsa ,onların mürşidinden aktığını bil. Hemen mürşide gönül bağlayıp rabıta edip hakka gidelim cemali bakemale seyredelim.(sahife 84)
Ruh'ul furkan tefsiri - Bakara 152. açıklaması


TARİKAT, RABITA VE SEYR SÜLÜK HAKKINDA


ْ أَعُوذُ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بسم الله الرحمن الرحيم

Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun. Salat ve selam Peygamberlerimiz Muhammed'e, Onun temiz âline, üstün vasıflarla bezenmiş ashabına ve kıyamet gününe kadar Ona iyilikle uyanlara olsun.
Allah’a yaklaştırma vesilesi kabul edilen fiiller, eylemler, ameller kayanağını Kur’an-ı Kerim ve sünnetten almalıdır. Kaynağını Kur’an ve Sünnetten almayan ameller batıldır, sahibide sapıktır.
Delilini dinden almayan dindarlıkların, en alt basmağını bidat, en üst basamağını şirk oluşturur.
Önceki ümmetlerden bu hataya düşenleri Allah (cc)hu bize bildirmek suretiyle ibret almamızı istiyor. Biz her namazımızın her rekatında, kendilerine gadap edilenlerin ve sapıtmışların yoluna değil diye dua ediyoruz.

Eane - yuin (yardım etmek)

قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ أَجْعَلْ بَيْنَكُمْوَبَيْنَهُمْ رَدْمًا
Zulkarneyn onlara dedi ki; "Rabb'imin bana bağışladığı güç, sizin bana vereceğiniz maldan daha hayırlıdır. Siz bana beden gücünüzle yardımcı olunuz da onlar ile aranıza aşılmaz bir sat çekeyim." Kehf.95


وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلَّا إِفْكٌ افْتَرَاهُ وَأَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ فَقَدْ جَاؤُوا ظُلْمًا وَزُورًا
Kafirler "Şu Kur'an, Muhammed'in uydurduğu bir yalandır. Bu uydurma işinde kendisine yardım eden başkaları da vardır" dediler. Onlar gerçekten zulüm işlemişler ve yalan söylemişlerdir. Furkan 4

Teavene - yeteavenu (yardımlaşmak)

وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُواْ عَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُواْ اللّهَ إِنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

İyilik ve takvada yardımlaşınız, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayınız. Allah'tan korkunuz, hiç kuşkusuz, Allah'ın azabı şiddetlidir. Maide2.


İsteane - yestainu (Yardım istemek)

İsmi mefulu müsteandır. el- MusteanAllah subhanehu ve tealanın Kur’anı Kerimde geçen ismidir. (Yusuf 18, Enbiya 112)
Kendisinden yardım istenecek olan sadce ALLAH’tır.
İsteane manasındaki yardım, ne melekten ne peygamberden nede hiçbir mahluktan istenemez.
ALLAH’tan başkasından isteanede bulunmak ALLAH’ın affetmeyeceği suçu (şirk) oluşturur:
إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا
Şubhesiz Allah, kendisine ortak koşmayı bağışlamaz. Bunun dışında kalan günahları dilediğine bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa son derece büyük bir iftira günahı işlemiş olur. Nisa 48

Biz mu’minler her namazımızın her rekatında, istisnasız her namazımızn her rekatında ,sadece sana kulluk eder ve sadece senden Yardım isteriz (Fatiha 5 ) diyoruz.
ALLAH (c.c) asgari günde beş ayrı vakitte 17-40 defa bu misakı bizden alıyor. Her namazımızda bu ahdimizi yeniliyoruz. Darlıktada bolluktada her halukarda ALLAH’tan istiyoruz. Gökte ve yerde olanlar ondan ister, ve ALLAH kendisine dua edenlere icabet edendir.

يَسْأَلُهُ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْن
Göktekiler ve yerdekiler O'ndan isterler….. Rahman.29

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لِي وَلْيُؤْمِنُواْ بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
Eğer kullarım sana benden sorarlarsa onlara de ki; ben kendilerine yakınım, bana dua edenin duasını, dua edince, kabul ederim. O halde onlar da benim çağrıma olumlu karşılık vererek bana iman etsinler ki, doğru yolu bulsunlar. Ben onlara yakınım", "Bana dua edenin duasını, dua edince kabul ederim." Bakara 186
لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَجِيبُونَ لَهُم بِشَيْءٍ إِلاَّ كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْمَاء لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ وَمَا دُعَاء الْكَافِرِينَ إِلاَّ فِي ضَلاَلٍ
Gerçek dua, yalnız Allah'a yapılandır. Allah dışında dua ettikleri , onların hiçbir dileklerine cevap veremezler. Böyleleri ağzına su gelsin diye avuçlarını ona doğru açan kimseye benzerler ki, asla bu yolla ağzına su gelmez. İşte kâfirlerin çağrısı böylesine boşunadır. Rad 14

Allah(c.c) bizden kendisine dua etmemizi istiyor. Kendisine yalvarmamızı istiyor.

ادْعُواْ رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً إِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ وَلاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ بَعْدَ إِصْلاَحِهَا وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًا إِنَّ رَحْمَتَ اللّهِ قَرِيبٌ مِّنَ الْمُحْسِنِينَ
Rabbinize yalvararak ve gizlice dua ediniz. Çünkü O haddi aşanları sevmez. Yeryüzünde dirlik-düzen sağlandıktan sonra bozgunculuk çıkarmayınız. Allah'a korku ve umut içinde dua ediniz. Hiç kuşkusuz Allah'ın rahmeti muhsinlere yakındır. Araf 55-56

قُلْ أَرَأَيْتُكُم إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللّهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللّهِ تَدْعُونَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاء وَتَنسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ
De ki; "Eğer başınıza Allah'ın azabı veya kıyamet gelse, doğru konuşacaksanız söyleyin bakalım acaba (bu durumda) Allah'dan başkasına mı yalvarırsınız? "Hayır, sırf O'na yalvarırsınız, O da dilerse feryadınıza konu olan belayı başınızdan kaldırır, o zaman O'na koştuğunuz ortakları unutuverirsiniz. Enam 40-41

Dua kulluğun özüdür. Allah'tan istemek, korkarak ve umarak ona yalvarmak hidayetin ta kendisi, ondan başkasına yalvarıp istemek ise dalaletin ta kendisidir. Allah’tan başkasından istemek, ondan başkasına dua edip yalvarmak, hidayetten ayrılmak demektir, ve şirktir. Amellerin iptal edilmesine sebep olur.

ذَلِكَ هُدَى اللّهِ يَهْدِي بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَلَوْ أَشْرَكُواْ لَحَبِطَ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ
İşte bu Allah'ın doğru yoludur, dilediği kullarını ona iletir. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı, yapmış oldukları bütün iyilikler boşa giderdi. Enam 88

قُلْ أَفَغَيْرَ اللَّهِ تَأْمُرُونِّي أَعْبُدُ أَيُّهَا الْجَاهِلُونَ وَلَقَدْ أُوحِيَ إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ
لَئِنْ أَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ بَلِ اللَّهَ فَاعْبُدْ وَكُن مِّنْ الشَّاكِرِينَ
De ki: "Ey cahiller! Allah'dan başkasına kulluk etmemi mi bana emrediyorsunuz? - And olsun ki, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahy edildi: ", Eğer Allah'a ortak koşarsan amellerin boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayr, yalnız Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol. Zumer 64-65-66

Mustean olan (kendisinden yardım istenen) sadece ve yalnızca Allah(c.c)tır. Biz mu’minler her şeyin melekutu elinde olan (Yasin 83) ALLAH (c.c)dan istiyoruz.

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
Ancak sana kulluk yapar ve sadce senden yardım isteriz. Fatiha 5

وَاسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلاَّ عَلَى الْخَاشِعِينَ

Sabrederek ve namaz kılarak Allah'dan yardım isteyin. Şüphesiz bu, huşu duyanlardan başkasına ağır gelir. Bakara45

يَا أَيُّهَا الَّذِينَآمَنُواْ اسْتَعِينُواْ بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
- Ey müminler, sabırla ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Hiç şüphesiz Allah, sabredenler ile beraberdir. Bakara153

قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اسْتَعِينُوا بِاللّهِ وَاصْبِرُواْ إِنَّ الأَرْضَ لِلّهِ يُورِثُهَا مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ
"Musa kavmine dedi ki; "Allah'tan yardım isteyiniz ve sabrediniz. Yeryüzü Allah'ındır. Orayı dilediği kullarına miras kılar. Akibet muttekilerindir. A’raf 128


وَجَآؤُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ
(Yusuf'un) yalandan kana bulanmış gömleğini getirdiler. Babaları Yakub dedi ki; "Anlaşılan nefsiniz sizi kötü bir işe sürükledi, bana düşen güzelce sabırdır, anlattıklarınıza karşı kendisinden yardım istenecek olan Allah’tır. Yusuf18

قَالَرَبِّ احْكُم بِالْحَقِّ وَرَبُّنَا الرَّحْمَنُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ
(Peygamber) dedi ki; "Ya Rabb'im hak ile hükmet, vasfettiklerinize karşı kendisinden yardım istenecek olan Rahman olan Rabb'imizdir. Enbiya 112

ALLAH'TAN (c.c) BAŞKASINDAN İSTİANEDE BULUNANLAR ŞAŞKINDIR. VE YALVARDIKLARI ASLA KENDİLERİNE YARDIM EDEMEYECEKTİR

قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُم مِّن دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِن شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُم مِّن ظَهِيرٍ
De ki; "Allah’ın dışında zannettiklerinizi imdada çağırınız bakalım. Onlar ne göklerde ve ne de yerde zerre kadar bir şeye sahib değildirler. Gökler ile yeryüzü üzerinde hiçbir ortaklıkları olmadığı gibi onların hiçbiri Allah'ın yardımcısı da değildir. Sebe.22
قُلْ أَرَأَيْتُمْ شُرَكَاءكُمُ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا فَهُمْ عَلَى بَيِّنَةٍ مِّنْهُ بَلْ إِن يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُم بَعْضًا إِلَّا غُرُورًا
De ki; "Baksanıza, Allah'a ortak koşarak imdada çağırdığınız, O'nun dışındakiler var ya. Onların yeryüzünde neyin yaratıcıları olduklarını bana göstersenize. Yoksa onların göklerde ortaklıkları mı var? Yoksa onlara bir kitab indirdik de ondaki kanıtlara mı dayanıyorlar?" Hayır, o zalimler birbirlerini sadece asılsız vaadlerle aldatıyorlar. Fatır 40

قُلْ أَرَأَيْتُم مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ اِئْتُونِي بِكِتَابٍ مِّن قَبْلِ هَذَا أَوْ أَثَارَةٍ مِّنْ عِلْمٍ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّن يَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَن لَّا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَومِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَن دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ
De ki: "Allah'ı bırakıpda dua ettiklerinizi gördünüz mü? Bana gösterin, onlar yerden neyi yarattılar? Yoksa göklerin yaratılışında onların bir ortaklığı mı var? Eğer doğru iseniz bundan önce inmiş olan bir kitab, yahud bir bilgi kalıntısını getirin.
Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevab veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kim olabilir? Oysa onlar, bunların yalvardıklarından habersizdirler. Ahkaf.4-5

مَّثَلُ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِمْ أَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ فِي يَوْمٍ عَاصِفٍ لاَّ يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُواْ عَلَى شَيْءٍ ذَلِكَ هُوَ الضَّلاَلُ الْبَعِيدُ
Rabblerini inkâr edenlerin amelleri fırtınalı bir günde şiddetli rüzgârda savrulan küle benzer, yaptıkları iyi işler karşılığında ellerine hiçbir şey geçmez. İşte koyu sapıklık budur. İbrahim18

وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ مَاء حَتَّى إِذَا جَاءهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا وَوَجَدَ اللَّهَ عِندَهُ فَوَفَّاهُ حِسَابَهُ وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ
Kâfirlerin amelleri ise engin çöllerdeki serap gibidir. Susuz kimse onu su zanneder, fakat oraya varınca hiçbir şey bulamaz. Kâfir karşısında Allah'ı bulur. O da hesabını eksiksiz olarak görür. Zaten Allah'ın hesaplaşması çabuktur. Nur 39

وَمَا جَعَلَهُ اللّهُ إِلاَّ بُشْرَى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُم بِهِ وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
Allah size bu yardımı sırf size müjde olsun ve bu sayede kalbleriniz rahatlasın diye yaptı. Yoksa zafer, sadece üstün iradeli ve hikmet sahibi olan Allah'tandır. Al-i imran 126

يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ
مُّسَمًّىذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِن قِطْمِيرٍ
O geceyi gündüze ve gündüzü geceye dönüştürür. Güneşi ve ayı buyruğu altına almıştır. Her biri belirli bir sürenin sonuna kadar hareket eder. İşte bu Rabb'iniz Allah'dır. Egemenlik O'nun elindedir. O'ndan başka yalvardıklarınız çekirdek kabuğunun bile sahibi değildirler. Fatır 13.

وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمْرِ رَبِّكَ لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذَلِكَ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا
(Cebrail), dedi ki; "Biz ancak Rabbinin izni ile ineriz. Geleceğimiz, geçmişimiz ve bu ikisi arasındaki tüm olaylar O'nun tasarrufu altındadır. Senin Rabbin hiçbir şeyi unutmaz. Meryem.64


ALLAH’TAN BAŞKA HİÇ KİMSE SIKINTILARI GİDEREMEZ.

وَإِذَا مَسَّ الإِنسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَآئِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَن لَّمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَّسَّهُ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ
İnsanın başına bir sıkıntı gelince yatarken, otururken ve ayaktayken bize yalvarır. Fakat sıkıntısını giderdiğimizde başına gelen sıkıntıdan dolay bize hiç yalvarmamış gibi olur. İşte ölçüyü aşanlara, işledikleri kötülükler böylesine güzel gösterildi. Yunus 12

وَمَا بِكُم مِّن نِّعْمَةٍ فَمِنَ اللّهِ ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فَإِلَيْهِ تَجْأَرُونَ ثُمَّ إِذَا كَشَفَ الضُّرَّ عَنكُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِّنكُم بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ

Yararlandığınız her nimet Allah'dandır. Sonra başınıza bir sıkıntı gelince yalnız O'na yalvarırsınız. Arkasından sıkıntınızı giderince, içinizden bazıları hemen Rabblerine ortak koşarlar. Nahl.53-54


وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُواْ يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِندَكَ لَئِن كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي إِسْرَآئِيلَ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ إِلَى أَجَلٍ هُم بَالِغُوهُ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ

"Azap başlarına çökünce, "Ey Musa sana verdiği peygamberlik payesine dayanârak, bizim için Rabbine dua et. Eğer bu azabı başımızdan savarsan, andolsun ki, sana inanacak ve İsrailoğulları'nı seninle birlikte göndereceğiz " dediler. Belirli bir sürenin sonuna kadar başlarından savar-savmaz hemen sözlerinden dönüverdiler. Âraf 134-135


وَقَالُوا يَا أَيُّهَا السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ
عِندَكَ إِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِذَا هُمْ يَنكُثُونَ -
Azabı görünce: "Ey büyücü, bizim için Rabb'ine dua et, sende bulunan ahdin hürmetine bizi bağışlamasını dile, artık yola geleceğiz" dediler. Fakat biz onlardan azabı kaldırınca sözlerinden dönmeye başladılar. Zuhruf 49- 50.

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِن ضُرٍّ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُم مَّعَهُمْ رَحْمَةً مِّنْ عِندِنَا وَذِكْرَى لِلْعَابِدِينَ
Biz de duasını kabul ederek pençesine düştüğü derdi giderdik. Ayrıca karşılıksız rahmetimizin bir eseri olarak ve bize kulluk edenlerin her zaman anacakları bir örnek olsun diye eski ailesini kendisine bir kat fazlası ile yeniden bağışladık. Enbiya 84.

قُلْ أَرَأَيْتُكُم إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللّهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللّهِ تَدْعُونَ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاء وَتَنسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ
De ki; "Eğer başınıza Allah'ın azabı kıyamet ile yüzyüze gelseniz, doğru konuşacaksanız söyleyin bakalım acaba (bu durumda) Allah'dan başkasına mı yalvarırsınız? Hayır, sırf O'na yalvarırsınız, O da dilerse feryadınıza konu olan belayı başınızdan aldırır, o zaman O'na koştuğunuz ortakları unutuverirsiniz. En’am 40 - 41


أَمَّن يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاء الْأَرْضِ أَإِلَهٌ مَّعَ اللَّهِ قَلِيلًا مَّا تَذَكَّرُونَ

(Bu düzmece ilahlar mı daha iyi) Yoksa sıkıntıya düşene, kendisine yalvardığı takdirde cevab vererek sıkıntısını gideren ve sizi ardarda gelen kuşaklar halinde yeryüzüne egemen kılan Allah mı? Allah'ın yanı sıra başka bir ilah mı var? Ne kadar kıt düşüncelisiniz.
Neml 62
قُلِ ادْعُواْ الَّذِينَ زَعَمْتُم مِّن دُونِهِ فَلاَ يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنكُمْ وَلاَ تَحْوِيلاً
أُولَـئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ إِلَى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا
De ki: "Allah dışında zannettiklerinizi imdada çağırınız bakalım. Onlar, başınızdaki belayı ne giderebilirler ve ne de değiştirebilirler. İmdada çağrılanlar Allah'a en yakın olmak için hepsi Allah'a yaklaşmanın yolunu ararlar. O'nun rahmetini diler ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı korkunçtur. İsra 56-57


وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ

Eğer Allah başına bir musibet verirse onu O'ndan başka hiç kimse gideremez. Eğer sana bir iyilik verirse, kuşkusuz O'nun gücü her şeye yeter. En’am 17

وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَآدَّ لِفَضْلِهِ يُصَيبُ بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O'nun hayrını engelleyebilecek kimse yoktur. O, lütfunu dilediğine nâsib eder. Allah çok afvedici çok esirgeyicidir. Yunus 107


وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلْ أَفَرَأَيْتُم مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ

Andolsun ki, onlara, "Gökleri ve yeri yaratan kimdir?" diye sorsan; "Allah'dır" derler. De ki: "Öyleyse bana bildirin; Allah bana zarar vermek isterse, Allah'ı bırakıp da dua ettikleriniz O'nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahud bana bir rahmet dilerse, O'nun rahmetini önleyebilir mi? "Deki: Allah bana yeter. Dayananlar O'na dayansın" Zumer 38


قُلِ اللّهُ يُنَجِّيكُم مِّنْهَا وَمِن كُلِّ كَرْبٍ ثُمَّ أَنتُمْ تُشْرِكُونَ

De ki; "Sizi bu zor durumdan ve bütün sıkıntılardan kurtaran Allah'dır. Sonra da O'na ortak koşuyorsunuz! En’am.64

----------------------




"Şeyhim beni yatak odamda da görüyor" ; "eğer bir mürşid müridinin kaç kere sağa sola döndüğünü bilmiyorsa gitsin çobanlık yapsın", "şeyhim içimden geçenleri bile biliyor, kalplere tasarruf hakkı vardır", gelenin ihtiyacını bilir, istemeden verirdi"

sözüne (sapık inanca) REDDİYE...!


Yusuf a.s bir kaç kilometre ötede kuyuya atılıyor, kendisi gibi peygamber olan babası bilmiyor bilemiyor: Bir gemiyi dolduracak kadar ümmeti bulunan ve ululâzim bir peygamber olan Nuh (a.s.), ummeti ile ilgili olarak , onların ne yaptıkları hakkında benim ilmim yok demesi :

قَالَ وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Nuh dedi ki; "Onların neler yaptıklarını ben bilemem." Şuara 112


أَلَا إِنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ قَدْ يَعْلَمُ مَا أَنتُمْ عَلَيْهِ وَيَوْمَ يُرْجَعُونَ إِلَيْهِ فَيُنَبِّئُهُم بِمَا عَمِلُوا وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Haberiniz olsun ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'a aittir. O, kullarının ne yaptıklarını ve ne düşündüklerini bilir O'nun huzuruna çıkarıldıkları gün herkese yaptıklarını haber verecektir. Allah her şeyi bilir. Nur 64


وَمَا تَكُونُ فِي شَأْنٍ وَمَا تَتْلُو مِنْهُ مِن قُرْآنٍ وَلاَ تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ إِلاَّ كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ وَمَا يَعْزُبُ عَن رَّبِّكَ مِن مِّثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء وَلاَ أَصْغَرَ مِن ذَلِكَ وَلا أَكْبَرَ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ

Ne ile uğraşırsan uğraş. Kur'an'dan hangi parçayı okursan oku, hangi işi yaparsanız yapınız, işinize daldığınızda mutlaka davranışlarınızın tanığı, gözeticisiyiz. Ne yerde ve ne de gökte bulunan zerre ağırlığınca bir şey Rabbinizden saklı kalmaz. Gerek bundan daha küçüğü ve gerekse daha büyüğü mutlaka apaçık bir Kitab'da yeralır. Yunus. 61
وَأَسِرُّوا قَوْلَكُمْ أَوِ اجْهَرُوا بِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki O, kalplerde olanı bilir. - Yaratan bilmez olur mu? O, latiftir, haberdardır." Mulk 13-14


وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِفَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى
Söyleyeceğin sözü ister sesli olarak, ister içinden söylè. Çünkü Allah saklıyı da, saklının saklısını da bilir. Taha 7


قُل لاَّ أَقُولُ لَكُمْ عِندِي خَزَآئِنُ اللّهِ وَلا أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلا أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى
وَالْبَصِيرُ أَفَلاَ تَتَفَكَّرُونَ

"De ki; "Ben size Allah'ın hazineleri yanımdadır" demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Size meleğim de demiyorum. Sadece bana indirilen vahye uyuyorum. Hiç kör ile gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz?" En’am 50


وَلاَ أَقُولُ لَكُمْ عِندِي خَزَآئِنُ اللّهِ وَلاَ
أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلاَ أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ وَلاَ أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَن يُؤْتِيَهُمُ اللّهُ خَيْراً اللّهُ أَعْلَمُ بِمَا فِي أَنفُسِهِمْ إِنِّي إِذاً لَّمِنَ الظَّالِمِينَ

"Size `Allah'ın hazineleri yanımdadır' demiyorum, Gaybı da bilemem, `Ben bir meleğim' de demiyorum. Sizin gözlerinize hor görünen kimselere Allah'ın hiçbir hayır vermediğini de söyleyemem, Nefislerde olanı Allah bilir. Yoksa zalimlerden biri olurum. Hud 31

RABITA

Rabata - Yarbitu - Rabten (Bağlamak)

عَلَى الَ قَلْبِ ِْ
Alal'Qalbi --- Cesaret vermek takviye etmek , pekiştirmek manalarına gelir.
Kur’an’ı kerim de rabıta kelimesinin geçtiği ayetler aşağıya çıkartılmıştır. Tasavvuf -Tarikatçıların iddia ettikleri gibi (manada) bir rabıta Kur’an’ı Kerim de geçmemektedir.


وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَن نَّدْعُوَ مِن دُونِهِ إِلَهاً لَقَدْ قُلْنَا إِذاً شَطَطاً

Kalplerini pekiştirmiştik. Hani, kâfirlerin karşısına dikilip şöyle demişlerdi; " Bizim Rabb'imiz, göklerin ve yerin Rabb'idir; O'ndan başkasına yalvarmayız, yoksa saçmalamış oluruz. Kehf 14



إِذْ يُغَشِّيكُمُ النُّعَاسَ أَمَنَةً مِّنْهُ وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُم مِّن السَّمَاء مَاء لِّيُطَهِّرَكُم بِهِ وَيُذْهِبَ عَنكُمْ رِجْزَ
الشَّيْطَانِ وَلِيَرْبِطَ عَلَى قُلُوبِكُمْ وَيُثَبِّتَ بِهِ الأَقْدَامَ
Hani Allah, korkunuzu gidermek için sizi hafif bir uykuya daldırmıştı. Ayrıca sizi temizlemek, şeytanın pisliğinden arındırmak, kalblerinizi pekiştirip kaynaştırmak ve ayaklarınızı sabitleştirmek için gökten su indirdi. Enfal 11


وَأَصْبَحَ فُؤَادُ أُمِّ مُوسَى فَارِغاً إِن كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ لَوْلَا أَن رَّبَطْنَا عَلَى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
Musa'nın annesi, gönlü bomboş, sabahladı Eğer biz, vaadimize inananlardan olması için kalbini iyice pekiştirmemiş olsaydık, saraya alınan çocuğun oğlu olduğunu açığa vuracaktı. Kasas 10

Rabete - Yurabitu - Ribaten - Murabeten (Muhafaza etmek, gözetmek, mevzileri tutmak,nöbet tutmak, Salih amele devam etmek, Salih amellere riayet etmek)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُوا وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ْ
Ey iman edenler, sabırlı olunuz, sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakınız, sürekli savaşa hazırlıklı olunuz ve Allah'tan korkunuz ki, kurtuluşa eresiniz. Al-i İmran 200

Ribat (Cihad için atların bağlanıp hazırlanması, koşulmuş olarak hazır bulundurulması)

وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ لاَ تَعْلَمُونَهُمُ اللّهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فِي سَبِيلِ
اللّهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنتُمْ لاَ تُظْلَمُونَ
Onlara karşı elinizden geldiği kadar gerek Allah'ın gerekse sizin düşmanlarınızı ve bunlar dışında Allah'ın bildiği, fakat sizin bilmediğiniz gizli düşmanlarınızı yıldırıp caydıracak savaş gücü ve atlı savaş birlikleri hazırlayınız. Enfal 60


"Ledunni ilimleri vasıtasız olarak Hayyul baki olan ALLAH’tan aldığı" iddasına (zırvasına) Reddiye


Allah’u teala bir beşerle ancak perde arkasından konuşur yada melek göndererek vahyeder. Nubuvvet manasındaki vahiy Muhammed (s.a.v)'le tamamlanmıştır.

Birisinin ALLAH’u Teala dan ilim aldığını söylemesi yalancı peygamberlik anlamına gelir.

Buna benzer bir hastalıkta Said Nursi'de görülmektedir. Yazdığı kitaba (Risale-i nur) "ihtiyarım-iradem dışında yazdırıldım. Hikmetini de anlamadım , bu risaleler bu devrin urvetu'l vuskası , hablullahı" gibi Kuranın sıfatlarını vererek Muhammed (s.a.v.) gibi kitabı ve makamı olduğunu ima etmiş olmaktadırlar.


وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْياً أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ
رَسُولاً فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ
Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasında konuşur. Yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O, yücedir, ve her yaptığı yerindedir. Şura 51

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن
رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيماً
"Muhammed içinizden hiç kimsenin babası değil. O, Allah'ın elçisi ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir." Ahzab 40


"Arşın üzerine çıkma " iddasına (zırvasına) Reddiye


مِّنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ - تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ فِي يَوْمٍ
كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ
Yükselme derecelerinin sahibi Allah'tandır. Melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl süren bir gün içinde O'na yükselir. Mearic 3- 4


وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَن يُخْلِفَ اللَّهُ وَعْدَهُ وَإِنَّ يَوْمًاعِندَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِّمَّا تَعُدُّونَ
Onlar senden azabımın bir an önce gerçekleşmesini istiyorlar. Oysa Allah sözünden caymaz ve Rabb'inin katındaki bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir. Hac 47

وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُم بِالْحَقِّ
وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Melekleri, arş'ın etrafını çevirmiş oldukları halde, Rabb'lerini hamd ile överken görürsün. Artık insanların aralarında adaletle hükmedilmiştir. "Övgü, alemlerin Rabb'i olan Allah içindir" denir. Zumer 75

Allah’a yapılan kulluklar Kur’an ve sünnetle belirlenir. İçtihadlarla ibadet ihdas edilemez. Kaynağını Kur’an ve sünnetten almayan ameller merduttur sahibini bidat ehli yapar.

ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَى آثَارِهِم بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى
ابْنِ مَرْيَمَ وَآتَيْنَاهُ الْإِنجِيلَ وَجَعَلْنَا فِي قُلُوبِ
الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً
ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ إِلَّا ابْتِغَاء رِضْوَانِ اللَّهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَآتَيْنَا الَّذِينَ
آمَنُوامِنْهُمْ أَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِّنْهُمْ فَاسِقُونَ
Onların arkasından ardarda diğer peygamberlerimizi gönderdik, bu arada Meryemoğlu İsa'yı da gönderdik. O'na İncil'i verdik, bağlılarının kalblerine şefkat ve merhamet duygusu aşıladık. Biz onlara ruhbanlığı farz kılmış değildik. Bunu (akılları sıra) Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için kendileri uydurdular. Buna rağmen onun gereklerini yerine getirmediler. Biz onların inananlarına ödüllerini verdik, Fakat çoğu yoldan çıkmış kimselerdir. Hadid 27

أَلَالِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ
أَوْلِيَاءمَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ
اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ
إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ
İyi bil ki, halis din yalnız Allah'ındır. O'ndan başka dostlar edinerek, "Onlar bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz " derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde hüküm verecektir. Allah, yalancı, inkârcı insanı doğru yola iletmez. Zumer 3


قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ
وَاحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُولِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ
عَمَلاً صَالِحاً وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَداً
Deki: Bende sizin gibi bir beşerim. Yanlız bana ilahınızın tek olduğu vahyediliyor. Kim Rabb'inin huzuruna çıkmayı umuyorsa, salih ameller işlesin ve kulluk görevlerinde hiç kimseyi Rabb'ine ortak koşmasın. Kehf 110.

فَذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّفَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلاَّ الضَّلاَلُ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ
İşte gerçek Rabbiniz Allah budur. Haktan sonra sapıklıktan başka ne var ki? O halde nasıl gerçekten saptırılıyorsunuz? Yunus 32

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُم
Ey inananlar Allah'a ve Rasulune itaat edin amellerinizi boşa çıkarmayın. Muhammed 33
SON
10. BÖLÜM
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin
RABITA'YI HALA ÇÖZEMEMİŞ OLANLARA!

Bir insanın başka birini düşünmesi caizdir. Kişi , anasını , babasını , çocuğunu , hocasını , şeyhini , işini , dostunu vs düşünebilir. Güzellikleri , helal işleri düşünmesi mubahtır .
Karşı çıkılıp reddedilen ise, Bu düşünme işi esnasında düşünülenin düşünenden haberdar olup onunda düşünmeye başlaması ve yardım bile edebileceği anlayışıdır .

Eğer şeyh muridini düşünüyorsa , mürit kendi evinde tek başına yatıyor bile olsa , şeyh müridinin ıssız evde yatan muridinin uyku esnasında sabaha kadar yatağında kaç kere döndüğünü bile bilir
(M. Esad Coşan) iddiası ve itikadını reddediyoruz . İşte bütün bunlar ALLAHın sıfatlarıdır . ALLAHın el Gayb , es Semii , El Basar gibi sıfatlarını mahlukatına verme işidir ki buna itikat ŞİRK demektedir.
Bütün bu şirklere de ALLAH'ın gücü yetmez mi , ALLAH istese bilemez mi kılıflarıyla delil verildiği sanılır. ALLAH'ın herşeye gücü yetiyor diye bütün sapıklıkları İslama sokmaya sebeb olan bu anlayıştan ALLAH'a sığınırız.
Muridin evde tek başına gece uykusunda sabaha kadar kaç kere döndüğünü ALLAH bilir ! Ama birde tasavvufçunun şeyhi de bilir ! Niye ALLAH'ın gücü yetmez mi kardeşim denilerek ehli sünnete göre cevap verildiğini sanmaktadırlar.

Yine Ebubekir (r.anh) efendimiz , tuvalette iken bile Muhammed (s.a.v) efendimizi ister istemez aklına hayaline geldiğini , bunda da bir sorumluluk olup olmadığını sorduğunda Rasulullah (s.a.v) efendimiz bunun fıtri bir şey olduğunu , önüne geçilemeyeceğini , bir vebali olmadığını bildirmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus ise Rasulullah
(s.a.v) ben de senin tuvalette beni hayal ettiğini , düşündüğünü biliyorum , sana yardım ediyorum , nerede ne yaptığından haberdarım dememiştir !

Gördüğümüz gibi düşünmek caiz fakat düşünülen peygamber bile olsa düşünenden habersizdir.
Düşünüleni aynı anda pek çok kişi düşünse acaba düşünülenin durumu ne olacaktır.

Meleku'l mevt (ölüm meleği) gibi aynı anda pek çok yerde bulunma ve görünme itikatlarını da buradan çıkarmış olsa gerek !
Bütün bu delilsiz mesnetsiz çarpıtmalardan ALLAH'a sığınırız .
Rabbim bizi Kurann ve sünnetten ayırmasın


RABITA KONUSUNDA ÇIKAN SONUÇ


1- Peygamberimiz (s.a.v.) ashabının her türlü davranışına, her türlü yaşayış biçimine kıyafetinin rengine ve şekline hatta en mahrem meseleler ine bile mudâhale ederek tarif ettiği halde nasıl olur da rabıtanın esâmesinden dâhi bahsetmez . Yani hiç bir zaman böyle bir şey emretmemiştir.

2- Ne tâbiin, ne tebe-i tâbiin, ne de daha sonra ki dönemlerde böyle bir şey görülmemiştir. Rabıtanın yaklaşık 500 yıllık bir geçmişi bulunmaktadır.

3- Düşünce itibariyle biriyle beraber olmak gayet doğaldır. Yani insan işini, eşini, sevdiği herhangi bir şeyi düşünebilir. Bunu inkar etmek mümkün değildir. Ancak akşam namazından sonra ki yapılan şekli dinde olmayan sonradan uydurulmuş bir bidattir.

4- Rabıta yapan kişinin şeyhini yanında düşünerek günahlardan uzaklaştığını söylemesi ve ondan sakınması doğru değildir. Çünkü her anımızı,her yaptığımızı gören ALLAH (c.c.) sakınılmak için kuluna yeterlidir. Şayet onun varlığı, her şeyi gördüğü ve bir gün hesaba çekeceği inancı yeterli olmuyorsa zaten o kişinin imanında bir problem var demektir.

5- Rabıta yapan kişinin Şeyh yerine
(onun şekline girebilecek olan) Şeytana rabıta yapma ihtimali şirk tehlikesi ne düşmek için yeterli bir sebeb olacaktır.


****************************************


MÜSLÜMANIN MİLLİYETİ AKİDESİDİR!
Alman kardeşim tevhid akidesini çözmüş üstelik şirk ehline nasihatta bulunuyor .
İnşeALLAH bu hastalığa yakalanmış olanlar bu videoyu izleyerek şeyhten afv dileyip el almayı , Rabıta yapmayı ve şeyhin her zaman kendileriyle birlikte olma teranelerinin aslını bari bu sefer öğrenirler.


*****************************

Aracılık

Endad

Rabıta



ÖLÜLER İLE KONUŞAN MEVLEVİ ŞEYHİ

Fenafillah , fenafirresul vs vs şirk itikadini anlatan SAPIK


Allah'tan (c.c.) değil , Veliden Yardım İsterseniz, Daha Çabuk yardım Gelir Diyenlere TOKAT
Tasavvuf ehlinden çoğu defa duymuş, kitablarından okumuşsunuzdur ki; bir sıkıntı anında Allah'tan istemeyin, bir Allah dostunu, tasavvuf şeyhini, veliden isteyip, dua ederseniz, yardım daha çabuk gelir. Sapık sofiye böyle inanır ve sıkıntı anında Allah c.c. yi bırakıp, yaratılmışlardan yardım ister.
Şimdi Kur'an-ı Kerim'den, Yusuf suresinde, Yusuf (a.s.)ın zindandan çıkmak için Allah (c.c.)'den direk istemek yerine, iki arkadaşından kendilerini kralın yanında anmasını istemiş, Bu sebeble Allah c.c., Yusuf (a.s.)ın zindanını uzatmış, O arkadaşlarına, Kralın yanında Yusuf a.s. anmayı geciktirmiştir.



Kalbten Geçeni Bildiğine İnanılan Soytarılara, Hadis İle TOKAT


17. Bölüm SON
 

cüleybib

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
Eline Sağlık çok emek vermişsin kardeşim ama
bi tasavvuf dini mensubunun,
bu yazıyı yazıcıdan çıkartıpta
delilleri şıhına gösterip
cevap arayacağını hiç zannetmiyorum!!!!


Allah(CC) tan ümit kesilmez inşallah bazı şeylere vesile olur

selametle
 

ABDULHAK

الإذلال هو بعيد عنا
Admin


Nakşibendilik


Nakşibendiler, Hz. Peygamber (sav)’den başlamak üzere sayıları otuzu geçen (azizler)’in sözde birbirlerine devretmesiyle bu tarikatın günümüze kadar geldiğine inanmakta ve bunları “Sadat” (pirlerimiz, efendilerimiz) diye anmaktadırlar. Onların meydana getirdiği bu hiyerarşik zincirde “Silsie-i Sadat” ismini vermektedir. Ayrıca nakşiler arasında bu zincire “silsile-i tuz-zeheb” (yani altın gerdanlık) da denir.

Nakşibendilerin Silsile-i Sadat’ı:

1- Hz. Ebu Bekir-u Sıddık (ra): Fil olayından sonra M. 573 yılında doğdu. İlk Müslüman olanlardandır. Büyük olayların hemen hepsinde Resulullah (sav) yanında yerini aldı. İki yıldan fazla Hilafet makamında kaldı. M. 634 tarihinde 63 yaşında vefat etti. Ancak onun zamanında Nakşibendilik ve rabıta şöyle dursun tasavvuf ve tarikat kavramlarının esamisi bile yoktu. Bu nedenle Hz. Ebu Bekir (ra)’ın haşa rabıta yapmış olduğunu ileri sürmek bunu kanıtlamaya kalkışmaktan daha korkunç bir çelişkidir.
2- Selman Faris-i (ra): Pers kökenlidir ve ilk adı Möbeh’dir. Mecusi bir ailenin çocuğu olarak İstihan’da dünyaya geldi. Doğum tarihi bilinmemektedir. M. 856 yılında Hz. Ömer (ra) döneminde Medain valiliğine tayin edilen Selman (ra) burada vefat etti.

Büyüyünce Hıristiyanlığı seçti, hayatında bir dizi olaylar yaşadıktan sonra zulme uğrayacak Mekke’de köle olarak birine satıldı. Daha sonra Medine’ye satıldı. Orada Resulullah (sav) ile tanıştı ve Müslüman oldu. İlerlemiş yaşına rağmen çok kısa sürede mükemmel Arapça öğrendi. Hz. Peygamberden 82 hadis rivayet etti. Ne var ki, o da Hz. Ebu Bekir (ra)’ın çağdaşıdır ve dolayısıyla en az onun kadar rabıtadan münezzeh biridir.
3- Kasım b. Muhammed (ra): Hz. Ebu Bekir (ra)’ın torunu “Tabiin” ulularından ve yedi hukukçulardan biridir. Hz. Osman döneminde M. 653 tarihinde doğdu. M. 721 veya M. 725 yılında Mekke ve Medine arasında El-Hudeyd denilen yerde vefat etti. Onun zamanında tasavvuf sözcüğü ile Arap sözlüğüne girmiş değildir. Bütün hayatıyla ilgili en ince ayrıntılar kayıtlara geçmiştir ve onun mistik bir yaşam sürdüğüne dair elimizde bir kayıt yoktur.
4- İmam Cafer’ul sadık (ra): Hz. Alinin oğlu Hz. Hüseyin, onun oğlu İmam Zeynel Abidin, onun oğlu İmam Muhammed Bopir’in oğludur. M. 702 iki yılında doğdu M. 765 yılında Medine’de vefat etti. Şiilerin 6. imamıdır. Ebu Hanife ile haşır neşir olmuş, Kur’an ve Sünnet çizgisinden sapmamış, dolayısıyla onunda tasavvufla yada tarikatla herhangi bir ilişkisinin olmayacağı gayet açıktır.
5- Ebu Yezid-i (Beyazıt) Bestami: Ebu Yezid M. 803 yılında Bestam’da doğdu. Burası Hazar denizi sahillerinde bir yerdir. Ölüm tarihi M. 874’tür.

Nakşibendiler bu şahsın “Üveysi” olduğunu, yani, İmam Cafer’ul Sadık’ın ruhaniyetinden feyiz alarak velilik makamına yükseldiğini ileri sürmekte ve onun ruhaniler zincirinde 5. halkayı oluşturduğuna inanmaktadır. Halbuki Bestami İmam cafer’ul Sadık (ra)’dan 40 yıl sonra dünyaya gelmiştir. Bestami’nin Ebu Ali es Sindi ile haşır neşir olduktan sonra fıkhı bırakıp ve Budizm’den etkilenerek patanjolist bir inanca saptığı sanılmaktadır. Kendisinden 40 yıl sonra doğduğu bir kişiden feyiz aldığını ileri süren mitolojik hikayeye bakılacak olursa ta baştan sapma gösterilmiş olmasına rağmen bu zatın da bugünkü nakşilerin yaptığı rabıtaya benzer bir ibadet yaptığına dair bir kanıt yoktur.
6- Eb’ul Hasan el Kharagan: Bu zat da Bestam’lıdır. Nakşibendiler, bu zatın Beyazıt Bestami’nin çağında yaşamadığı halde onun ruhaniyetinden feyiz olarak velilik makamına eriştiğine inanmaktadırlar. Onunla rabıta yaptığına dair bir kanıt yoktur.
7- Eb’ul Ali Fermandi: 1085 yılında Tus kentinde ölen Fermandi, Horasan’da yetiştiği için Hint-İran’dan etkilenmiştir. Onun tasavvuf eğiliminden Gazali de etkilenmiştir.
8- Yusuf Hemedani: İran’ın Heme’den halkındandır. Pers kökenlidir. 1140 tarihinde ölmüştür. Rabıta yaptığına dair bir kanıt yoktur.
9- Abdulhalıg-i Gonjduvoni: Türk asıllıdır. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1179 yılında Gonjduvani’de öldü.Nitekim “Kelimat-ı Semaniye” adı altında bilinen tarikatın kuralları olarak Nakşibendiler tarafından benimsenmiş bulunan Farsça on bir kavramdan sekizinin bizzat bu şahıs tarafından öngörüldüğü söylenmektedir. Nakşibendiler de bunu itiraf etmektedir. Ne yazık ki, rabıta hakkında bir şey bilmiş yada söylemiş olsaydı, tıpkı Kelimat-ı Semaniye gibi kuşaktan kuşağa bir birlerine nakledecek ve davalarını kanıtlamada kullanacaklardı.
10-Arifi Rivegeri: Buharal’ı bir Türk’tür. 1209’da öldü. Hayatı hakkında herhangi bir malumat yoktur.
11-Mahmud-i İnjirfağnevi: Buhara’lıdır. 1315 tarihinde ölen Fağnevi sesli zikir yaptığı için sorgulanmıştır.
12-Aliy’yi Ramiteni: Buhara’nın Ramiten köyünde doğdu. Türk asıllıdır. Yazmış olduğu bir kitapta Kuran çizgisinden sapmadığı görülmektedir. Ama nakşiler onu da halkadan sayarlar. Rabıta yaptığına dair bir delile rastlanmaktadır.
13-Muhammed Baba Semasi: Buhara’lıdır. Türk asıllıdır. Romata, onu kendi yerine şehy tayin ettiği söylenmektedir. 1354 yılında Buhara’nın Semmas köyünde öldü. Semmas’inin rabıtadan söz ettiğine dair nakşilerin de elinde delil yoktur.
14-Emir Kullol: 1370 tarihinde Buhara’nın Suhari kasabasında öldü.
15-Muhammed Bahauddin Buhari: 1318-1389 Nakşibendi tarikatının kurucusudur. Türk asıllıdır. O da Buhara’da doğmuş büyümüştür. Nakşibendiliğe “üveysilik” anlayışının bu şahıstan itibaren yerleştiği sanılmaktadır. Üveysilik; bir şeyhin kendinden önce yaşamış ve ölmüş olan bir ruhaniden “feyiz alarak” yani metafizik bir ilişkiyle ondan bir takım bilgiler edinerek yetişmesi ve ermesidir.

Şahı Nakşibend ünvanıyla anılan Muhammed Buhari’den sonra tarikat bu kez “Nakşibendiye” adını aldı. Daha önce “Huvaceganiyye” olarak anılıyordu.
16-Alauddin-i Atar: O da Buhara’lı bir Türk’tür. Nakşibendinin öğrencisi ve damadıdır. Ölüm tarihi 1400’tür.
Dikkat edilecek olursa Şahı Nakşibendi’ye kadarki 15 kişi, birbirlerini hiç görmemişlerdir. Bu zamana kadar tarikatın belli bir kuralı yoktur. Hele hele rabıtadan söz eden dahi olmamıştır.
17-Yakub-i Çarkhi: Afganistan’ın Gozne civarında dünyaya geldi. Türk kökenlidir. İslam diyarlarını dolaştıktan sonra Buhara’ya dönerek Alauddin Attar’la haşır neşir oldu. Nakşi ruhanileri arasında rabıtadan ilk söz eden bu şahıstır. 1447 yılında ölmüştür.
18-Nasirüddin Ubeydullah Ahrar: 1403’de Taşkent’te doğdu. O da konuşma yazmada hocası gibi Fars dilini kullandı. Türk kökenli olma ihtimali yüksektir. 1490 yılında Semerkand’ta öldü. Siyasiler üzerinde çok büyük bir nüfuzu vardı. Onun öğrencilerden olan Haydar Baba, Kanuni döneminde Eyüp camiine adeta yerleşerek halkın vicdanını mistik doğrultuda yönlendirmeye çalışmış, Hint-İran kaynaklı Türkistan tasavvufun Osmanlı toplumuna yerleşmesinde büyük rol oynamıştır.
19-Kadı Muhammed Zahid Bedakhski: Semerkand’lıdır. Ve Türk asıllıdır. 1529 tarihinde Semerkand’ın Hisar yakınlarında 1529 tarihinde öldü.
20-Derviş Muhammed Semer-kand-i: Bu da Semerkand’lıdır. Rabıtaya ilişkin bir şey söylenmemiştir.
21-Muhammed Khuvajegiyi Ekmenegi: 1512 Buhara’nın İmkene kasabasında doğdu, 1599’da öldü. Nakşibendiliğin Hindistan’da yayılmasında büyük etkisi oldu.
22-Muhammed Bagıy Billah: 1563 tarihinde Kabil’de doğdu. Türk kökenli olma ihtimali büyüktür. Rabbani’yi yetiştirendir ve de 1603’de ölmüştür.
23-Ahmed Farugıy: Hint kökenlidir. 1563 yılında Serhend’te doğan bu zat, 1624 yılında yine serhend’te öldü.

Bütün Nakşibendiler tarafından “İmamı Rabbani” olarak anılır ve onun ikinci binin Müceddidi (yenileyicisi) olduğuna inanılır. Nakşilerin piri sayılan Muhammed Buhari’den onun zamanına kadar “Ahraniye” olarak isim alan nakşilik, Ahmed Farugıy’den sonra “Muceddidiye” adını aldı, ta ki, yaklaşık iki yüzyıl sonra Halid Bağdadi ile birlikte “Halidiyye” olarak yeni bir isim aldı. Rabbani 187 sayılı mektubunda rabıtaya çok kısa olarak şu sözlerle dokunmaktadır.
Hace Eşrefi Kabiliye. Bu mektup, ulaştırıcı yolların en kısası olan rabıtanın açıklanmasına ve Müridi için rabıtanın zikirden daha üstün olduğuna ilişkindir.




Bu ifadeye göre:
a) Allah (cc)’a ulaşmak için izlenecek yolların en kısa olanı rabıtadır.
b) Rabıta yapmak (yani şeyhin şeklini zihninde canlandırmak) Allah (cc)’ı anmaktan daha üstündür.
Mektubun devamında Rabbani rabıta ile ilgili olarak üç şey daha söylemektedir.
* Şeyh ile Mürid arasında fayda vermek ve faydalanmak için rabıta bir araçtır.
* Mürid bir öncü tarafından en büyük mutluluğa eriştirilinceye kadar, rabıtadan başka onun izleyebileceği daha kısa bir yolu yoktur.
* “Pirin gölgesinin bile Allah (cc)’ı zikretmekten daha üstün olduğu” ifade edilmektedir.
24-Muhammed Ma’sum Farugıly: Rabbani’nin oğludur. 1599-1688 tarihleri arasında yaşamıştır.
25-Seyfuddin Farugiy: 1630-1696 İmam Rabbani’nin torunudur. O da babası gibi rabıta üzerinde durmadı.
26-Nur Muhammed Bedevani: Hintlidir. 1722 yılında öldü. Rabıtaya önem verdiğine dair bir kanıt yoktur.
27-Şesuddin Habidullah Mirza Mahzar Coni-Conan: 1699-1781 yıllarında yaşadı. Hint kökenlidir. Et yemeği ve bitkilerle yaşadığı söylenir. Yaşantısı Hz. Peygamberden çok Buda’nınkine benzerdi. Buna rağmen o da rabıtaya önem vermedi.
28-Gullam Ali Abdullah-ı Dehlevi: 1745-1824 yıllarında Hindistan’ın Pencap kentinde doğdu. Cihanabad (Yeni Delhi)’de öldü.
29-Halid Bağdadi: 1778-1826 yıllarında Bağdat ve civarında yaşadı. Bütün medrese ilimlerini öğrendi bir ara Bağdat ve Süleymaniye’de ders verdi ise de Osmanlı İslam Devletinin en buhranlı olduğu dönemde 1810 yılında Yeni Delhiy’e gitti. Abdullah-ı Dehlevi’den ders aldı. Daha sonra Bağdat’ta ünlü divanını bu seyahatten sonra yazmıştır. Rabıta ve yapılışı bu ruhani ile Müslümanların gündemine girdiği kanaati kesindir. Osmanlı İslam devletinin o gün içinde bulunduğu buhranlı durumdan kurtarmak için çalışacağına o kötü durumdan istifade ederek nüfusunu ve yeni getirdiği mistik ruhani din anlayışını yaymaya çalıştı. Çünkü Osmanlı İslam devleti hem içerde hem dışarıda düşmanlarla ve isyancılarla boğuşuyordu.

1812 Mehmet Ali Paşa Vahhabilerle, 1813’de Hurşit Paşa Korayorgi’ye karşı Belgrad üzerine gönderilmişti. Mora isyanının ardından Fener patriğinin idam edilmesi, 1826’da yeniçeri ocağının kaldırılması, Nevarin’de Osmanlı ve Mısır donanmalarının 1827’de yakılışı, Osmanlı Rus savaşı ve Edirne’nin 1829’da Ruslar tarafından işgali, Fransızların 1830’da Cezayir’e girmesi ve Mısır valisi Mehmed Ali Paşa ordularının 1832 de Kütahya’ya kadar ilerlemesi ile devletin temelleri adeta çatırdıyordu. İşte tam bu sırada siyasi hiçbir amacı olmayan Halidi Bağdadi’nin Hindistan’dan getirdiği patonjolist fantezileri vahhabiliğin yayılmaması ve halka bir nevi huzur vermesi için yönetim tarafından desteklendi ve 10 yıl gibi kısa bir zamanda ülkenin her tarafına yayıldı.
30-Taha-i Hakkâri (Nehrili Seyyid Taha): Ölümü 1853 Şemdinli kasabasındandır. 11. Abdülhamit zamanında Mebusun Meclisinde bulundu. Oğlu Ubeydullah da önemli mevkilere geldi.
31-Sıbğatullah Arvasi: 1870 yılında öldü. Bitlis millet vekili Kamran İnan’ın dedesidir.
32-Abdülhakim Arvasi: Taha’nın halifelerinden olan büyük babası Fehim’den el alarak şeyhlik postuna oturmuştur. Soyadı kanunu çıkınca Uçışık soyadını aldı.
 

urbam

Üyeliği İptal Edildi
Banned
hocam mürşide rabıtanın şirk olduğunu mükemmel anlatmışsınız ALLAH razı olsu.Şurayı anlayamadım.MÜRŞİDE RABITA ilk olarak Bahadin nakşibed tarafındanmı uygulanmış?Lütfen burayı açarmısınız.saılar
 

suayyp

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
Bişmillahirrahmanirrahim
peygamber efendimizin (ş.a.v) şoyundan gelen şeyidler tarikat üzeredir araştiriniz. Peygamberi ve onun varişleri alimleri düşünmek naşil şirk oluyor?

600 şene dünyada işlamin şancagini taşiyan oşmanlida tarikat üzeredir.
 

ahmed_aftirhanov

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
önce yazılanları bir oku. eğer yanlış birşey görürsen Kur'an ve sünnet dayandırarak bize hatamızı açıkla. Bak Kur'an ve sünnet dedim bir şey çağrıştıryor mu?

ayrıca rabıta yapmakla kişi ALlah'a yakınlaşıyorsa ben ebu hureyrenin (ra) ebu bekir (ra) rabıta yaptığını hiç duymadım çünkü yok. veya kimse raşit halifeye karşı bunu yapmıyor neden acaba! sonradan uydurulduğundan olabilir mi?
 

tawh1d

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
suayyp;176323' Alıntı:
Bişmillahirrahmanirrahim
peygamber efendimizin (ş.a.v) şoyundan gelen şeyidler tarikat üzeredir araştiriniz. Peygamberi ve onun varişleri alimleri düşünmek naşil şirk oluyor?

600 şene dünyada işlamin şancagini taşiyan oşmanlida tarikat üzeredir.
Muhammed Raşid Hazretlerinin sağlığında
kardeşi ve halifesi Abdülbaki Hazretlerine soruluyor:
- Seyidim, kitaplarda rabıtanın çeşit çeşit tarifleri yapılmış,
siz nasıl yapıyorsunuz?
Abdülbaki Hz. şöyle buyuruyor:
- Rabıta akşam namazından sonra yapılır.
15 dakikadan az olmaz, bir buçuk saate kadar uzayabilir.
Rabıta yapacak olan yüzünü kıbleye döner ,
otururken sağ ayağını sol ayağının altından çıkarır,
gözlerini yumar, 25 Estağfirullah çeker.
Estağfirullahlar ile günün ağırlıkları ve dünya didişmelerinden kirlenen kalbi temizlemeye başlar.
Daha sonra Sultanımızı azim, nurani ve latif makamda düşünür.
Mesela bir kürsüde durduğu yerin başından arş-ı ala’ya uzanan nurani bir sütun tasavvur eder.
Allah’ın rahmeti Sultanımızın başına nurani bir sütunla iner ve birleşir.
Mürid o nurani sütundan nurani bir ziyanın kılıç gibi kendi kalbine aktığını düşünür.
Kalpteki günahların mermere damlayan asit gibi
kalpte yara açtığını düşünerek bu nurun o yaralara merhem olup kalbi cilaladığına inanır.
Cilalaya cilalaya bir hafta rabıtanın içinde kaybolursa,
rabıtası yoğunluk kazanır ve o insan istikamet sahibi olur.
Tarikattan çıkmak istese de artık çıkamaz.
- Ya Seyidim, bir insanın rabıta zamanında bir işi olsa
bu rabıtayı sonra kaza mı edecek?
Şöyle cevap verdiler:
- Bizi birisi çağırırsa 25 Estağfirullah çekip gözümüzü açarız.
Giderken gözler açık olduğu halde rabıta devam eder.
Mecbur olmadıkça konuşmayız.
Elimiz işte olsa bile, gönlümüz rabıtada olur.

Bu muydu düsünmek ve hatirlamak ?


“Rabıtanın en üstün derecesi, iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin ruhaniyetinin yüzüne hatta iki gözünün arasına bakmaktır. Zira orası feyiz kaynağıdır. Ondan sonra mürşide karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvarmak ve onu Mevlâ ile kendi arana vesile kılmak üzere, mürşidin ruhaniyetinin hayal hazinesine girip oradan kalbine ve derinliklerine yavaş yavaş indiğini düşünüp, senin de peşinden yavaş yavaş oraya aktığını ve indiğini hayal ederek, şeyhini, kendi nefsinden geçinceye kadar hayal gözünden kaybetmemektir” (Ruhu’l-Furkân c. II, s. 79)


Yoksa bu mu ?


Mürîdin, Allah'da fânî (Fânî olmak: Bir tasavvuf terimidir. Sûfîler arasında genel olarak «Allah'da fânî olmak» ya da «fenâfillâh» şeklinde de ifade edilmektedir) olmuş bulunan şeyhinin şeklini hayâlinde sürekli canlandırmasıyla onun rûhâniyetinden yardım istemesi (Tarîkatların hemen tamamında ve özellikle Nakşibendî Tarîkatında çok önemli bir inanış şekli olan «Rûhâniyetten istimdâd» ya da günümüzün Türkçe’siyle (Evliyaların ruhundan yardım dilemek), kaynağını Animizm'den alır. «Animizm, ataların ruhlarına tapma esasına dayanan politeist bir inançtır.») demektir. Bu da mürîdin edeplenmesi (saygılı olmaya alışması) ve tıpkı şeyhinin yanında bulunuyormuş gibi gıyabında da ondan feyiz alabilmesi için lüzumludur. Çünkü mürîd, şeyhinin şeklini hayâlinde canlandırmakla ancak huzur bulur, nurlanır ve bu sayede çirkin davranışlarda bulunmaktan sakınır.
( Halid Bağdâdî, Risaletun fi Tahkıyk’ır-Râbita (Raşahât'ın kenarı, s. 221-232) ) »


Resim kullanarak Rabıta Yapmak


Tarikat ehli, rabıtayı ayet ve hadise dayandırmaya çalışmaktadır. Onlara göre, "sadıklarla birlikte olun" (Tevbe, 119) gibi ayetler ve "kişi sevdiğiyle beraberdir"


(Buharî, Edeb; 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizî, Zühd, 50.) gibi hadisler, rabıtanın caiz olduğunu göstermektedir.


(Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1991, Rabıta mad.)


Bu hayal etmeyi gerçekleştirmek üzere bazı tarikatlarda (mesela menzil) müritler, üzerlerinde şeyhinin resmini bulundurmaktadırlar. Hatta Hz. Peygamber (sav) adına yapılan hayali bir resmi üzerlerinde bulunduran tarikat mensupları da.

Bu elbette cehaletten öte bir cinayettir. Cahiliye dönemindeki Kureyşli putperest müşriklerde sevdikleri alimlerin ve büyüklerinin putlarını karşılarına alarak Allah’a yaklaşmaya çalışır , yasak olmadığı için ibadetlerinde heykelleri (put) aracı kullanırlardı. Günümüzde bu şekilde şeyhlerinin hayal ile yada resimler aracılığı ile Rabıta yapanlar İslam dininde ayet ile haram olan heykel-put hükmü bulunmasaydı şeyhlerinin putları karşısına geçerek rabıta yapmaları daha kolay ve etkili olurdu . O zaman mürit, şeyhinin putu karşısına geçecek, ona rabıta yapacak ve onun ruhaniyetinden yardım isteyecekti. Ona karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvaracaktı.

Puta tapanların yaptığı zaten bundan başkası değildi. Aradan heykeli kaldırıp yerine şeyhin hayalini geçirmek neyi değiştirir? Puta tapanlar da zaten taştan veya ağaçtan bir şey beklemiyor, onun temsil ettiği varlığın ruhaniyetinden yardım bekliyorlardı.

(Müsrikler)"Biz onlara başka değil sadece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz." derler. İşte Allah, onların aralarında tartışıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp duran kimseleri doğru yola sokmaz .” (Zümer 3)


Suayyp arkadas Allah Celle ve 'Ala sana akil vermis. Sen bu akli dogru yolu bulmada arac olarak kullanmazsan o zaman bundan dolayi sorumlu tutulursun. Taassub ile ve körü körü birilerine baglanmakla Islam gerceklestitrilemez. Yol yakinken ve Ölüm melegi kapini calmamisken gel bu yoldan dön ve Dini yalnizca Allaha has kilarak yalnizca O'na ibadet et. Rablik ve Ilahlik sifatlarinin herhangi birini kullara vererek o kullara kulluk etmekten kurtul ve yalnizca Allah SubHahanu wa Ta'Alaya kul ol. Ibadet sekillerini Peygamber Efendimiz SallAllahu 'Alayhi wa Sallam ve onu takib eden 3 nesil'den al. Karar senin, ...

 

yusa90400

Yeni Üye
İslam-TR Üyesi
Hak subhan ve teala hazretleri bizi sirkten ve islam disi hareketlerden korusun.
Unutmayinki Allah dostuna savas açanlar Allah'a savas açmistir demektir.
 

Benzer konular

Şu an bu konuyu görüntüleyenler (Kullanıcı: 0, Ziyaretçi: 1)

Üst Alt